Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

Eşler birbirlerini dengelemeyi bilmeli

Davranış Teknolojileri Merkezi Kurucusu Tamer Dövücü aslen uluslararası ilişkiler uzmanı, bankacı ve ekonomist. Uzun yıllar üst düzey yöneticilikler yaptı, daha sonra İngiltere ve ABD'de NLP ve yönetimle ilgili eğitimlere katıldı.

Dünyada konusunda en prestijli ve en büyük psikoterapi enstitüsü olan Milton H.Erickson enstitüsünün Türkiye'deki kurucu başkanı olarak bu enstitünün ABD' deki başkanı ile doktor ve psikologlardan oluşan bir
ekiple iki yıldır psikoterapi eğitimleri düzenliyor, bir çok firmaya danışmanlık yapıyor.

Yirmibeş yıllık araştırma ve deneyimlerini Optimum Denge Modeli adını verdiği bir eğitim sistemine dönüştüren Dövücü, felsefe, kişisel gelişim ve psikoterapiyi farklı bir içerikle sunuyor. Üç hafta sonuna yayılan toplam altı günlük eğitimde fobiler, kimlikler, motivasyon, yetenekler ve ilişkiler gibi insanların kendilerini ve başkalarını tanımasına yardımcı olacak pek çok bilgi veriliyor. Bir bölümüne benim de girdiğim eğitime katılanlar arasında doktorlar, psikologlar, danışmanlar, mühendisler, iletişimciler, öğretmenler, avukatlar, ev hanımları, öğrenciler vardı. Uluslararası şirketlerin bazı yöneticileri de oradaydı. Bu eğitimin hem kendi uzmanlık alanlarını yetkinleştirmek hem de kişisel korku ve iletişim problemlerini aşmada faydalı olacağını düşünüyorlardı. Tamer Dövücü, değişen durum ve koşullar karşısında insanların kaygı, başarı, huzur ve depresyon karesi içinde nasıl ve neden gidip geldiğine dair ilginç açıklamalarda bulundu. Başarı ve huzuru yitirdiğimizde kendimizi nasıl dengeye getirebileceğimize dair ipuçları verdi. Sadece anlatmakla kalmayıp, asansör korkusu olan ya da çikolata- sigara bağımlığından kurtulmak isteyenlere birebir uygulama yaparak bunlardan nasıl kurtulabileceklerini gösterdi. Katılımcılar eğitimden memnun kaldılar, kendilerini ve çevrelerini daha iyi anlamaya başladıklarını, bu bilgileri yaşamlarının farklı alanlarında kullanabileceklerini söylediler.

İnsanlara dengelerini optimum düzeye çıkarabilmeleri ve dengelerini kaybettiklerinde tekrar nasıl kazanabileceklerine dair ipuçları veriyorsunuz. Dengeyi nasıl tanımladığınızdan başlayalım isterseniz...

Denge belli eşikler aralığında salınmaktır. Tıpkı vücut sıcaklığımızın 36.5-38 derece arasında salınması gibi ya da şeker veya kollestrol değerlerimizin belli sağlıklı aralıklarda olması gibi. Buna optimum denge denir. ODM'ye göre dengelenmesi gereken beş temel durum var: Başarı ve huzuru dengelemek; "ben" ve "biz"i dengelemek, ego'yu dengelemek, bilinç ve bilinçaltını dengelemek ve son olarak, akıl-emek-yürek üçlüsünü dengelemek. Bunlar kişiyi mutluluğa götüren şeylerdir.

Mutlu insanların mutsuzlardan farkını nasıl tanımlıyorsunuz?

Mutlu insanlar için anahtar kelimeler uyum, denge ve farkındalıktır. Yürekleriyle düşünür ve içlerine sinen şeyi seçerler. Ama sonra akıllarıyla neyi-nasıl yapmaları gerektiğine karar verirler. Ve bu kararı uygularken de tembelliğe kaçmazlar. Bu insanların pek çok zihinsel farklılıkları vardır. Sadece birisini söylersem; "Bu insanlar örneğin yaşadıkları an mutluysa o anda ve o yerde hissederler ve anın tadını yaşamak için bütün duyularını açarlar. Ama yaşadıkları an kötü hissettiriyorsa zihinlerinde başka bir yerde veya zamanda olabilirler."

Peki dengesiz olduğu halde mutlu olan yok mudur?

Mutluluk başarı ve huzuru dengelemektir. Yani hem dışa dönüp içinde bulunduğunuz çevrede etkili olacaksınız hem de içe dönüp kendinizle barışık olacaksınız ve sonra da bu ikisini dengeleyeceksiniz.Yani hem maddi dünyayla hem de manevi tarafınızla uyumlu olacaksınız. Uçlara gitmekse mutluluk değil sadece haz verir ve onu dengeleyemezsiniz. Çünkü aynı hazzı korumak için insan hep daha fazlasını yapmak zorundadır. Bu da bir süre sonra bağımlılık oluşturur ve rahatsızlık verir.

Dengesizliğin rahatsızlıktan başlayıp hastalığa en sonunda da "kronik hastalığa" ulaşmaması için ne yapabiliriz?

Bunun ilk yolu erken teşhistir ve daha rahatsızlık aşamasında müdahale etmektir. Hastalığı çözmek rahatsızlığı çözmeye göre daha zordur. Denge bozulduğunda oluşan rahatsızlıklara tıp ve psikoterapi dilinde semptom denir ve kişiler bir uzmana danışarak semptomları anlatır ve bir çözüm beklerler. Oysa dengemiz gün içinde sürekli bozulur. Biz ODM'de bu durumlarda zihinsel dengeleri nasıl oluşturabileceğimizi anlatıyoruz.

Yani kendi kendinin doktoru ol diyorsunuz. Peki bunu nasıl yapacağız?

Bu hayatı ve kendimizi daha iyi anlamakla ve kimliklerimizi geliştirmekle mümkün.

ODM'de yaşamla ilgili iki sistem vardır. Birincisi içinde yaşadığımız çevredir. Örneğin fiziksel çevre, arkadaş çevresi, iş çevresi, aile vb. farklı farklı çevrelerdir. Ancak tüm çevrelerin ortak özellikleri vardır. Bunlar düzen veya düzensizlik yönünde hareket etmeleri ve bunun sonucunda tehdit veya fırsat yaratmaları ve çözüm için gereken kaynakları da genellikle içlerinde barındırmalarıdır. İkinci sistem ise bu çevreler için bizim yarattığımız kendi subjektif haritalarımızdır.

Bunlara kimliklerimiz diyebilir miyiz?

Evet, bu ikinci sistemler kimliklerimizdir. Bizler kimliklerimiz aracılığıyla oluruz ve bir şeyleri de ancak "olarak" yaparız. Bu anlamda kimliklerimiz içinde bulunduğumuz çevreye uyum sağlamak için geliştirdiğimiz ve ruh hali ile anlamlarımızdan oluşan zihinsel haritalarımızdır. Örneğin aile içinde "anne" kimliğinde varolabilir ve uyumlu olabilirsiniz ama öte yandan iş hayatında yönetici kimliğinde uyumsuz olabilirsiniz. Bu anne kimliğindeki haritanız daha sağlam ama yönetici kimliğindeki haritanız daha zayıf demektir.

Bu haritaları nasıl okuyacağız?

Tüm haritaları birleştirdiğimizde dört temel fonksiyon görürüz. İnsan ya içe dönük- ya da dışa dönüktür. Veya içinde bulunduğu çevreyle uyumlu ya da uyumsuzdur. ODM'ye göre; Dışa dönük uyum "başarı" dediğimiz şeydir. Dışa dönük uyumsuzluk "anksiyete" (kaygı) dediğimiz şeydir. İçe dönük uyum "huzur" dediğimiz şeydir. İçe dönük uyumsuzluksa "depresyon" dediğimiz şeydir. İnsanlar bu dördü arasında gidip gelirler.

Eğitimin benim katıldığım bölümünde şöyle bir şekil çizmiştiniz:

Verdiğiniz eğitimi insana bu artının neresinde olduğunu anlamak diye özetleyebilir miyiz?

Evet, sizin de bir bölümüne tanık olduğunuz gibi katılımcılar çeşitli katmanlarda (tepki-davranış-ruh hali-trans fenomenleri-meta proğramlar-değerler-kimlikler vb) kendilerini ve tanıdıklarını kolayca teşhis edebiliyorlar. Tabii niye o tarafta takılıp kaldıklarını, geçmişte yaptıkları hataları ya da doğru kararları nasıl verdiklerini de görebiliyorlar.

Haftalar boyu devam eden bir eğitimi kısaca anlatmak zor tabii. İlişkilerin bu haritalara göre nasıl düzenlendiğine karı-koca ilişkisi üzerinden bakalım mı?

Eşler arasındaki ilişkilere bakarsak ideal olanı iki eşin de optimum dengede olmasıdır. Yani her ikisinin de başarı ve huzuru dengeleyebilmiş olmalarıdır. Ancak bu nadir görülüyor. İkinci en iyi ise tamamlayıcı ilişkidir. Bu durumda genelde erkek dış dünyada başarıyla uğraşırken kadın evde düzeni ve huzuru sağlar. Ancak bu durum erkeğin ya da kadının çeşitli nedenlerle negatif tarafa yani anksiyete veya depresyon karesine kayması yüzünden bozulur. Bu durumda eşler birbirlerini dengelemek için çapraz karelere kayarlar. Örneğin bir eş depresyona kayarsa diğeri başarı karesini de yönetmek durumundadır. Ya da biri anksiyeteye kayarsa diğeri evde huzuru sağlamak için daha fazla çaba göstermek zorunda kalır.

Çiftler evlendikten sonra birbirini değiştirmeye çalışabiliyor. Bu mümkün mü?

İnsanlar 25 yaşından sonra temel değerlerini normalde değiştirmezler. Ancak başlarından çok sarsıcı olaylar geçerse bunlar değişir. İnsanı değiştiren zaten yaşam sürecindeki bu tür tecrübeler sonucu olgunlaşmasıdır. Sadece her kimlik oluşumunda bir adaptasyon dönemi vardır. Bu dönemde bir miktar uyum süreci söz konusu olur ve eş kimliği için de böyledir. Bu dönemde ortalama 3-6 ay arasında tamamlanır ve çok büyük değişimler yaratmaz.

Erkekler zaten bu dönemde kadınları değiştiremeyeceklerini anlayıp bu işten vazgeçerler ama kadınlar ısrarla bunu yapabileceklerini düşünerek denemeye devam ederler. Bu genellikle 50 yaşlarına kadar sürer. Ama sonuç değişmez. Erkek sadece çok zorlanırsa değişmiş gibi yapar ama ilk fırsatta eski haline geri döner.

ODM evliliklerin uzun ömürlü olmasına nasıl yardımcı oluyor?

İlişkilerin kısa sürmesinde temel etken eşlerin birbirlerini değersiz hissettirmeleridir. Bunu susarak, aşağılayarak, karşı suçlamaya geçerek ya da doğrudan eleştirerek yaparlar. Bu tür davranış şekline bakarak çiftleri 10 dakikalık videolarla özel bir labratuvarda inceleyip 5 yıl içinde % 90 boşanmaları önceden doğru tahmin edebiliyorlar. ODM'ye göre temel sorun kişilerin dengelerindeki bozulmalar sırasında eşlerin birbirlerini dengeleyememeleri veya bilerek ya da bilmeyerek diğer eşi negatif tarafa savurmalarıdır.

Bu durumda savrulan eşin ne yapması gerekiyor?

Dengesini korumayı öğrenmesi ya da sistemi dengelemeyi öğrenmesi gerekiyor. Bunlar öğrenilebilen şeyler.

Peki savuran eş, yani "dengesiz" olan?

Aynı çözüm onun için de geçerli. Ama her iki durumda da çözüm hep farkındalıkla başlar. Kişi kendi dengeleri evde ya da diğer kimliklerde bozulduğu için eşini de savurur. Önce kendisini dengelemeyi öğrenmesi gerekiyor.

Bu haritalar ebeveyn-çocuk ilişkisinde kendini nasıl gösteriyor?

Sistemler bir bütündür. Bu nedenle doğrudan etkileşim vardır. En temel etkileşim 3-11 yaş arası çocuğun anne veya babayı taklit ederek öğrendiği bir dönemde olur. Buna modelleme dönemi denir. Eğer anne ya da baba ağırlıklı negatif bir karedeyse (anksiyete veya depresyon) çocuk da onlar gibi olur. Yok anne ya da baba pozitif karedeyse yani başarılı veya huzurluysa çocuk da çoğunlukla başarılı veya huzurlu olur. Tabii ailede vefat, boşanma gibi sorunlar olduğunda sistem yeniden dengelenip düzen kurmaya çalışır. Bu süreç yanlış yönetilirse aile fertleri yine negatif tarafa savrulabilirler. Yine büyük kardeş, küçük kardeş olmak, çocuk sayısı gibi başka faktörler de vardır.

Ebeveynler çocukların bazı davranışlarına büyük tepki verebiliyor. Öfke ile baş edebilmek için önce nereden başlanmalı?

Öfke problem çözme sürecinde ilk adımlardandır. Kişi genellikle canı yandığında bu duyguyu buna neden olan kişiyle eşleştirir ve öfkesini bu kişiye yöneltir. Bu tepkisel insanın yoludur. Sonra sakinleşir ve olayı kabullenir. Sonra da olayın nedenini bilinçli olarak anlamaya çalışır. En son da deneme yanılmayla en uygun davranışı sergilemeye çalışır. Bu da bilinçli insanın yoludur. Tepkisel insandan bilinçli insana geçmeden bunu çözemezsiniz. Bilinçli insan dengelerinin o kadar bozulmasına müsade etmez. Olayı doğru anlamak ve doğru çözüm stratejisi geliştirmek onun temel yaklaşımıdır. Bilinçli insan da öfkelenir ama bu dönemde tepki vermez. Öfkesinin geçmesini bekleyip sonra harekete geçer. Kabullenme ve sabır onun ilk öğrendiği şeylerdendir.

Denge bozucu bir faktör olarak kıskançlıktan konuşalım biraz. Aile içinde, özellikle kardeşler arasında görülen kıskançlığın sebebi nedir?

Tabii ki değersizlik duygusudur. Bu tüm canlılar için varlığını anlamlandırmada en temel duygudur. Ailenin ilgisinin azaldığını ve bunun diğer kardeşe yöneldiğini düşünen kardeş önce hırçınlaşır ve anksiyete karesine savrulur. Daha sonra bu durumu çözmeyince içe dönüp küser ve depresif tarafa savrulur. Sorun zaten çocuğun bu negatif karelerde takılıp kalmasıdır. Büyük kardeşlerin çoğu zamanla durumu kabullenir ve huzur karesine gelirler. Hatta bazıları inisiyatifi ele geçirip başarı karesine gelip bu durumu lehlerine bile çevirebilirler.

GENEL MÜDÜRDEN SONRA EN ÖNEMLİ KİŞİ İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİCİSİDİR

Biraz da iş ortamını konuşalım. İnsan kaynakları müdürünün insan haritalarına dair neleri dikkate alması lazım?

İş yaşamında en vahim hata başarı karesinde olmayan kişileri işe almaktır. Tabii iş istisnai olarak çok rutin işleri yapabilecek kadar huzurlu kişileri gerektirmiyorsa. Bu karedeki insanların farkındalığı yüksektir, stratejik ve sistemik düşünebilirler, eyleme geçebilirler ve en önemlisi öğrenme yetenekleri yüksektir. İş yaşamında üç temel kimlik vardır. Bunlar girişimci, yönetici ve teknisyendir. Girişimci tehdit, fırsat ve kaynakları erken gören ve değişim odaklı ve gelecekte yaşayan,risk alabilen, sezgisel kişilerdir. Yönetici daha çok tehdit odaklı ve düzen sağlamaya çalışan ve stratejik ve bilinçli düşünen kişidir. Teknisyen ise bizzat işi yapan kişidir. Dolayısıyla bunları birbirlerinin yerine görevlendirmek ikinci en büyük hatadır. Diğerleriyse kişilik özellikleri, yetenekleri, motivasyonları, tecrübeleri gibi faktörlerdir. Zaten en çok da bu ilk ikisi yapılır.

Öyleyse bir şirkette genel müdürden sonra en önemli kişi insan kaynakları yöneticisi olmalı.

Doğru. İşletmede 4 temel faktör vardır. Bunlar sermaye, liderlik, yönetim sisteminiz ve doğru personeldir. Yani ortalama bir işletme sisteminiz varsa bile doğru personeli alırsanız zaten bu kişiler sistemdeki eksikleri gidereceklerdir. Bu nedenle genel müdürden sonra en kritik kişi İK'dan sorumlu genel müdür yardımcısıdır. Yanlış kişileri yanlış yerlere koyarsanız diğer şeyler doğru bile olsa işler aksar. Tabii liderleri seçemezsiniz. Onlar sizi seçer ya da seçmez. Üst Düzey Yöneticileri de liderler seçer. Daha doğrusu vizyonlarına ikna etmeye uğraşırlar. Çünkü onların arkasını ancak iyi yöneticiler toplar. İK ancak orta düzey yöneticileri doğru seçebilir. Bu seçimlerde klasik yöneticilik becerilerine bakılması doğrudur. (Planlama, organize etme gibi)Teknisyenleriyse ustalık ve çalışkanlıklarına bakarak yöneticiler ve İK birlikte seçmelidir.

Madem iş hayatında kişisel haritalarımızla varoluyoruz, öyleyse "Özel yaşam ve iş hayatı" diyerek hayatı ikiye bölmek büyük hata, öyle değil mi?

Bu bir seçim. Türkiye'de başarılı pek çok üst düzey yönetici bunu yapıyor. Bakıyorsunuz işte çok sert, acımasız, hırslı bir insan, evde ise yumuşak ve ağır başlı bir eş ve baba. Bunlar "etkili" olmayı seçen ve bulundukları çevre itibarıyla kimlikleri ne gerektiriyorsa sorgulamadan yapan ve de başarılı olabilen insanlar. Bir de "tutarlı" olmayı seçenler var. Bunlar her kimlikte aynılar. Bunlar daha az başarılı ama daha güvenilir kabul edilen kişiler. Dolayısıyla bu bir seçim meselesi.

İş yaşamında çalışma arkadaşları ile yaşanan kimlik çatışmalarının kaynağı ne?

İş yaşamında iki temel sorun var: Ego ve çıkar çatışması. Bu ikisi de çoğunlukla işler normalken çıkmaz. İşler iyi ya da kötü gittiğinde ortaya çıkar. İşler iyiyken ego başarıyı üstlenmeye kalkar ve çıkarları kendi lehimize kullanmaya çalışırız. İşler kötüyken ise suçlama ve cezadan kaçınma davranışı olur. Ego daha çok kontrolü elde tutmayla ilgilenirken, çıkarcı taraf tehdit ve fırsatları kendi lehine yönlendirmeye çalışır.

İş yerindeki ve ailedeki temel değerler farklı olabilir. Bu farklılıkların dengemizi bozmaması için ne yapacağız?

Tutarlı olmayı seçerseniz dengeniz bozulmaz. Çünkü bu durumda her kimlikte aynı temel değerlerle, aynı doğrularla davranırsınız. Ama etkili olmayı seçerseniz de bozulmaz. Kendinizle barışıksanız ve durumu kabullendiyseniz dengeniz yine bozulmaz. Yani şunu kabullenebilirsiniz "ne yapayım iş hayatı böyle, çok tasvip etmesem de başarılı olmak istiyorsam bazı kişileri kullanmak zorundayım" Ancak bunu yapmak ilkine göre daha zordur.

ANLIK HAZLAR, KİŞİYİ GİRDABA SOKAR

Bir dengesizlik durumu olarak bağımlılığın doğasını da konuşsak...

İnsanlar dengeleri bozulunca bunu tekrar sağlamak için anlık hazlara yönelirler. Bir süre sonra bu anlık hazlar kişinin gerçek sorunlarını daha da örter ve bu gerçek sorunlar derinde daha da büyür. Buna fizyolojik faktörler (reseptörler) ve vücudun tolerans geliştirme mekanizması sistemleri de eklenince (örneğin bir kadeh rakı bir süre sonra yetmez ve kişi aynı tatmin için ikinci kadehe ihtiyaç duyar) bağımlılık artar ve kişi bu girdaba kapılmaya başlar.

ODM, bağımlılıklarımıza da bir çözüm öneriyor mu? Mesela yeme bağımlılığı. Bu modelle kilo verilebilir mi?

ODM tedaviden ziyade dengelerimizi nasıl koruyabileceğimizle ilgili. Dengeleriniz sağlamsa zaten bağımlılıklar da gelemez. Yeme bozukluğu/bağımlılığı gibi konularsa ODM'nin anlam değiştirme mekanizmalarıyla düzeltilebilir. Ancak bu uygulamaları sadece hekim ve psikologların yapması gerekir.

Anlam değiştirmeden kastınız?

Anlamlarımız da bir sistemdir ve bilinçaltımızda oluşurlar. Neyin doğru neyin yanlış, neyin öncelikli neyin gereksiz olduğunu tespit eden bir mekanizmamız vardır. Bunların çalışma mekanizması ODM'de net olarak tanımlanmıştır. Bu durumda örneğin eğitim sırasında insanlar çukulata veya sigara gibi alışkanlıklarından kurtulmayı öğrenebiliyorlar. Ancak daha karmaşık anlamları değiştirmek psikoterapist desteği gerektiriyor.

Dünyada konusunda en prestijli ve en büyük psikoterapi enstitüsü olan Milton H.Erickson enstitüsünün Türkiye'deki kurucu başkanı sizsiniz. Milton Ericsson Enstitüsü'nün sizi seçme nedeni nedir?"

Birkaç nedeni var; Erickson Enstitüsü'nün ne kadar önemli olduğunu ilk farkedip başvuran olmamız bir neden. Onların bizim niyetimiz ve kararlılığımızı takdir etmesi bir diğer neden.

Ekipteki doktor ve psikolog arkadaşların katkıları da bir neden. Bir de yıllar içinde yaptıklarımızı bizzat vakfın başkanının gelip görmesi etkili oldu sanırım.

Erickson Vakfı' nın kurucu başkanlarından psikolog Jeffrey K. Zeig ile Mart ayında halka açık ODM eğitimi vereceksiniz. Jeffrey Zeig'ın ilk defa sizinle eğitim vermeyi kabul etmesi nasıl mümkün oldu?

Vakfın kurucu başkanları Erickson'un kendisi ve Jeff Zeig'dır. Biz 7 yıldır zaten birlikte eğitim veriyoruz. Ancak bunlar sadece doktor, psikolog ve psikolojik danışmanlara verilen eğitimlerdi. Ben ilk kez ondan böyle bir şey rica ettim. Önce çekimserdi. Modeli inceleyince kabul etti. Sonuçta aramızda bir güven var ve ODM de kafasına yattı. Yoksa dünyanın en büyük ustalarından biri olarak böyle bir eğitime ismini koymazdı. Böylece ilk kez halka açık bir eğitimi beraber veriyoruz. www.optimumdengemodeli.com adresinden eğitimle ilgili detaylara ulaşılabilir.

Siz psikiyatr ya da psikolog değilsiniz ancak onlara da eğitim veriyorsunuz. Onların bilmediklerini siz nasıl öğrendiniz?

Bu uzun bir konu. Altında yaklaşık 25 yıllık bir hayatı ve insanıanlama çabası yatıyor. Öte yandan şunu da söyleyebilirim. Dünyada 140 civarı Erickson Enstitüsü var. Bunlar içinde kurucusu doktor ya da psikolog olmayan bir tek ben varım. Onay vermeden önce bu konuda beni ABD'de yeterince sınadıklarını söyleyebilirim. Bir başka nokta da ben psikolog ve doktorlara yönelik bu eğitimi sadece Ericksonian Psikoterapi dalında veriyorum. Eğitime doktor ve psikolog eğitimciler de katılıyor.Öte yandan örneğin insanlara 3.5 ayda İngilizce'yi öğreten ve bunu Cambridge Üniversitesi'nin IELTS sınavlarıyla kanıtlayan Neuro-Linguistic English adlı dil öğretme sistemini de ben geliştirdim. 10 yılda geliştirildi ve yaklaşık 4.5 yıl bu sistemi Yeditepe Üniversitesi'yle birlikte uyguladık. Bu sistem de ODM'nin eğitime uyarlanmasıdır.

Psikolog ve psikiyatristlerle nasıl bir işbirliği yapıyorsunuz?

Birincisi bu tür uygulamaları yapanlar mutlaka psikolog veya doktor olmalılar. Çünkü onlar hiç olmazsa zarar vermiyorlar. Bu herkesin yaşam koçluğu adı altında yapacağı birşey değil. İkincisi ODM'nin psikoterapi alanındaki uygulamaları için çekirdek bir psikolog kadrosu oluşturuyoruz. Bu Türkiye'de geliştirilen ilk psikoterapi modeli olacak. Ayrıca Erickson Enstitüsü aracılığıyla dünyadaki tüm büyük terapistlere istediğimizde ulaşabiliyoruz. Sağlıkla ilgili alanda ise hekimlerden oluşan bir ekibimiz var. Bunlar psikoterapiyi de bilen hekimler. Sağlık uygulamalarında amacımız bir tür koruyucu hekimlik gibi. İnsanların zihinsel dengeleri sağlanırsa bedensel dengelerinin de sağlanacağını düşünüyoruz. Ya da insanların iyileşmesi için doktorlar yaşam tarzlarını değiştirmelerini öneriyorlar. ODM bu konuda da yardımcı olabilir. Pek çok hekim bize gönüllü olarak destek veriyor. ODM'nin psikoterapi ve sağlık çalışmalarının hazırlıkları sürüyor. Umarım seneye yetiştirdiğimiz doktor ve psikologlar aracılığıyla başlayabiliriz.

Son olarak "yaşam koçluğu" adı altında verilen hizmetleri nasıl değerlendirdiğinizi sorayım.

Sınırları doğru çizilmesi lazım. Kişinin kendi uzmanlık alanında koçluk eğitimi alıp bunu uygulamasına karşı değilim. Örneğin bir öğretmen öğrenci koçluğu yapabilir veya bir işadamı yönetici koçluğu yapabilir. Çünkü çalıştığı alanı iyi tanıyordur. Ama koçluk eğitimi alanlar terapi yapmaya kalkıyorlarsa bu yanlıştır. Bu anlamda yaşam koçluğunu psikolog ve psikolojik danışmanların yapması gerektiğini düşünüyorum.

Tarih: 11 Şubat 2012

Get Adobe Flash player