Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

Gök ekini biçmiş gibi...

Evlat kaybı, hayatın belki de en zor sınavı. Ölümün sebebi, ana babanın dünya görüşü ne olursa olsun, asla hafiflemeyen, her dem taze kalan bir ıstırap.

Yükün böylesini kaldırmaya kimse hazırlık yapamaz. Eğer ünlüyseniz, çoğu kez gazeteciler kederinizi daha da büyütür. Sonucu kesin olarak alınmış soruşturmalara dayanmak yerine, akla gelen her ihtimali gerçekmiş gibi sunan o haberler ağır yaralar sizi. O özensiz dil, hele bir de ceset fotoğrafı eklenmişse, çocuğunuza karşı suçluluk hissiyle doldurur içinizi. Sahih acınız, öfkeyle kirlenir.

Rahmi ve Asuman Saltuk, şimdi oğulları Baran'ın vefatına mı yansın, yoksa talihsiz kazayı, ellerinde otopsi raporu dahi olmadan 'intihar' başlığıyla veren, masasında bulunan birtakım notları buna kanıt gösteren haberlere mi? Gazeteciler, kaynakları polis bile olsa, bir ailenin 21 yaşındaki oğullarına otopsi yaptırmayı, sırf densiz iddialara son vermek adına razı olmasından mahcubiyet duyarlar mı? Diyelim ki, attınız tuttu, iddianız kanıtlandı, kendinizi ailenin yerine koyun, siz bunu elaleme duyurmayı ister misiniz, yoksa Allah ile aranızda sır beller, kepenklerinizi kapatıp için için yanmayı mı tercih edersiniz?

Türkülerin hatırı vardı. Acınızın farkındayım demeye vardım kapılarına. Bilirim, ateş düştüğü yeri yakar, paylaşırsam hafifler diye vehmetmedim. Baran ve ölüm... Hiç akıllarına gelmezdi evet. Bizim de gelmiyor. Onlar "diyalektik", biz "kader" desek de dünya benliğimizi istila etmiş. Oğullarımızın ve kızlarımızın sahibi sanıyoruz. Kadim kültürümüzün hiçbir şeyin maliki olmadığımızı söyleyen bilge sesi duyulmuyor artık.

Tiyatrocu Selçuk Uluergüven de, 2004'te 21 yaşındaki oğlu Eren'i başına dekor düşmesi sonucunda kaybetmişti. Evlat acısıyla nasıl baş edilir sorusuna cevap bulmak için kendisini ziyaret ettim. Geçen bunca yıla rağmen acı ilk gün tazeliğindeydi. Bugünlerde Mahsun Kırmızıgül'ün TV dizisinde gördüğümüz Uluergüven, kendi deneyiminden yola çıkarak 1970'lerden beri tanıştıkları dostu Rahmi Saltuk'a iki şey önerdi:

"Katlanacaksın arkadaş, bu yükü taşıyacaksın sırtında, isyan etmenin bir faydası yok" şeklinde özetleyebileceğim ilk tavsiyenin altını "Çünkü ruhtan başka bir şey yok hayatta" cümlesiyle doldurdu. Değerli sanatçı, göçenlerden bir haber gelmediği için öte dünyanın varlığından emin olmadığı halde böyle düşünüyordu. Bu nedenle tenha günleri seçerek Zincirlikuyu'da yatan oğluyla sohbet ediyor, dünya meseleleriyle ilgili ona danışıyordu. İlginçtir, her seferinde yanıt aldığını hissediyordu. Mezarlığa taze bir ölü geldiğinde oğluna haber veriyor, el ayak çekilince buluşup yarenlik yapabileceklerini hatırlatıyordu.

O bunları anlatınca, 2008'de 26 yaşındaki oğlu Serhan'ı menenjitten kaybeden müzisyen Burhan Şeşen aklıma geldi. O günlerde kendisiyle yaptığım bir röportajda Çengelköy mezarlığına gidip oğlu vasıtasıyla Tanrı'ya dert yandığını belirtmişti. Acının içselleştirilme süreci aynıydı. Onu da yeniden aradım ve acının katlandığını öğrendim. Bunda tabii halen devam eden hastane davalarının da payı vardı. Ölümden sonraki yaşama dair kitaplar kesmiyordu artık onu. Okumayı bırakmıştı.

Uluergüven'in arkadaşı Saltuk'a ikinci önerisi "Oğlunun anısını yaşatacaksın." oldu. Kendisi gibi oyuncu olan çocuğu adına bir tiyatro kurmuş, ödüller ihdas etmiş, ancak gücü yetmediği için ikinci sene devam ettirememişti. Bu noktada da Burhan Şeşen'le benzeşiyorlardı. Şeşen de felsefeye düşkün oğlu için birtakım oluşumlar içine girerek anısını yaşatmaya çalışmıştı. Uluergüven, "Rahmi de artık Baran'a besteler mi yapar, ona özel bir albüm mü çıkarırır, adına ödüller mi koyar bilemem ama bir şeyler yaparsa oğlu yaşamaya devam eder." diyordu. Baba, ölü oğlunu yaşatabiliyorsa, Var Eden neler yapmaz diye geçirdim içimden.

Rahmi Bey, benim gözyaşlarımla karşılaşıp kendininkileri koyuvermemek için başka yönlere bakıyordu. Babaların payına kale olmak düşer çünkü. Dik durmaya çalışmanın dayanılmaz ağırlığını hissettim. Oğullarının özel hayatını didikleme cüretinin nasıl gösterilebildiğine inanamıyordu. Asuman Hanım, ıstırabını saklamadan her anne gibi derin bir sevgiyle bağlı olduğu Baran için "Bize sabır dileyin" diyordu. İsyanla teslimiyet arasındaki med-ceziri, o haberleri yazan meslektaşlarım da görsün isterdim.

Karı-koca önce "Çıkalım bu evden, artık burada yaşanmaz" diye düşünmüşler, daha sonra "Ancak bu evde yaşarsak oğlumuzun anısını koruyabiliriz" görüşüne varmışlardı. Burada dolaştı, şuraya oturdu diyebilmek için... Haklıydılar; mekâna sinen evlat kokusu taşınamazdı. Baran, bu evde eskisinden daha fazla yaşıyordu.

Evden taşınmayı düşünmüyorlar

Yaşım ve mesleğim gereği pek çok cenaze evine gittim. Bunca taziye ziyaretinden sonra düşünüyorum da, geride kalanlar aslında kederlerinden kurtulmak istemiyorlar. O kederi korumazlarsa sanki kayıplarını unutmuş olacaklar. Yeter ki, haberciler daha özenli olsunlar. Yas, eğer huzur içinde tutulursa, yaraya merhem oluyor. O zaman, ölüleri genç olan dostlar bir araya gelip, evlatları sağken bilmediklerine ölümlerinden sonra vâkıf olmanın şaşkınlığını paylaşabiliyor...

Felsefi ve dini açıdan "Her ölüm tam zamanında gelir" denilebilir. Ama bunu sadece diliniz söyler. Kalbiniz tasdik edemez. Edebilenler veli oluyor zaten. Ancak onlar "Evet aslolan hayat. Fakat tek Hayy olan da O" diyebiliyorlar. Bizlere düşense sadece rahmet ve sabır dilemek oluyor.

Tarih: 27 Kasım 2011

Get Adobe Flash player