[İclal Aydın - Tuna Kiremitçi 1] - Bu gidişle edebiyatçı olacağım
Nuriye Akman
12 Kasım 2006, Pazar
Efendim, bildiğiniz gibi Tuna Kiremitçi müzisyen, reklamcı, çok satan bir romancı. İlk kitabı 70, ikincisi 39, üçüncüsü 27 baskı yaptı. Yazdıklarını göğe çıkaranlar da oldu, yere batıranlar da. İclal Aydın malum oyuncu, sunucu, köşe yazarı. Popülerlik katsayısı Tuna'ya beş basar.
İkisi de evli ve bir çocuklu mutlu aile tablosu çizerken bir deprem yaşadılar, aileleri dağıldı. Kısa süre sonra birlikte olmaya başladılar. Haber gündeme İclal'in, "Biz eşlerinden ayrılmış iki gamzeli edebiyatçıydık." sözü ile düştü ve o andan itibaren eleştiriler, yorumlar, ayıplamalar, alkışlar köpürdü. İclal, "Ben böyle bir laf etmedim" imasıyla bir şeyler mırıldandı; ama o sözleri açıkça tekzip etmedi. Bu arada "kıymetlisi" Tuna, askere gitti. O dönemde Ahmet Hakan ile İclal Aydın atışmaya başladılar. Hakan, İclal'i yapaylıkla suçlayıp, "Git başımdan İclal" derken muhatabı, "Bana âşık galiba" diye çıtayı yükseltti. Derken efendim, tezkere geldi. Ve iki gamzeli evlenme kararı aldı. Lütfettiler, Nuriye ablalarını da düğünlerine çağırdılar. Daha sonra da bu süreci nasıl yaşadıklarını anlatıp gamzelerine tanık ettiler. Umarım magazin dünyasına elini verenin kolunu kaptıracağını hiç unutmazlar, bana verdikleri mutluluk tablosuna sadık kalır ve üzerine titredikleri Can ile Lal'i kan bağı ile de birbirlerine bağlarlar.
Evlenmenizde son bir yılda yaşadığınız çalkantılar etkili oldu mu?
Tuna: Evlilik kararıyla çalkantıların doğrudan bir ilgisi yok. İclal'le hayatımı birleştirmeye askerdeyken karar verdim. Askere gidişimle birlikte birbirimizin kıymetini anladık. Anadolu'nun doğu ucunda her şeyden uzakta, bambaşka bir ortamın içindeyken İstanbul'da kendimize dert ettiğimiz çekişmeler önemli olmaktan çıkıyor.
İclal: Tabii geçen süre benim için çok zordu. Ağzımdan çıkmamış kelimelerle yargılanıp asılmak beni çok üzdü.
Linç operasyonu, "Biz, eşlerinden ayrılmış iki gamzeli edebiyatçıydık." lafı üzerine çıktı değil mi?
İ: Evet. Ben böyle bir laf etmedim. Tuna ile beraberliğimiz Kelebek gazetesinde duyulduğu dönemde Cengiz Semerci ile bir telefon görüşmesi yaptım; ama beni kulağıyla dinlemedi. 'Tuna ile birlikte olduğunuz doğru mu?' diye sordu. Doğru, dedim. 'Hemen sana bir muhabir gönderelim, röportaj yap' deyince aynen şunları söyledim: Benim böyle bir açıklama yapmam hoş olmaz. Ben bir kadınım. İyi kötü magazin dünyasının içindeyim. Ama Tuna bir edebiyatçı. Ona bir zarar gelirse çok üzülürüm. Bu çok yeni bir beraberlik. Tuna şu anda daha önce yazdığı denemelerinden bir kitap çıkarıyor. Benim kitaplarım da hep bu doğrultuda olduğu için ona yardımcı olmaya çalışıyorum. Her ikimizin de ayrılıkları çok yeni olduğu için hiç arzu etmediğimiz bir biçimde insanların diline sakız olabiliriz. Gamzelerimizden girerler, tencere kapak birbirini buldu deyip çıkarlar. Ben bunu kaldıramam. Sen benim arkadaşımsın. Allah aşkına beni koru dedim.
Hadi o korumadı seni, o haber üzerine yüzlerce yorum yazıldı. Neden tekzip etmedin?
İ: Olaylar patlak verdikten sonra Cengiz'e:
"Konuşmamızı banda aldın mı?" diye sordum.
- Hayır, dedi.
Peki Cengiz ben sana, 'Ne güzel ikimizin de gamzeleri var' dedim mi?
- Demedin.
"Biz edebiyatçıyız" dedim mi?
- Demedin ama ne var ki bunda? Çok şeker bir laf. Gamzeli değil misiniz?
Dedi. Sonrasında herkes bana şunu telkin etti: Sakın bu konuda konuşma. Unutulacaktır.
Cengiz Semerci ,"gamzeli' lafının patenti bana ait, İclal de artık bunun kötü bir şey olmadığını anlasın' diyor ve hatta senin hamile olduğunu ima ediyor.
Benden duyduğunu değil, kendi söylemek istediklerini söylüyor. Beni koru dememişim, gerçekten öyle söylemişim gibi yazmakla kalmadı, şimdi bununla böbürleniyor. Bu durum onun insanlık zaafı. Yaptığı terbiyesizliğin hâlâ farkında değil. Allah'tan bütün kalbimle diliyorum ki Cengiz ektiğini biçsin. Ayrıca ben kesinlikle hamile değilim.
-Peki edebiyatçı mısın?
İ: Valla bu gidişle olacağım. Hani ne derler kötü komşu insanı ev sahibi yaparmış. İşin enteresan tarafı aynı tarihlerde Picus'a verdiğimiz bir röportajda üstüne basarak, 'Ben köşe yazarıyım, Tuna bir edebiyatçı' demiştim.
T: Belli ölçülerde cümleler yazarak, belli karmaşıklıkta yapılar kurarak, insanların anlayamayacakları şeylerden bahsederek edebiyatçı olunuyorsa İclal Aydın bir edebiyatçı değil. Ama edebiyat, yazı yoluyla karşı tarafa bir duyguyu, bir düşünceyi, bir titreşimi geçirebilmekse İclal Aydın edebiyatçı olabilecek birisi bence. Kendi kökenlerinden kaynaklanan çok güzel bir hikâyesi var yazmasını şiddetle istediğim. Hayatının oyunculuk yoğunluklu kısmı bittiği zaman, buna başlaması gerektiğini düşünüyorum. İclal istediği an edebiyatçı olabilir. Yakından tanıyan insanlar gayet iyi bilirler ki arkadaş sohbetlerinde bile kendisine edebiyatçı demeye utanan bir insandır İclal.
İclal, Oriflame kozmetik danışmanlarının arasında yapılan bir anket, 2005'in en başarılı edebiyatçısı seçti seni. Peki sen bunu niye kabul ettin? Nereden çıktı bu ödül şimdi? 'Ben edebiyatçı değilim' demek yerine, 'Bu benim yaralarıma merhem oldu' dedin. Kozmetikçilerin edebiyatçısı olmaya ihtiyacın mı vardı?
İ: Her zaman yaptığım işler boyunca güzel birtakım ödüller aldım ben. Mesela benim hiç romanım yok. İstanbul Üniversitesi tarafından en iyi roman yazarı ödülü verildi.
Aa! Daha neler! Olmayan romana ödül mü verdiler?
İ: Bu tamamen bir tepkiydi. Birtakım örgütler, sivil toplum kuruluşları, eğitim kurumlarının hepsi geçen yıl sözleşmişler gibi yılın yazarı, yılın edebiyatçısı, yılın romancısı ödülü verdiler. Ve 'neden' diye sorduğum zaman siz bizim yazarımızsınız dediler. Ben okurumu hiç sınıflandırmadım. Overlokçular, kozmetikçiler, sekreterler, gençler, yaşlılar demedim. Onlar da böyle denilmemesi gerektiğini söylediler bence. 'Ne fark eder ki, öyleyse al biz sana bunu veriyoruz' dediler.
Onların duygusu öyle olabilir. 'Ben köşe yazarıyım, edebiyatçı değilim' derken senin o ödülleri almanı anlayamıyorum. Onlara 'Yahu siz çılgın mısınız, bir de üniversiteli olacaksınız, olmayan romanıma nasıl ödül verirsiniz?' diyemez miydin?
İ: O günlerde tartışılan şeyler o kadar absürttü ki, orada bana sahip çıkma söz konusuydu.
Bu tam bir kara mizah ama.
T: İclal'e 'En iyi romancı ödülü' vermek şu anlama geliyordu: Sana saygısızlık eden insanların ne mal olduğunu biliyoruz. Sen bunları kafana takma. Biz senin yanındayız, yoluna devam et.
İ: İstanbul Üniversitesi'nden, 'Size yılın yazarı ödülü vereceğiz.' dediler. Çıktım sahneye, ödülü aldım, teşekkür ettim. Sahnede hiç dikkat etmedim. Oturduktan sonra gördüm ki, yılın romanı ödülüymüş. Şimdi can sıkıcı da bir şey. Diyorum ki keşke bunu bana daha önceden söyleselerdi ben de orada en azından konuşmayı yaparken mizahi bir gönderme yapardım. Ama sonra o salona girdiğimizde yaşadığım şeyi anlatmak isterim. Delirmiş vaziyetteler ama size anlatamam. Nasıl bir coşku, çığlık çığlığa atılma, sarılma...
T: Anladık ki hiç gereği yokken halk kahramanları haline gelmişiz. Falanca kişi size haksızlık yaptığında bu halk tarafından size sevgi ve dayanışma olarak geri dönüyor. Şu oldu mesela ruhani boyutta. Sevilmeme korkusunu aştık biz. Hani hepimizde vardır; ya insanlar bizi sevmez de kötü şeyler söylerlerse..?
İ: Yani o süreçte biz kanatlarımızı çıkarıp melek olmaktan vazgeçtik. Bu da bizi insanlaştırdı.
Benzerlikleriniz var. İkinizin de başından evliliklerin geçmesi, çocuk sahibi olmanız. Boşanırken isteyen taraf olmanız, birden fazla işle meşgul olmanız; ama esas olarak yazıyla uğraşmanız, bazı işleri zaman içinde bırakmanız. Satışı bol, reytingi yüksek olmanız, ünlü olmanın getirdiği dalgalanmalarınız, çocukluk hüzünleri, anne-baba ayrılıkları, ölümler... Hayatınızın olumlu yönleri mi sizi birbirinize çok yaklaştırdı yoksa olumsuz yönleri mi?
T: Düğün töreninde çaldığım bir şarkı vardı. Siz oradaydınız. Sözleri şöyleydi: "Biz zaten sevgiliymişiz; ama haberimiz yokmuş. Yaralarımızdan tanımasak birbirimizi az kalsın geçiyormuşuz." Yani yaralı iki kuşsunuz. Her zaman güçlü olmak zorunda kalmışsınız. Pek çok şeyin sorumluluğunu gereğinden daha erken almanız gerekmiş. Biraz başarıya mecbur kalmışsınız. Bütün bunlar, ilk günden bize zaten tanışıyormuşuz hissi verdi.
'Başarıya mecbur kaldık' dedin de, beceremediğinizi düşündükleriniz de olmuştur herhalde.
T: Tabii, benim hayatım bir başarısızlıklar silsilesidir. Yapmış olduğum, başarılı kabul edilen her şeyin arkasında onun beş katı kadar başarısızlıklar vardır. Ama hataları analiz edebilme yeteneğine sahip olduğumu düşünüyorum.
Sekiz aylık oğlunu loğusa annesiyle bırakman bir hata değil miydi?
T: Oğlumuz Can doğduğu zaman evliliğimiz huzurunu kaybetmişti. Can'ın annesi de ben de zaten huzursuz ailelerde büyümüş iki çocuğuz. Kendi çocuğumuzun da böyle bir ortamda büyümesini istemedik. Bu evliliğin bitmesi gerekiyordu. Tabii ne kadar akıllı fikirli davransanız da bir evliliğin bitmesi çok sancılı bir süreç. İclal'le birlikte olduğumuzda ikimizin de eşlerinden ayrılalı az bir süre geçmişti. İkimizin de benzer sancıları vardı. Birbirimizle çok kolay empati kurabiliyorduk.
Henüz evliyken ve bebek beklerken Ayşe Arman'a bir söyleşi vermiş "Biz hamileyiz" demiştin. Bu laf çok sıcak bulundu. İşte dünyada böyle duyarlı adamlar da var gibi. Birkaç gün sonra çocuk doğdu ve sen ayrıldın. O zaman da samimiyetin sorgulandı.
T: Bunun evlilikle bir ilgisi yok ki. İki insanın çocuk yapmak istemesi ayrı bir şeydir. Evlilik mertebesi ayrı bir şeydir. Boşanma ayrı bir şeydir.
İ: Ben o röportajı, bu tartışmalar başladıktan sonra okuduğumda Tuna'nın böyle bir lafı hangi duyguyla etmiş olabileceğini o kadar iyi anladım ki. Tuna son derece samimi onu söylerken. O ayrılıkta da çok samimi. Tuna benim tanıdığım en iyi babalardan birisi. Aynı evde yaşıyor olsalardı belki de Can babasıyla bu kadar iyi ilişki kurabilen bir bebek olmayabilirdi. Tuna'nın o yargılanış biçimini ve bu yazıları yazanları da düşünürsek eğer herkes dönüp kendi hayatına, kendi yaptığına bakacak. "Ya bir gün benim sevgilim de bizi çocuğumla bırakıp giderse" diyen kadın yazar aslında çok iyi hatırlamalıydı ki, onun sevgilisi de bir kadını çocuğuyla bırakıp gitmişti. Köşe yazarları başka duygularını, kıskançlıklarını, toplumun önünde ahlakçılık oynayarak, imajlarıyla, yaşamlarıyla, halkın nezdinde bir yer etmiş insanların üzerinde tepinemezler.
T: Size bir köşe verdiler. Ve burada düşüncelerinizi ifade etme şansınız var. Siz bu şansı nasıl başka insanların ruh dünyalarını parçalamaya çalışmakla kullanabilirsiniz ki. Bu ne kadar düşük bir insanlık halidir. Sonuçta eğer ruh hastasıysa bu insanlar, ruh hastası olmak için gereken bütün materyale ben sahibim, çocukluk travmalarından dolayı. Ama benim aklıma böyle bir şey yapmak gelmez. Utanırım yani. Bu insanlar kendi dünyaları içinde bu yazdıklarının çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Benim askerlik yaptığım Erzurum'a da gitmeye gerek yok, Adapazarı'na gittiğiniz zaman bu insanları kimsenin umursamadığını görüyorsunuz. Medya plazalarının dışına çıktıkları anda etkilerini yitiren bir var oluşları var. Bunu sizin yaptığınız işleri değil, bizzat varlığınızı zedelemek için kullanıyorlar. Bu çok primitif bir ruh hali bence.
YARIN: İclal'le karşılaşmasam bitmiştim.