[Hatun Çokur – Şehit Annesi] - İçimdeki yangın hiç sönmüyor
Nuriye Akman
14 Şubat 2006, Salı
Hatun Çokur, bir şehit anası. Oğlu Abdulvahap, 1995'te Bingöl'de şehit düştü. Türkçe bilmiyor. Kızı Zülfiye, "Anneme Türkçe öğretmeye çalışıyoruz; ama öğrendiklerini hemen unutuyor" diyor.
Ziyanı yok diyorum, kalpler dilsiz de anlaşabilir. Evin duvarında büyük bir Türk bayrağı var. Bir Kürt evinde bu bayrağı görmekten duyduğum memnuniyeti ifade ediyorum ve sohbete başlıyoruz.
Hatun Hanım, beş çocuk doğurdu. Kocasını on dokuz yıl önce trafik kazasında kaybetti. Üstüne bir de oğlunun ölümü gelince yıkıldı. Abdulvahap'ın, tezkeresini almaya az bir zaman kala şehit oluşunu "Allah'ın takdiri. Namus ve şerefimizin korunması için çocuğumuzu isteyerek gönderdik askere. Evlat acısı tarifsiz; ama örgüt mensubu değil de asker olarak ölmesi bizim için büyük teselli." diye açıklıyor. Ona dağa çıkanlar için ne hissettiğini sordum. "Onlar da bizim çocuklarımızdır. Bu şekilde ölmelerini istememişiz. Tuttukları iyi olmayan bir yoldur. Bazıları, Kürtlere eziyet edildiği için dağa çıktıklarını söylüyorlar. Benim ciğerim dağlanmışken ben buna bir şey diyemem" dedi.
PKK sempatizanı bazı Kürt aileler, çatışmalarda ölen örgüt mensuplarına "şehit" diyor. Acaba asker aileleri, kültürel, dinî ve millî içeriği olan böyle bir kelimenin karşı cenahta kullanılmasını nasıl karşılıyor? Doğrusu bunu çok merak ediyorum. Hatun ana "Askerler emir kulu oldukları ve vatanımızı savunurken öldükleri için şehittir. Diğerleri kendi istekleriyle daha çıkmışlardır, onlara şehit demem mümkün değildir. Ama en nihayetinde bunun doğrusunu Allah bilir." diye cevaplıyor. Oğulları PKK mensubu olarak ölen ailelere taziye için hiç gitmediğini, çünkü çevresinde öyle bir aile bulunmadığını; ama bir aracı olur da onları bir araya getirirse bundan rahatsızlık duymayacağını belirtiyor ve şöyle diyor:
"Tabii ki bir araya gelebiliriz. Bizim anneler arasında ne problemimiz olabilir ki? Hatta bazen kadın kadına konuşurken ben oğlumun askerde şehit olduğunu söylüyorum, bir kadın da çıkıp diyor ki: 'Benim oğlum da dağda öldü.' Ona da üzülüyoruz tabii. O da bize üzülüyor. Anayız, üzülmemek elimizde değildir." Bu sözleri duyunca diyorum ki: "Mesela o analardan biri bu eve gelse onu misafir etmek ister misin?" O da şu cevabı veriyor: "Tabii ki kabul edeceğim kapıma geleni, onlar da anadır. Acısı benimkinden farksızdır. Oğlu nasıl ölürse ölsün onun da ciğeri aynen benim ciğerim gibi yanar. Benim oğlumun cenazesi geldi. Ama dağa çıkanların cenazeleri bazen gelemiyor. Anaları çocuklarının ölüsünü dahi görmüyorlar. Bu daha büyük bir acıdır. Onların durumu daha zordur. Biz cenazemizi görüp biraz teselli oluyoruz."
"Oğlunuzla gurur duyuyor olsanız gerek" diye teselli etmek istiyorum. "Ben gururu mururu bilmem, içimdeki yangın hiç sönmüyor. Tek tesellim, etrafımdaki insanların 'Çocuğun şehittir, inşallah seni de kurtarır öte dünyada.' demeleri." diyerek ağlamaya başlıyor. Ellerini tutuyorum, başını okşuyorum. Biraz sakinleşince geçen yıl hacca gittiğini, herkesin kutsal topraklarda ölüp oraya gömülmek istediğini; ama kendisinin ölünce Dicle ilçesinde yatan oğlunun yanına gömülmek için dua ettiğini söylüyor. Oğlunun mezarı şehir merkezine uzak olduğu için ancak yılda iki kez ziyaret edebilmesine üzülüyor. Kızı Zülfiye "Abimin mezarı babamınkiyle yan yana. Oraya gittiğimizde yanlarındaki toprağın etrafını taşlarla çevirdi, kendine mezar yaptı. 'Ben öldükten sonra beni buraya gömeceksiniz.' dedi. Ben hemen taşları dağıttım. Babam ve abimden sonra annemi de kaybetme fikrine dayanamadım" diyor.
Hatun Ana acaba rüyasında oğlunu görüyor mu? Onu her gün rüyasında askere giderkenki haliyle görmek istediğini; ama hep çocukluk haliyle rüyasına geldiğini söylüyor. "Alimlere sordum bu neden böyle oluyor diye. Çok üzüldüğün, sürekli hatırında olduğu için göremiyorsun dediler" diyor.
Evden ayrılırken yetkililere iletmemizi istediği bir sorunu olup olmadığını soruyorum.
Diyor ki: "Siz benim derdime nasıl derman olabilirsiniz ki? Benim bir oğlum var. Bir yıl oldu askerden geldi. Yapacak bir işi gücü yoktur. Biz ne zenginiz, ne de yoksuluz. Kendi halimizdeyiz. Onun da bir işi olsaydı çok iyi olurdu."
Hatun anaya veda etmeden önce bu evde bir başka dram daha yaşandığını öğreniyorum. Abileri, 19 yaşındaki Zülfiye'nin evden dışarı çıkmasına, pencerenin önüne gelmesine, hatta cep telefonu ile konuşmasına izin vermiyor. Yıllardır evde hapis hayatı yaşayan genç kız, kırk yılın başında mesela bir akraba düğününe gitmek üzere sokağa annesiyle birlikte çıksa bile herkesin ona bakıp alay ettiğini, arkasından gölgelerin kovaladığını zannediyor. Öyle ki kendi fotoğrafına dahi bakamaz hale gelmiş. 'Nasıl olur?' diyorum. "Maalesef bizim evde taş devri âdetleri geçerli." diye dert yanıyor kızcağız. İçimden bir isyan dalgası kabarıyor. Diyarbakır Zaman bürosundan Mehmet Gökçe'yle birlikte Hatun ananın diğer oğullarıyla konuşup kız kardeşlerine reva gördükleri bu muamelenin Müslümanlığa sığmayacağını anlatmayı düşünüyoruz. Ana kızla öpüşüp, Allah'a emanet ettikten sonra evden ayrılıyoruz. Ertesi gün Hatun ana ile Zülfiye'nin beni Şehit Anneleri Derneği Başkanı Ahmet Büyükburç'a şikayet ettiğini öğreniyorum. Ben güya demişim ki "Bu Türk bayrağının sizin evde ne işi var?" Korkudan ne yapacaklarını şaşırmışlar ve büzülüp kalmışlar karşımda! Bölgenin kaotik ruhunun insanları nasıl yoğurduğunu acıyla görmem yetmiyor. Evlerine yeniden gidip yüzleşiyorum. Bir gün evvel gözyaşlarını okşadığım, bana duygularını samimiyetle aktaran iki kadın iddialarında kararlılar. Yanlış anlamış olabilecekleri ihtimaline karşı dahi, sıkı sıkıya kapatmışlar akıllarını. Dernek başkanı bir onlara bakıyor bir bana, "Ben bir gazeteciye değil Hatun anama inanırım." diyor. Birkaç gün önce bana "Terörist ve şehit annelerini siz getiremezsiniz bir araya. Biz getiririz. Ama şimdi değil. Daha zamanı var" dediğini hatırlıyorum....