Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

Beton vahada bin millet Doha

Gölsüz ve nehirsiz bir ülkenin başı Doha. Denizi durgun ve vapurlarla süslenmemiş. Çölü asfalta gömüldüğünden, nefes alamıyor. Kazara çok yağmur yağsa, kumla buluşamayacak su, taşacak caddelere, rögar kapakları yok... Yeşil görünsün diye milyon dolarlık sulamalar yapılıyor. Ya kalpler? Onları nasıl suluyorlar?

Bir şehre ilk görüşte vurulmalı insan. Dünü ve bugünüyle ilgili hiç bilgilenmeden, elinde rakamlar olmadan, halkı ile tek kelime konuşmadan... Şehir, kalacağı süreye ve hatta geliş amacına bakmadan konuğu kucaklamalı. Kafasında varsa bilgi kırıntıları, hepsini unutturmalı ve taze nefesiyle öpmeli onu ensesinden. Sokaklarında kaybolmaya çağırmalı... Katar'ın başkenti Doha gibi içe dönük olmamalı.

İnsanını saklayan, onun yerine çılgın gökdelenlerini ve yüksek duvarlar ardına gizlenen villalarını sunan bir şehir Doha. İki mazereti var: Biri cehennem güneşi, diğeri dolgun cebi. Hava dayanılamayacak denli sıcak ve nemli olmasaydı, acaba açık bir pencereyle, kıpırtısız da olsa bir perdeyle, dışarıyı seyreden bir insan evladıyla göz göze gelir miydim? Devletin kasası bu kadar dolu olmasaydı, aralarında bir uyum ve akrabalık aranmadan bunca çok katlı binayı şehrin kalbine istifler miydi? Şımarık bir çocuk rastgele fırlatmış gibi oyuncuklarını... 2022 Temmuz'unda Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacak bu şehir. Futbolcular, çatısı kapatılarak soğutulmuş kapalı sahalarda mı top koşturacak?

Şehir cevap vermiyor. Belli ki, kişi başına düşen 90 bin dolarlık geliriyle dünyanın üçüncü zengin ülkesinin başkenti olmak, mutlu olmaya yetmemiş. Haksız da değil, çünkü gölsüz ve nehirsiz bir ülkenin başı o. Denizi durgun ve vapurlarla süslenmemiş. Çölü asfalta gömüldüğünden, nefes alamıyor. Kazara çok yağmur yağsa, kumla buluşamayacak su, taşacak caddelere, rögar kapakları yok... Yeşil görünsün diye milyon dolarlık sulamalar yapılıyor. Ya kalpler? Onları nasıl suluyorlar?

Arap şehri ama Arapça yok

Hemen her milletten insan yaşıyor bağrında ama kaynaştıramamış onları; hepsi kendi beton ve çelik vahalarında yaşıyor. Türkler Türklerle, Filipinliler Filipinlilerle, Pakistanlılar Pakistanlılarla, Amerikalılar Amerikalılarla... Peki ya Araplar? Onlar ülkenin efendileri. Beş aileye mensup 250 bin kişinin mülkü her şey. Onlar da kendileriyle halleşiyorlar. Gündelik hayatta göçmenlerle temasları yok. Doha, Arapçanın en az kullanıldığı bir Arap şehri olmanın mahcubiyetini duyuyor mudur acaba?

Uluslararası finans, spor ve politika merkezli aktiviteleri bir yana koyarsak, alışveriş merkezlerinde ve otellerde geçiyor günler. Güneşin yıkıcı ateşiyle, klimaların donduran saldırısı arasında... En lüks, en pahalı arabalarla uçsuz bucaksız caddelerde kayarak. Tepesiz ve dağsız caddelerde, inip çıkmadan, cetvel düzgünlüğünde. Ne tren, ne otobüs, sadece birkaç taksi. Toplu taşıma araçlarına ihtiyaç duymayan bir şehri sevebilir misiniz?

Venedik'e öykünen bir alışveriş merkezine götürdüler bizi. Ev görüntüsü verilmiş dekoratif panolarla ve tavana bulut resimleri yapıştırarak dışarıda olduğunuz duygusunu vermeye çalışmışlar. Su kanallarında gondollarla dolaşan Arapların yüzünde Arap Venedik'ine sahip olmanın sahte neşesini gördüm. Kanal boyunca uzanan lambalara asılan plastik çiçekleri bir de... Çimlere harcanan milyonlar, çarşıya taze çiçek koymaya yetmemişti demek...

Nereden çıktı bu şovalye?

Akşamları öyle çimlere yayılmak, banklarda oturup denize bakmak diye bir âdet yok. Pearl bölgesindeki lüks kafe ve restoranlarda yemeğe gidebilirsiniz veya Suk denilen kapalı çarşı benzeri bir mekâna. Pearl'de canlılık vardı, kalabalıktı. Sezen Aksu ve Ezginin Günlüğü çalınıyordu bir yerlerde. Suk'a cuma gündüz vakti gittiğimden, tek bir açık dükkân bulamadığım gibi, Avrupalı birkaç turistten başka kimseyle karşılaşamadım. İki yıl önce eski çarşıyı yıktırıp bire bir yenisini yaptırmışlar, eski süsü verip. Mimarisi aynı olsa da, duvarlar ve kapılar görüp geçirmemişliklerini bağırıyordu sessizce. "Yeni eski" diyorlar buraya. Yeni, eski olamaz diyorum içimden. Ama eski, yeni olabilir pekâla.

İslam Eserleri Müzesi üç buçuk yıl önce yapılmış. Etkileyici mimarisi ve objelerin modern sunumuyla gurur duyabilir şehir. Lakin kendi geçmişleri yok camekânlarda. Tarihsizliğin ne denli acıtıcı olabileceğini hissediyor insan. Bir de şaşırıyor, zırhlı bir atın üzerinde demirden giysileriyle dimdik duran şövalyeye "Turkey" levhasının konmasına. Eğer Anadolu'da bulunduysa olsa olsa Haçlı seferlerinden kalmıştır geriye diyorsunuz. Bizim şövalye giysili yiğitlerimiz vardı da, haberimiz mi olmadı yoksa?

Son Türk askeri 1915'te çekilmişti buradan. Varsa Osmanlı'dan geriye kalan bir iz, görme şansım olmadı. 1996'da Emir'in direktifleriyle kurulan El-Cezire'nin Arap Baharı'nın ilk döneminde Mısır, Libya ve Tunus'ta rejim karşıtı haberler yaptığını, giderek daha dikkatli bir dil kullandığını ve Basra Körfezi'ndeki olayları görmezden gelmekle eleştirildiğini okumuştum. Halkın bu konuda ne düşündüğünü öğrenemedim. Çünkü konuşmaya çalıştığım insanlar, bu konuda fikir beyanından kaçındılar. Ülkedeki tüm medya organları emirin ve yakınlarının. Arapça bilsem de ülkede gerçekte ne olup bittiğini anlayamayacağım duygusuyla ayrıldım şehirden. Kum tadı bile yoktu ağzımda.

Tarih: 22 Ekim 2011

Get Adobe Flash player