30 Mart 2002, Cumartesi
Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz, MGK'yı üç defa ziyaret ettiğini, askerlerin dinin siyaset aracı olarak kullanılması konusunda hassas olduklarını söyledi.
Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz, iyi komşuluk ilişkisinde bulundukları Milli Güvenlik Kurulu (MGK) binasını üç defa ziyaret ettiğini söyledi. Ziyaretlerin yararlı geçtiğini ifade eden Yılmaz, askerlerin iki konuda hassas olduklarını kaydetti: Din, ticaret aracı olmaz. Din, siyaset aracı olarak kullanılamaz. Emekli bir kurmay albayı kendisine müşavir olarak aldığını belirten Nuri Yılmaz, müşavirin imamlara seminerlerde milli güvenlikle ilgili konuları anlattığını söyledi. Nuriye Akman’ın konuğu olan Diyanet İşleri Başkanı, kritik sorularda çekinceli davrandı. Yılmaz, imam hatip liselerindeki başörtüsü konusuna girmek istemedi.
“Anayasa ile Kur’an arasında bir çatışma olup olmadığı” sorusu için “Bana sorma.” dedi. 13 yaşındaki kızlara kelepçe vurulmasıyla ilgili olarak da “O benim dışımda.” cevabını verdi. Yılmaz, bunca yıldır görevde kalmasını ise, siyaset üstü davranması ve sabırlı olmasına bağladı.
Mehmet Nuri Yılmaz’la daha önce, biri hacda iki söyleşi yapmama rağmen iç dünyasını çok tanımıyordum. Bunu 13 yaşındaki imam hatipli kız öğrencilerin bileklerine kelepçe vurulduğunda farkettim. Birden kelepçenin onun kalbindeki yansımalarını merak ettim. Ayrıca onu, bir eş, bir baba olarak tanırsam, devletin bu en kritik makamlarından birini on yıldır korumasının sırrını da anlarım diye düşündüm. Belki, sistemden kaynaklanan sorunların daha az acıyla yaşanmasına yardımcı olacak farklı bir perspektif yakalayabilirdik.
Ama Başkan söyleşiyi evinde yapmak istemedi. Diyanet’in MGK binasının tam karşısındaki yeni binasına gittim. Burası Kocatepe Camii’nin bitişiğindeki eski binaya oranla adeta küçük bir saray. Mermer, ahşap ve ışık cömertçe kullanılmış. Başkan’ın dört oturma takımını barındıracak büyüklükteki odası, yapma çiçekler, gümüş ve sırmalı cam objelerle süslenmiş. Kısaca “arabesk” diyebileceğim bir stil. Ama duvarlardaki tablolarını beğendim.
Başkanı, hayatın içinde, çimenlere oturmuş, eşofmanlarla koşarken, Kuğulu Park’ta kuşlara yem atarken, simitçiyle, baloncuyla görüntülemek istedim. O ise kalabalığa girmekten çekindi. Odadaki misafirlerden bir bey, Gerede yakınlarındaki Kaya Oteli’ne gitmeyi önerdi. Orada doğayla baş başa olabilecek, ayrıca o tesislerde kaz da yiyebilecek, telefon trafiğinden uzak söyleşebilecektik. İstediğim fotoğrafı alabilmek kadar, daha önce hiç yemediğim kaz eti de beni cezbetmişti.
Nitekim, bu huzurlu tesiste Başkan’la çimenlere oturduk, güneşi yolcu etmeden önce, gözlerimizi göle gömdük. Çay içtik, sohbet ettik. Başkan hatırımı kırmayıp salıncakta da poz verdi. Foto muhabiri arkadaşım Ali Ünal harikalar yarattı.
Kaz yoktu o gün ancak kaz gelecek bu yerde balık esirgenmedi. Olağanüstü güzellikte bir balık tabağı ile tıka basa doyduk. Ve söyleşiye başladık.
Çocukluk anılarına ayırdığım ilk sorulara aldığım isteksiz yanıtlar söyleşinin zor geçeceğinin işaretiydi. O bir insan; çalınması en zor enstrüman yani. O yüzden ses çıkartamadığım tellere üzülmektense, ses çıkartabileceğim başka tellere dokunmayı seçtim. Ancak iki kaset dolusu konuşma nasıl başladıysa öyle gitti. Başkan, duygu ve düşüncelerini söyleyemiyordu. Ama tek bir konuda değil, hiçbir konuda konuşamadı. Kazın ayağı zannedildiği gibi değildi.
Ben Başkan’ın, Erzurum’un Tekman ilçesi, Gökoğlan köyünden, Karbaşi aşiretinden olduğunu zannediyordum. Başkan, Erzurum’un içinden olduğunu, o köydeki arazilerin daha sonra ellerinden çıktığını söyledi. Babası, celepti. Koyun alıyor, vagonlarla Ankara’ ya, Nevşehir’e götürüyor, mezbahalara satıyordu.
Yılmaz, ilkokulu dışardan bitirmişti. Kur’an öğrenmeye önce Taş Mescid Mahallesi çocuklarının gittiği yaşlı bir bayan hocadan başlamıştı. Fatma adındaki bu yarık dudaklı kadının uzun bir sopası vardı, “Az sağa sola baktığınızda hemen başınıza indiriyordu”. Küçük Mehmet Nuri, korkudan devam edemedi ve mahallenin imamı Cemal Hoca’ya gitti. Daha sonra öğrenimi için Kurşunlu medreselerine geçti. O günlerde öğrenci yetiştiren üç büyük hocadan biri olan, Sakıp Efendi’nin derslerine devam etti.
Erzurum İlahiyat’ı bitiren ve Ankara İlahiyat’ta master yapan Başkan’la söyleşimizin içeriği zayıf. Bu metin, büyük fedakarlıklarla ortaya çıktı. Dün de söylediğim gibi, bazen söyleşiyi güçlü kılan, içinin boş olmasıdır. Bu seferlik tek söyleyeceğim budur.