Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

Çerçevesiz asla!

Günlerdir heyecanla beklediğim Van Gogh Alive adlı dijital sergi nihayet İstanbul'u donattı. Grand Exhibitions tarafından tasarlanan serginin prömiyeri daha önce Singapore Art Science Museum'da gerçekleştirilmişti.

Singapur'daki gösteriyi herhangi bir firma üstlendi mi bilmiyorum ama dünya turunun Türkiye durağı ilaç sektörünün önemli şirketlerinden Abdi İbrahim adıyla sunuluyor. Şirket, 100'üncü kuruluş yıldönümünü Van Gogh ile kutluyor. Ne güzel! Diğer firmalarımıza örnek olmasını diliyorum.

Vincent Van Gogh'la on beş yıl önce Hollanda'da tanıştım. Amsterdam'daki Van Gogh müzesini gezerken birtakım sıra dışı hislerle dolup taşmış ve sıcak gözyaşları dökmüştüm. O gün kalbimde kendisine özel bir yer açıldı ve benim sevgili Vincent'im hep orada kaldı. Müzeye giderken hayatı hakkında hiçbir şey bilmediğim gibi, yaşadığım olayın "Stendhal sendromu" diye adlandırılan tıbbi bir semptom olabileceğinden de haberim yoktu. Daha çok müzelerde karşılaşılan ve güzellik çarpması diye çevirebileceğim bu tür durumlarda, sanatsal yüceliğin izleyiciyi aşırı coşkulandırıp hastanelik etmesinden bahsediliyor. Belki de benimki bambaşka bir haldi. Adını koymak önemli değil. Sadece kendimi Vincent'in kız kardeşi olarak hissettiğimi belirtmekle yetineyim ki, Karaköy Antrepo'daki sergi hakkında neden titizlendiğim anlaşılmış olsun.

Görmenin ilk şartı: bilmek

Bana değişik bir tecrübe yaşatmayı vaat eden sergiye içim titreyerek gittim. Yapıtların dijital imajlar halinde duvarlara, kolonlara ve zemine yansıtılacağını biliyordum. Fikir ilginçti, görmeye değerdi fakat bu deneyim beni mutlu etmedi. Acaba dedim kendi kendime sergi yetkilileri bu konsepti olduğu gibi kabul etmek yerine kendilerinden bir şeyler katamazlar mıydı? Ne demek istediğimi şöyle açıklayayım:

Tanıtımlarda resmin içine girmekten söz ediliyor. Oysa içine girilecek şeye önce dıştan bakılır. Van Gogh resimlerini önceden görmemiş biri nereye girdiğini anlayamaz ki. Benim bile içine düştüğüm şey karmaşa oldu. Keşke sergiye gelenler bu gösterişli dijital oyuna girmeden önce, içeride görecekleri tabloların fotoğraflarına bakma imkanı bulabilselerdi.

Denilebilir ki, içerde zaten onları gösteriyoruz. Evet gösteriyorsunuz ama görüntüler birkaç saniye sürüyor ve aynı anda başka görüntüler de yanıp sönüyor duvarlarda. Her birinde bir detay, hangi resmin detayı olduğu bile belirsiz. İnsan aynı anda iki şeye birden bakamaz, bakmaya çalışsa bile göremez. Tabii amaç, müziğin de yardımıyla bir illüzyon yaşatmaksa o başka!

Kaldı ki, salonda çok sayıda sütun var ve imajı bölerek yekpare görünümü önlüyor. Doğru açıyı bulmak için durmadan yer değiştirmek zorunda kalıyorsunuz. Bırakın bütün resimlere birden uzaktan bakmayı tam karşısına ve yakınına gelmeden tek bir resmi bile göremiyorsunuz. Kolonların dışında resimlerin yansıtıldığı bazı duvarlar da dikine ikiye bölünmüştü. O güzelim resimlerin ortasında kara bir delik vardı. Bu muydu yani resmin içine girmek dedikleri şey?

Yine tanıtımlarda bir hikâye anlatmaktan söz ediliyordu. Evet anlatılıyor ama resimlerin akışıyla. Kısa aralıkla değişen bütün o resimlerin sanatçının hangi evresine tekabül ettiği, o dönemde özel hayatında neler olduğu ve bunun eserine nasıl yansıdığı bilgisi verilmiyor. Sergiyi gezen kaç kişi bu bilgiye vakıftır ki akıştan bir şey anlasın? O yüzden diyorum ki, müzik yerine bir insan sesi eşlik etseydi bize, resimlerin hikâyesini dinleseydik ondan. Unutmayalım, görmenin ilk şartı bilmektedir. İnsan bilmediği şeyi göremez. Bakar ama anlamlandıramaz. Gözleri sonradan açılan körlerin yaşadığı büyük dram, ağır mutsuzluk halleri bundandır.

Gelelim çerçevesizliğin övülmesine. Olacak iş değil! Aklı başında bir sanatsever, konu ister resim olsun, ister edebiyat, çerçevesizliği ağzına bile alamaz. Sanatı sanat yapan çerçevesidir. Sanatın bize gösterdiği her şey hayatın kendisinde var zaten ama kaotik şekilde, dağınık ve çerçevesiz halde. Sanatçı odur ki, bir süzme yapar, süzerken değiştirir, dönüştürür. Seçer ayıklar, yeniden düzenler ve kendi altın çerçevesini gerer bu yaptığının etrafına. Durun karşımda ve bana bakın der. Çok değerli Abdi İbrahim yetkilileri! Reklam metinlerinizi ve basın bildirilerinizi kim hazırlıyorsa bunu bilmezlikten geliyor olabilir ama madem ki 100 yıllık bir şirketsiniz, sizden bu gerçeğe uygun bir dil beklemek biz sanatseverlerin hakkı değil midir?

Dijital fantezi!

Van Gogh yapacağı resimleri mektuplarında kardeşi Theo'ya öyle güzel anlatmış ki, hiç değilse sözü ona bıraksaydınız, kendi resimlerini yine kendi anlatsaydı. Evet bazı alıntılar yansıtıyorsunuz duvarlara ama o kadar kısa ve öylesine çabuk kayboluyor ve resimlerle öyle ters açıda konumlanmış ki, okunamıyor. Oysa sanatçımız resimlerini sadece fırçasıyla değil sözcükleriyle de gösterir bize. Hem küçük resmi hem o küçük resmi kuşatan büyük resmi duygularını da ekleyerek aynı anda verir. Almasını bilene!

Sergiyi gezdiğim sabahın gecesinde televizyonda zap yaparken HT Kulüp programına rastgelip, açılış günü davetlilerle yapılan konuşmaları sabırla dinledim. Sosyete ve iş dünyasının malum simaları, uzatılan mikrofona Abdi İbrahim'in 100'üncü yılını kutlamakla yetindiler. Bir Allah'ın kulu da Van Gogh'a dair bir çift laf etmedi. Keza firma yetkilileri de sadece 100'üncü yıla erişmenin onurundan söz ettiler lakin Van Gogh'la aralarındaki bağa dair bir şey söylemediler. Kanalı değiştirirken 'Vincent'im ne derdi bu sahneyi görseydi?' diye geçirdim aklımdan. Acaba bu dijital fantezinin kendisini onurlandırdığını düşünür müydü?

Van Gogh'tan kardeşine mektuplar

Van Gogh'un kardeşine yazdığı mektuplarda resimlerini nasıl söze döktüğünden bahsetmiştim. Fakat tabii kendisinin ve her şeyin içinde olduğu o en büyük resmi görmesine imkan yoktu. Kadere kim vâkıf olmuş ki o olsun? 1877 tarihli bir mektubunda elini attığı her işin bozulmasından dolayı yaşadığı korkunç bunalımı anlatıp, "Kendi kendime yinelediğim, çevreden işittiğim ayıplamaları üstümden atabilsem..." diyor. Başarması gereken tek iş resim ve onu da başaracak zaten ileride. Sanat tacirliği, vaizlik, öğretmenlik başarması değil geçmesi gereken duraklar sadece. Ama bilmiyor bunları o tarihte. Yine de hissediyor hakikati diyor ki: "Tanrı var... Eminim ki O planlıyor yaşamımızı ve biz aslında tam anlamıyla kendi kendimize ait değiliz..."

Van Gogh'tan söz eden bazı yazılarda onu gençliğinde dindar, orta yaşlılığında dinsiz olarak anlatırlar. Oysa bağını kopardığı şey Kilise'dir, Tanrı değil. Bunu mektuplarında gayet net görürsünüz. Bir mektubunda "Din adamları hepimizi günahkar sayıyorlar, tohumumuz günah içinde atılmış, doğumumuz günah içinde olmuş, laf! Saçmalığın en iğrenci bu!" diye isyan eder. Din adamlarının Tanrısı, onun için bir kapı tokmağı kadar cansızdır. Acaba dersiniz, her çocuğun günahsız doğduğunu söyleyen İslam'la tanışmış olsaydı, kalbi biraz ferahlamaz mıydı? Sonra bir başka mektupta "Her şeye kadir olan Tanrı bir günahkarı terk edemez"satırlarını okursunuz, içiniz tebessüm eder.

Vincent'im, ölümünden iki yıl önce Arles'ten şöyle seslenir Theo'ya:

"... Yıldızlara baktığımda düşlere dalıyorum, tıpkı bir haritada kentleri ve köyleri gösteren siyah noktalara bakarken düşlere daldığım gibi. Neden diye soruyorum kendime, gökte pırıl pırıl parlayan noktalar da Fransa haritasındaki kara noktalar kadar ulaşılır olmasın? Bizi Tarascon ya da Rouen'e nasıl bir tren götüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür. Bu düşüncede kuşkusu doğru olan bir şey varsa, o da şu: Yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız, nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz, öyle. Dolayısıyla, kolera, böbrek taşları, verem, kanser gibi şeyler göksel ulaşım araçları. Yaşlılık yüzünden sessizce ölmek oraya yürüyerek gitmek gibi bir şey..."

Kim bilir, resim yaptığı bir tarlanın ortasında silahını kalbine dayayıp tetiğe bastığında belki de bir an önce yıldızlara varmak istiyordu Vincent. Yıldızlardan muradının Tanrı olmadığını kim bilebilir? Hastalığı ağırdı, taşımakta zorlanıyordu, öldüğü yıl yazdığı bir mektupta "... Sağlığımı soran herkese her zaman söylediğim gibi, hastalıktan ölmekle onlarla eşit duruma geleceğim. Çünkü ben öldüğümde hastalığım da ölecek." diyordu. Bu satırları okuyunca kalbiniz merhametle dolar ve dersiniz ki kendini değil, hastalığını öldürdü Vincent.

Onu sevmek için başka sebeplerim de var tabii. Öğrenmek istiyorsanız, mektuplarına kalbinizi açın. Onları kendisi söylesin size. İmkanınız varsa gidin tabloların asıllarını görün. Dönüşünüzde Vincent minik fırça vuruşlarıyla içinizde çalışmaya devam edecek. Yaşarken görmediği İstanbul'u ve memleketin cümle yoksul insanlarını sizin için resmedecek.

Tarih: 19 Şubat 2012

Get Adobe Flash player