[Sezai Aydoğan] - Şiddete karşı çıkan erkekler nerede?
Nuriye Akman
21 Kasım 2005, Pazartesi
Dün, Aile İçi Şiddete Son Konferansı'nın katılımcılarından KA-MER başkanı Nebahat Akkoç'la konuşmamızı vermiştim.
Bugün de sorunu erkekler açısından irdeleyen Sezai Aydoğan'la tanışacaksınız. Yedi yıldır Hollanda'da yaşıyor. Ankara ve Köln üniversitelerinde psikoloji ve eğitim rehabilitasyonu konusunda eğitim gördü. Hollanda'da sağlık bakanlığına bağlı ulusal araştırma merkezi Transact'ta uzman araştırmacı olarak görev yapıyor. 'Zincirin eksik halkası: Erkekler olarak sorunlarla baş etmek' başlığı altında bir proje geliştirmiş. Erkeklerin sadece suç failleri ya da mağdurları olarak değil, sorunun çözümünde sorumluluk alması gereken bireyler olarak ele alınmasından yana. Bu projeyi Türkiye'de hayata geçirmek isteyenler www.transact.nl, s.aydogan@transact.nl adreslerinden veya 31-(0)30 232 65 59 No'lu telefondan kendisine ulaşabilirler.
Herkes kadınlara yönelirken erkekleri çalışmak nereden aklınıza geldi?
Ben Hollanda'da yaşayan herkes ile ilgili projeler yaptığım gibi Türkler, Faslılar, Surinamlılar, Antilyanlar, Iraklılar ve Pakistanlılar, yani Hollanda'da yaşayan tüm azınlıklarla ilgili de çalışıyorum. Bugüne kadar aile içi çalışmaların yüzde 95'i kadınları bilgilendirme, yardım etme, sorumluluk sahibi yapma, yönünde olmuş. Erkekler nerede peki? Niye seslerini duyurmuyorlar? Neden demiyorlar ki biz aile içi şiddete karşıyız? Neden kadınlar hep zorlamak, hep istemek, hep yalvarmak zorundalar? Niçin erkekler de bir şeyler yapmıyorlar?
Erkekleri de sorumluluğa davet etmeyi ilk siz mi düşündünüz?
Ben düşündüm. 2002'de Hollanda'daki yabancılara yönelik bir araştırmada yüzde 24'ünün şiddeti yaşadığı ortaya çıktı. Aynı araştırma 1997'de Hollandalılar arasında yapılmıştı. Yüzde 43'ü "Hayatımda birden fazla aile içi şiddete maruz kaldım" demişti.
Herhalde göçmenler şiddeti farklı tanımladı
Evet. Oysa yapılan başka araştırmalardan da biliyoruz ki bizim geldiğimiz ülkelerde, mesela Türkiye'de ya da Fas'ta, Surinam'da şiddetin boyutları daha geniş. Ama bizimkiler bir tane tokada şiddet demiyorlar. Bunu terbiye için gerekli bir durum olarak görüyorlar. 80'lerden sonra Avrupa üniversitelerinde tespit edilmiş erkeğin ve kadının sosyalizasyonu ve buna bağlı olarak verilen belli roller, belli davranış kalıpları var. Bu kodlar yaşam boyu devam eder. Mesela, "erkek çalışır, ailesini geçindirir, ağlamaz" gibi kodlar. Erkekler zayıf olduklarını birbirlerine göstermezler. Çünkü aralarında devamlı bir rekabet var. Kadınları zaten rakip olarak görmüyorlar. Bu kavramlara bakıyorsunuz, erkek olmanın ne kadar zor bir şey olduğunu görüyorsunuz.
Kadına verilen roller de tam tersi.
Kadın annedir, çocuklarını eğitir, evine bakar, şefkat unsurudur. Eşi yabancı birisiyle olsa bile affeder. Ben de bu kodları kullanarak bir metot geliştirdim. Üç tane aşaması var. Birincisi erkek olmak, ikincisi sorunlarla baş etmek, üçüncüsü, bu kodlara karşı çıkamadığın ya da senden beklenenleri veremediğinde gösterdiğin tepkiler yani aile içi şiddet. Amaç, ne yaptığını erkeklerin kendilerine buldurup söyletmek. Yaklaşık 15-20 erkek bir araya geliyoruz. Hoş geldiniz faslından sonra 'Erkek olmak nedir?' diye soruyorum. 'Sen ne zaman erkek olarak kabul görüyorsun?' Faslı diyor ki, ben bir iş sahibi olmadan erkek olarak görülmüyorum. Türk diyor ki ben sünnetten sonra erkek sayılıyorum. Surinamlılar diyorlar ki, biz 18-20 yaşına kadar erkek sayılmıyoruz. Ancak bir işimiz ve bir eşimiz olduğu zaman erkek kabul ediliyoruz.
Birbirlerine ne tepki veriyorlar?
Başlıyorlar kendi aralarında tartışmaya ve gülmeye. Türk erkeği diyor ki aslında sünnet olduktan sonra değil, askere gitmeden ben erkek sayılmıyorum. Bir diğeri de diyor ki aslında doğru, evlenmezsen, çocuk yapmazsan sen yine erkek değilsin. Yaşını geçirdin, bu sefer sana farklı imalarda bulunurlar. Grup başkanı olarak diyorum ki; senden beklenenleri karşılayamadığında ne oldu? Yani hâlâ 20 yaşındasın. İşin yok. Ya da evlendin. Aileni geçindiremedin, işini kaybettin. Çok rekabetçi biri değilsin. Ya da cinsel olarak aktif değilsin. Bu durumda evde ne oluyor? Diyor ki, bu sefer birtakım gerilimler başlıyor. Çevrenin bana saygısı azalıyor. Beni ciddiye almadıklarını görüyorum. Bu da beni korkutuyor. İçimde çatışmalar başlıyor. Bu sefer çevremdeki konumum daha da tehlikeye giriyor. Eşimle çatışıyorum. Onun istediği gibi olamıyorum. Sonra bir tane patlatıyorum çenesini kapasın diye. Ya da bağırıyorum, çağırıyorum. Ya da çocuğu dövüyorum. O zaman 'Hangi tür aile içi şiddetler var?' diye soruyorum.
Bu soruyu en başta sorsanız hiç ilerleyemezsiniz.
Tabii önce kendilerini rahat hissedebilecekleri konuşma ortamını hazırlayıp, aşama aşama giderseniz kendisine engel olamadığını, kadını dövdüğünü söylüyor. Pekala diyorum kendini kanıtlamak zorundasın. Eşinle hangi problemleri yaşıyorsun? Diyor ki eşimle cinsel ilişkiye girmek zorundayım. Girmezsem başkasına gider diye korkuyorum.
Rekabet, başkalarından koruyup kollama ve korku kodları.
Aynen. Şöyle yapmazsan böyle olur, dikkat et diyor toplum. Anne söylüyor, baba söylüyor, abi söylüyor. Kahvedeki erkekler söylüyor. Sen kılıbık oldun, yahut sen çok inceldin gibi dokundurmalar... Bu sefer cinsel olarak kendini kanıtlama baskısı oluyor. Ama bilmiyor ne yapacağını. Ve fiziksel şiddetten sonra cinsel şiddet başlıyor. Diğer tarafta çocukların ya da yaşlıların istismarı oluyor. Bunlar hep arka arkaya geliyor. Hep birlikte şiddetin türlerini, tanımlarını çıkartıyoruz. Bir kez vurmayı şiddet olarak görmüyor başlangıçta. Diyorum ki bakın vurmak, dövmek, itmek, tekmelemek, sövmek fiziksel şiddet. Aşağılamak, şişkosun, çirkinsin, domuzsun, beceriksizsin, sen kadın mısın demek de psikolojik şiddet. Bunlar kadını mahvediyor. Üçüncüsü de eşini ilişkiye zorlamak, cinsel şiddet. Ondan sonra bunların farkına varıyor. İlk başta ben o kadar saldırgan değilim aslında derken, bir müddet sonra bir sessizlik başlıyor. Kendi içiyle konuşuyor. Diyorum ki o zaman, bana bir şey söylemek zorunda değilsiniz. Ben merak etmiyorum eşinizi dövüp dövmediğinizi. Etrafınızda böyle bir sorunu yaşayan bir insan varsa ne yapabilirsiniz?
Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!
Aynen. 'Etrafınızda bunu yaşayan birileri var mı?' diyorum. Önce sessizlik. Birisi diyor ki; tanıdığım çok var böyle yaşayan, ne yapacaklarını da bilmiyorlar. Danışabilecekleri insanların isimlerini, telefon numaralarını, nasıl danışma alabileceklerini hazırlamışım. Diyorum ki; bakın eğer istiyorsanız çıkışta masanın üzerinden o broşürü alın. Etrafınızdaki insanlara yardım etmiş olursunuz. Bu sefer sorumluluk vermiş oluyorum onlara. Sonra kendilerini açmaya başlıyorlar. Mesela bir Faslı; ya Sezai bey diyor, saat yedide eve geldiğimde eğer yemek hazır değilse aldığım gibi masayı kadının kafasına geçiyorum. Bunu yapmamak için ne yapacağım? Diyorum ki tamam, böyle bir durum olacağını biliyorsun. O zaman yedide değil, sekizde git eve. Veya gerilim mi hissettin kendinde, çık dışarıya, yirmi dakika dolaş gel.
Ben olsam adama, bir kere de oturup sen yap yemeği derim.
Tamam ben de o noktaya geliyorum zaten. Malum kodlar var: Erkek ev işleri yapmaz. Erkek para getirir. Ev işi yine kadınlarındır. Bu sefer diyorum ki, bak ne kadar çatışma var. Aslında bu rollerin değişmesi gerekmiyor mu? Sen Hollanda'da yaşıyorsun. Buradaki erkeklerle kadınların yardımlaşmasını nasıl buluyorsun? Yemeği yapan erkeği gördüğün zaman ne düşünüyorsun? Bunu yaptıkları zaman ne oluyor, kendilerinden bir şey kaybediyorlar mı?
Süper. Yine endirekt metot.
Böyle dolaylı sorunca aslında iyi yapıyorlar ya diyor. Üç saat diye planladığım toplantı beş saat alıyor. Fırsat olsa beş saat daha konuşacaklar. Onları toplantıya getirmek için farklı yöntemler kullanıyorum. Mesela Faslılara bir akşam yemeği veriyorum. Kurumun bütçesini ona göre ayarlıyorum. Yaşları yirmi ve üzeri, evli ya da bir partnerleri olması gerekiyor. Mahallelere gidiyorum, kahveye söylüyorum, sosyal danışmanlara söylüyorum. Bazen telefon açıyorum, diyorum ki böyle böyle bir toplantı yapacağım. Etrafınızdaki insanlara söyler misiniz? Mesela Kanarya Sevenler Derneği'ne gidiyorum. Diyorum ki, ne güzel bir hobiniz var. Saygı da duyuyorum. Fakat görüyorsunuz, etrafınızdaki insanlar birtakım acılar çekiyor. Aile içinde gerilimler olduğunu duyuyorsunuz. Bir de böyle bir şey konuşsak ne dersiniz? Bunu böyle sakin bir şekilde söylediğim zaman buyur ya diyorlar.
Türklerle nasıl temas kuruyorsunuz?
Türkler çok organize olmuş durumdalar. Mesela Milli Görüş hareketiyle de konuştuk. 16 tane imama eğitim verdik. Dedik ki; siz imam olarak aile içi şiddeti cemaatinizle nasıl konuşuyorsunuz? Bu konuşmayı nasıl daha iyi yapabilirsiniz? Size gelen insanlara ne yapmak gerektiği konusunda size bilgi verelim ki onlara yardım edin. Bu çalışmayı yaptık. Onlar da Milli Görüş olarak koskoca bir proje başlattılar. Farklı mekanlarda etkinlikler düzenlediler. Bu işi konuşulabilir kıldılar, tabu olmaktan çıkardılar.
Siz metot geliştiriyorsunuz, insanlar uyguluyor.
Evet. Ben geliştiriyorum, eğitimini veriyorum, kitaplaştırıyorum ve çekiliyorum. Biz kurum olarak üç kişi geldik buraya. Amacımız, bu projeyi Türkiye'ye de getirmek, birlikte çalışma olanakları yaratmak. Türkiye'de de güzel çalışmalar var. Hollanda'da yaşayan göçmen Türklerin eğitim düzeyleri çok düşük. Bıraktıkları gibi olduğunu düşünüyorlar hâlâ Türkiye'nin. Buradaki değişimin farkında değiller. Çünkü kimlik kaybetme kaygılarından dolayı olan değerlerine, olan kimliklerine daha sıkı sarılıyorlar. O nedenle buradaki olumlu şeyleri de oraya aktarmak istiyoruz.
Geliştirdiğiniz model Türkiye'de ne zaman uygulanabilir?
Henüz kaynak arayışı içindeyiz. Kaynağı bulacak sivil toplum kuruluşları bizimle ilişkiye geçebilirler. İlk başta birkaç ilde çalışma yapmak istiyoruz. Görevimiz bir şekilde aktarmak, on kişiye, on beş kişiye. Onlar Türkiye geneline isterlerse yaysınlar. Gördüğüm kadarıyla şu anda devlet bürokratları arasında müthiş derecede bir bilgi eksikliği var. Devletin kendi görevleri dışında yasaları uygulayabilmek için, farklı kurumlara, farklı uzmanlara ihtiyaç var. Çalıştığım kurumun parasını bakanlık veriyor; ama otonomuz. Alanda çalışan profesyonellerle devlet arasına köprü görevi görüyoruz. Türkiye'nin de bu konuda çalışan sivil toplum kuruluşlarının bilgilerinin toplandığı, analiz edildiği ulusal bir araştırma merkezine ihtiyacı var.
Kitleleri çekecek daha popüler projeler olsa keşke.
Biz Hollanda'da sadece yabancılara değil, bütün erkeklere yönelik yeni bir proje başlattık. Adı; Erkekler Şiddete Karşı Koşuyorlar. Maraton düzenleyeceğiz bir gün. Amacımız bunu geleneksel hale getirmek. Daha sonra başka bir ülkede mesela İstanbul, Ankara başka şehirlerde gruplar oluşturup erkekleri koşturacağız. Şortlarını giyecekler ve bakın ben aile içi şiddete karşıyım. Bunun için de çıktım, kendimi gösteriyorum diyecekler. Bugüne kadar hep şiddetin tarafını tuttuk erkekler olarak. Sessiz kaldığımız için bu olay devam ediyor. Şu sinyali topluma güçlü bir şekilde verirsek, yani "Aile içi şiddet, hiçbir şekilde kabul edilemez. Anlaşamıyorsan konuşursun. Konuştuğun zaman anlaşamıyorsan ayrılırsın" düşüncesini yayarsak, etkilerini yıllar sonra da olsa göreceğiz.