Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Röportaj] - To bayram hayırlı simovi*

Nuriye Akman

Demokratik açılım kapsamına dahil edilen Romanlarla hükümet 10 Aralık'ta İstanbul'da bir araya gelecek.

Devlet Bakanı Faruk Çelik'in ev sahipliğinde yapılacak çalıştaya Roman derneklerinden 60 temsilcinin katılması bekleniyor. Romanlar, hem toplumun geneli hem de diğer azınlıklar tarafından en fazla dışlanmaya maruz olan grup. Toplumsal itibarın en alt seviyesinde algılanıyorlar. Olumsuz çağrışımlar yapan adlarından başlamak üzere pek çok önyargıyla, işsizliğe bağlı sorunlarla ve kamusal ayrımcılıkla karşı karşıyalar. Aralarında kökenleri, dilleri, dinleri, âdetleri ve yaşama tarzları itibarıyla çok farklı gruplar olmasına rağmen, çoğu kez 'Çingene' başlığı altında genelleştiriliyor, "suçlu, ahlaksız, pis, güvenilmez, gezgin" diye damgalanıyorlar. Pek azı, kendilerini gizlemek suretiyle devletin resmî kadrolarında yer alabiliyor. Hükümetin, Romanların haklarını siyasî, idari ve yasal açıdan güvenceye alacak nasıl bir hazırlığı var, henüz bilmiyoruz. Önümüzdeki haftaların gündeminde çokça yer alacak bu konuya zihin hazırlığı olsun diye, bu bayram mahallemin Romanlarıyla selamlaşmak istedim. İşte benim Romanlarım.

Cennet Mahallesi Dizisinden İllallah Ettik!

Üsküdar'da oturuyorsanız, karşıya geçerken veya evinize dönüşte, motordan iner inmez bir renk ve koku cümbüşü çarpar sizi. İskelenin tam karşısını nergisler, güller, şebboylar, karanfiller, kasımpatılar, papatyalar istila etmiştir. Çiçekler bir şekilde değer gönlünüze, arkasında bekleyen satıcı kadınları ise çoğu kez görmezsiniz. Kışın ayazında, karı yağmuru sırtlarına alıp, yazın güneş bağırlarından püskürürken hiç yerlerinden kalkmazlar, bir demet daha satabilmek için dikkatinize muhtaçtırlar. Adımlarınızı yavaşlatıp "Güller kaça?" demenize...

Sakın ola ki, "Çingeneler kırmızıyı çok severler değil mi?" demeyin. Kezban Yüksekova'ya bir defasında böyle sormuştu, kelli felli bir bey. Kezban ona "Kırmızıyı herkes sever. Laz'ı da sever, Kürt'ü de sever. Kırmızıyı sevmeyen mi var? Sen bana hakaret edemezsin. Sen kendini bilmeyen bir şerefsizsin:" demişti de, adam bir yumruk patlatmıştı yüzüne. Ders 1: Hassasiyetleri tanıyacaksın. Onları kendi ölçülerine göre yeterince temiz ya da saygın bulmayabilirsin ama mimiklerini kontrol altında tutacaksın, yüzüne alaycı bir ifade yerleştirip Çingene demeyeceksin, bileceksin onların kalpleri senden daha kırılgandır.

Eğer iskelede birine telefonla randevu vereceksen, "Çingenelerin yanındayım" yerine "Çiçekçilerin oraya gel" diyeceksin. Esmer vatandaşa veya Roman'a itirazları yok. Aradaki farkı sorarsan, "Çingene göç edenlere derler, yeri yurdu olmayanlara. Biz Selanik göçmenlerindeniz. Osmanlı İmparatorluğu döneminde göçmüş dedelerimiz. Kütüğümüz bellidir, göç etmeyiz." diye açıklayacaklar.

2'nci derse gelelim: Eğer romanları kafanızda Cennet Mahallesi dizisindeki tiplerle özdeşleştiriyorsanız, bundan da tez vazgeçin.

Bu meydanda konuştuğum bütün çiçekçiler illallah demişler bu diziden. Kendinizi onların yerine koyun: Yanınızdan geçerken birileri size, "Pembe bunlar Pembe" diye bağırsalar, "A be çiçeklerim var." diye güya sizi taklit etseler, "Sultan burada mı, onu bana versene." deseler ne hissedersiniz? Pembe'yi canlandıran Melek Baykal ile Sultan'ı oynayan Çağla Şikel'i arasalar sizin yüzünüzde, onlar gibi bir kavga edip, bir göbek attığınızı düşünseler hoşunuza gider mi? Eğer bu gaflete düşerseniz, Filiz Açgöz size şöyle diyecek, haberiniz olsun:

"Ne alakası var, burada ne işi var onların? Biz onlar gibi önce kavga edip, Roman havası çalınca oynuyor muyuz? Öyle saçmalık mı olur? Bizim a be diye konuşmuşluğumuz, öyle dil kırmalarımız yok ki. Çok abartıyorlar. O dizi bizi küçük düşürüyor. Bizi anlatacaklarsa doğru dürüst incelesinler bizi. Öyle yerli yersiz göbek atmasınlar. Biz Sulukule'ye gitmeyiz, onlarla alakamız yok. Onlara da Çingene demeyiz, onların mesleği oynamak sadece. Evimiz de çiçek gibidir bizim. Sıkıntılı da olsak moralimizi bozmayız. Karşımızdakini de üzmemek için kendimizi iyi hissetmeye bakarız. Merhametli olur Romanlar. Ağlayanla ağlarlar, gülenle gülerler."

En Büyük Hayalim Hacca Gitmek

Adını öğrendiğimde gülümsedim: Gülistan Çayırcı. Tam çiçekçiye uygun bir isim dedim.

Bu ılık sonbahar gününde şalvarın üstüne, yeleğinden kazağına dört kat triko geçirmişti. Kışın altı yedi kata çıkıyormuş giysileri. Palto ile rahat hareket edemiyormuş, hırka daha yumuşak olduğundan, demet yaparken kolay oluyormuş, yoksa çiçekleri bağlayamıyormuş. "İş başında böyle. Gezmeye giderken güzel giyinmeyi biz de biliriz" diyor.

Gülistan 21 yaşında. İlkokul üçe kadar okudu. Okumayı unutmadı ama gazeteyle arası iyi değil, çünkü kötü haberlerle karşılaşınca çok üzülüyor. Hele de şehitlere kahroluyor.

Ablasıyla birlikte "bir gün iyi, bir gün kötü, kumar gibi" dediği çiçekçilikle annesine ve kardeşlerine bakıyor. Ayakkabı boyacısı olan babaları vefat etmiş. Dudullu'da bir gecekonduda oturuyor. Çoktandır, bir çiçeğe baktığı zaman ekmek görüyor.

Annesi de vaktiyle çiçekçi olduğu için, küçük yaşlardan itibaren sokaklara aşina. Acaba sokaklar ona evi gibi mi geliyor?

"Yok" diyor: "Çalışırken sokaktayız ama akşam çok şükür, bugün de Allah nasip etti evimize geldik diyoruz. Birkaç saat de olsa evimizde uyumak büyük mutluluk. Her günümüze şükürler olsun."

Gül bahçesinin bir bahçevanı var mı? "Hayır, bir sevdiğim yok. Ben kendimle uğraşamıyorum ki nasıl sevgiliyle uğraşayım" diyor Gülistan ve hemen duasını ediyor: "Allah herkesi iyi insanlarla karşılaştırsın, beni de."

Romanların arasında değişik inanç grupları var. Gülistan kendini "Elhamdülillah Müslüman'ız. Kelime-i Şehadet getiririz. Oruç da tutarız, altı günleri tutarız. Çocuklarımızı sünnet yaparız" diye tanımlıyor. En büyük hayalini sorduğumda, "Bir çiçekçi dükkanım olsun" demesini beklerken şaşırtıcı bir cevap alıyorum:

"En büyük hayalim hacca gitmek. Birinin hacca gideceğini duyduğumda çok duygusallaşıyorum. Çiçekleri getiren bir abi vardı. Bu sene hacca gitti. Allah'ım bana da nasip et, dedim. Beş vakit namazımı da kılmak istiyorum ama üşeniyorum. İçimdeki şu şeytanı atamıyorum. Allah'ım nasip etsin de kovayım şeytanımı, kılayım namazımı."

Bugün bayram. Gülistan ve diğerleri sabah erken aileleriyle bayramlaşacak, kurbanlarını kesecekler, ölmüşlerin kabirlerini ziyaret edecekler ve yine en geç dokuzda-onda tezgahlarını açacaklar. Gülistan için bu bayram biraz hüzünlü geçecek. Babasız ilk bayramı çünkü. Ama bir dayanağı var:

"Allah her şeyin sabrını veriyor. Nasıl doğduysak, öyle de öleceğiz. Emir böyle. Razıyız ona."

Önce PKK İşi Halledilsin

Konuştuğum çiçekçilerin, ne Roman haklarını savunan derneklerden haberleri var ne de hükümetin açılımından.

En önemli beklentileri kalıcı iş sahibi olmak. Filiz Açgöz şöyle özetliyor durumlarını:

"Benim tezgahım var, rahatım ama tezgahı olmayanlar, otobana çıkanlara rahat yok. Onlara da versinler güzel bir yer, otursunlar, insan gibi satsınlar çiçeklerini, ekmeklerini kazansınlar. Bizi bile kaç kere buradan kaldırdılar, malımızı aldılar, açtırmadılar. Neden bize bu kadar çektiriyorlar bilmiyorum."

Kocası Elazığlı bir Kürt ve oğlu askerde olan Gülümser Hanım'a diğer kadınlar Kime Hanım diye sesleniyorlar. Kime'nin Romanca 'büyük' demek olduğunu öğreniyorum. İçlerinde en yaşlısı olduğundan saygı ifade ediyor bu tanımlama. Kime Hanım'ın açılım deyince birinci önceliği başka. "Hükümet önce PKK'yı durdursun. Gençlerimiz ziyan zebil olmasın, sonra da onlara iş versin" diyor.

46 yaşında, 5 çocuk annesi, Bağlarbaşı'nda bir vakıf evinde kiracı olan, üç gelin, bir kız, dört erkeğe bakan, kocası şeker hastası Kezban Yüksekova ise şöyle tamamlıyor bu sözleri:

"Türkiye Cumhuriyeti'nde, al yıldızlı bayrağımızın altında yaşıyoruz. Benim çocuğum da vatana hizmet etti, askerden yeni geldi. Şimdi kâğıt topluyor. Ama sokaklarda kâğıt toplayana, ışıklarda çiçek satanlara ceza yazıyorlar. Benim çocuğum bir aydır ceza yiyor. Bunları nasıl ödeyecek? Sadece benim çocuğum değil, herkes böyle. Bu işi yapmasa aç kalacak. Beşe kadar okudu. Benim oğlum ne iş yapacak? Ailesini neyle geçindirecek?.."

Roman olmak çok zor. Çarşıya pazara gittiğimizde bize ilk etapta hırsız gözüyle bakıyorlar. 'Dikkat, Çingeneler geldi.' diyerek kendilerini kolluyorlar. O zaman kendimi çok kötü hissediyorum. Çok gücüme gidiyor. Korka korka alışveriş yapıyoruz. Hırsızlık yapanlar varsa, onların yanında biz de yanıyoruz. Bize niye kötü muamele yapılıyor, niye ayrımcılık yapılıyor? Biz de insanız, başkalarına nasıl davranıyorlarsa bize de aynı davransınlar. Bize Çingene demesinler. Ya esmer vatandaşlar desinler ya da Roman.

Sayın Başbakan, Romanları dışlamasınlar, buna müsaade etme

Romanların kökeni ya Balkanlara, ya Kafkaslara ya da Ortadoğu'ya dayanıyor, bazı gruplar Dom, bazıları Lom olarak adlandırılıyorlar. Benim konuştuğum çiçekçiler, dillerini Romanca olarak adlandırdılar. Kuş dili dedikleri de oluyormuş bu dile. Etraftakilerin anlamasını istemediği durumlarda kullanıyorlarmış sadece.

Romanca iyi bayramlar nasıl söylenir, diye soruyorum. Eğer telaffuzlarını doğru anladıysam şöyle deniyormuş:

"To bayram hayırlı sımovi."

Peki Başbakan'a nasıl seslenmek isterlerdi?

"Sokeresa sarisinan laçumisinan"

Manası şöyle: Nasılsınız, iyi misiniz, Allah size hoşluk versin.

Üsküdar'dan Kadıköy'e geçiyorum: İskelede Fatma adında Bulgaristan göçmeni bir çiçekçi, Başbakan'a kendi dilinde şunları söyledi:

"Amen avri gaçilam. Aminga buttara Tayyip Erdoğan. Aminga buttidey."

Türkçesini sorduğumda bu üç cümlenin dışına kaydı biraz gibime geldi:

"Sayın Tayyip Erdoğan, sana sesleniyoruz. Sokaklarda kaldık. Çoluğumuzla çocuğumuzla güzel geçinmek istiyoruz. İhtiyaçlarımızı alamıyoruz. El aleme özeniyoruz. Romanları dışlamasınlar. Buna müsaade etme. Açılım demek kardeşliktir, dostluktur, insan ayırmama demektir. Bizi sokaktan kurtar. Bizi bir fabrikaya işçi olarak koy."

(*) Hayırlı bayramlar (Romanca)

2009 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player