Emin değilim bir yüzüm var mı benim?
Türkiye'nin ilk yüz naklini gerçekleştiren doktorlarımıza aşk olsun. Çağın gündemini yakalamakla kalmayıp bir adım öne geçtiler.
Ülkem adına büyük gurur duydum. Ölü bir yüz, ölü kollar ve bir ölü bacak başkalarında yaşayacaktı. Heyecandan öldüm. Hem organlarını veren Ahmet Kaya hem de alıcılar Uğur Acar ve Atilla Kavdır için gözyaşı döküp dua ettim.
Bacak tutmayıp geri alınınca teselli için kollarımı o kollara uzattım. Sonra bütün varlığımla o yüze döndüm. Acaba Uğur'un çehresi, Ahmet'inkine ne ölçüde benzeyecekti? Eğer deriyle birlikte kaslar da nakledildiyse muhtemelen ne Ahmet'e ne de Uğur'a benzeyen, iki kas grubunun uyumuyla biçimlenen üçüncü bir yüz çıkacaktı ortaya.
Ünlü bir plastik cerraha sordum. Benim üçüncü yüz benzetmemi onayladı. Ve dedi ki; yaklaşık bir yıl içinde sima hareketlenir ancak mimikler hiçbir zaman normal bir insanınki gibi olmaz. O yüzden bu ameliyatlar, yüzleri çok ağır deforme olanlara yapılıyor.
Düşündüm ki, bu tip hastalar, kendilerine korkuyla ve acıyarak bakmamızdan rencide olurlar. Dolayısıyla yeni yüzleri dikkat çekmesin isterler. Onların durumu, normal bir yüze sahip olup, güzelliklerine her gören dönüp bir daha baksın diye bıçak altına yatanlardan ne kadar farklıdır.
Uğur kardeş, nakledilen yüzü bünyesi geri tepmesin diye ömür boyunca ilaç alacaktı. Bunun yaratacağı komplikasyonlar bir yana, ilaca rağmen ev sahibi, misafirini istem dışı reddebilirdi. Bu, çözümü çok zor bir problemdi.
Bir vahim olasılık daha vardı. Hasta, yeni yüzü benimsemeyebilirdi. Kendisine başarıyla nakledilen elini yabancılayan bir başka hasta, "İstemiyorum, alın bunu benden." demiş, eli kesildikten sonra huzura ermişti. Peki nakledilen yüz nasıl geri alınacaktı?
Hastanın rahmetliyle kuracağı bağı da dert ettim. Ölmüş birini kendi benliğinde taşıyacaktı. Yüzünü ödünç aldığı insanın hikâyesi, onu nasıl etkileyecekti? Yüzün, bedenin diğer bölümleriyle ilişkisi bir başka meseleydi. Parçanın parçayla, parçanın bütünle kuracağı diyalogdan ne haberdi?
"Bunlar anlamlı, ancak cevapsız sorular." dedi konuştuğum doktor. Dünyada bu olgu henüz emekleme evresindeydi. Yüz nakli başarıyla yapılan hasta sayısı 15 civarında olduğundan bilimsel veri birikimi yetersizdi.
Hastaları Allah'a emanet edip kendi yüzüme döndüm. Bütün insanlar gibi benim yüzüm de biricikti. Tıpatıp aynısından yoktu. Ama yüzümü göremezdim. Ayna, fotoğraf ve videodakiler sadece suretlerimdi. Yansıttıkları ölçüler daha küçüktü; solumla sağım yer değiştirmişti. Kendimi başkalarının yüzlerinde de görebilirdim ancak her birinde farklı görüneceğimden gerçek yüzümden asla emin olamazdım.
Zaman faktörü, problemi içinden çıkılmaz hale getirdi. Doğduğum günden itibaren yüzüm her an değişiyordu. Bu, sayılamayacak kadar çok yüzüm var demekti. Katrilyonlarca seçenekten hangisine gerçek yüzüm diyecektim? Öldüğüm anki yüzüme mi?
Yüzümdeki anlık değişimler küçük olduğundan fark edemiyordum. Bir sonraki yüzümü değil de bin sonraki yüzümü, çok öncekilerle kıyaslayabiliyor, daha yaşlı olanı benimsemekte zorlanıyordum. En sonuncusu en eskisi gibi görünüyordu bana. Oysa tam tersine en yaşlı yüzüm, en yeni yüzümdü. Benim yaptığım sadece her nefes alıp verişimde ölüp yeniden doğan yüzlerimi çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık kategorilerinde toplamaktı. Güya benim dört yüzüm vardı.
Bugüne kadar an'larda kaybettiğim yüzlerimin yasını tutmamış, an'larda verilen yeni yüzlerime hoş geldin dememiştim. Meğer ömrüm boyunca ne çok yüz nakline girip çıkmıştım da haberim olmamıştı. Kendilerini hiç hissettirmeyen, kan dökmeden, kesip biçmeden sessiz ve derinden çalışan bu doktorlara hayret ettim. Üstelik bünyem bütün yüzlerimi kabul etmiş, bağışıklık sistemimi baskılamak için ilaç kullanmama gerek kalmamıştı. Fakat donörlerimi hiçbir zaman tanıyamayacaktım.
Hadi ben bunları daha önce akıl edememiştim. Acaba 'yüz'den ekmek yiyen makyaj uzmanları, modeller, oyuncular, ressam ve heykeltıraşlar hatta hikâyeciler bu tuhaf durumun farkına varmışlar mıydı?
Ya 'yüz okuma sanatı'yla uğraşanlar? Yüzün her bir parçasının şekli, yeri, açısı ve birbirlerine oranlarına bakarak insanın duygusal, düşünsel ve davranışsal haritasını çıkaranlar... Her medeniyet, her uzman kendince bazı sonuçlara varmış. Haritalarından fazla emin göründüklerinden onlara yüz vermedim.
Gelelim beynimizin tavanarasına... Acaba hayat boyu kaç yüz görmüşüzdür ve kaç kişinin hafızasında bizim yüzümüz kayıtlıdır? Aile bireyleri, arkadaşlar, öğretmenler, komşular demekle bitmiyor iş. Doğduğumuz andan itibaren hastanede, yolda, çarşıda, evde, sahada, tarlada, sahnede, ekranda, rüyada... Say Allah say! Farkında olarak ya da olmadan, on yüz milyon bin insanın yüzü var belleğimizde. Bir de "Çok yalnızız." demez miyiz utanmadan?
Ah şöyle bir film çekilse! Olay, yüzün bütün mimikleriyle sorunsuz nakledilebildiği bir çağda geçse. Birbirlerine değil yüzlerini, günahlarını bile vermeyecek, rekabetleri düşmanlığa dönüşmüş iki insandan biri eşzamanlı olarak ölse, diğerinin yüzü parçalansa. Dokuları tamamen tuttuğu için aileler bir şekilde ikna edilip yüz nakli yapılsa. Düşmanının yüzüyle yaşamak zorunda kalan bu adamın hayatı acaba nasıl olurdu? Böyle bir senaryoda adamları aynı ülkenin politikacıları olarak mı seçerdik, yoksa iki düşmanı ülkenin devlet başkanları olarak mı?
Bu film muhtemelen şöyle seyrederdi: Kendisine yüz nakli yapılan kişi, hayat bulduğunu değil, düşmanına hayat verdiğini düşünmeye başlar, insan içine çıkamazdı. Bu, 'yüzsüzlük'ten daha büyük bir gerilim olurdu. Sonunda bu duyguyla baş edemez ve kendisini düşmanının silahıyla vururdu. Bunu yaparken bile intiharı kendisinin değil, ötekinin eylemi olarak kodlardı. Böylece son saniyelerinde dahi birini öldürmenin vicdan azabını çekmezdi. Perdede 'son' diye yazardı. Asıl film bizim içimizde başlardı.
Tarih: 27 Ocak 2012