[Sezgin Kaymaz] - Bir Davetsiz Misafir
Nuriye Akman
28 Aralık 1997, Pazar
Hentbol Genç Milli Takımı'nın ve Ankaragücü'nün Teknik Direktörü olan Sezgin Kaymaz aynı zamanda çiçeği burnunda bir yazar... Kaymaz "Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir" adlı kitabında, düşle gerçeğin nefis bir harmanını gerçekleştiriyor. Kitabında hayatı bir denklemler zinciri olarak ele alan yazar, "Hiçbir şeyin finali yok. Hiçbir şeyin başlangıçı yok" diyor.
Düş ve gerçek
Bazen yalnızca bir ad bile hediye olabilir insana. atv haberlerinin görünmeyen kahramanı, sevgili arkadaşım Ayşenur Arslan, bana bir gün bir kitap adı verdi: Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir. "Lütfen oku. Beni çok etkiledi. Kitabı seversen, yazarını senin sorularınla tanımak isterim" dedi. Kitap İletişim Yayınları'ndan Nisan'da çıkmıştı ve Ayşenur, yazarın hak ettiği ilgiyi görmediğine üzülüyordu. Hentbol Genç Milli Takımı'nın ve Ankaragücü'nün Teknik Direktörü olarak spor camiasının yakından tanıdığı Sezgin Kaymaz adını duymamıştım. Bu doğaldı, sporla ilgim yoktu ve yazarın ilk kitabıydı.
Kitabı bir solukta okudum ve çok sevdim. Arka kapağındaki tanıtım yazısında "komik, eğlendirici" bir kitap diye yazılmıştı. Yayınevinin yazara haksızlık ettiğini düşündüm. Kitap, komik olamayacak kadar derindi bana göre. Mütevazı dili, iddiasını perdeliyor gibiydi ama tiplemeleri çok bize ait, çok gerçek, öyküsü ise düşle gerçeğin nefis bir harmanıydı. Hayatı bir denklemler zinciri olarak ele almıştı. Bana kendi yaşamının denklemlemlerini düşündürdü. Şimdi 1997 biterken, hayatının gelir gider hesabını çıkarmak isteyenlere bir kılavuz olabileceğini düşünüyorum. Bu söyleşi, bana kitabın adını veren Ayşenur'a yeni yıl hediyem olsun. Keşke çok uzun söyleşimizi özetlemek durumunda kalmasaydım.
Kitabınız, tıpkı hayat gibi denklemlerden kurulu. Sizin denkleminizin bir yanında edebiyat, öbür tarafında spor, yani bir yanda söz, bir yanda eylem mi var?
Evet. Bunlar reaksiyonu tamamlıyor. Reaksiyona giren şey mutlaka öbür tarafta denkliğine kavuşuyor. Ben ilk günden beri antrenörlüğü bir sanat gibi algıladım. Karşımdakilere bir şeyler yapması gereken varlıklar olarak bakmadım. Yapmayı isterlerse yapabilecek kişilerdi onlar. Yazdığım hentbol kitapları da "edebiyat yaptığım" şeklinde eleştiriler aldı zaten.
Yazmaya, spordan evvel mi başladınız?
Kitap yazmamın 10 yıllık mazisi var. Spor mazim 21 yıllık. Yazmaya, tamamen kendimi mutlu etmek için, okumak istediğim kitabı yazmak için başladım.
Kitabınızda "öteki dünyaya" biraz fazla kafa yorduğunuz anlaşılıyor. Yalnız öteki dünyanın bu dünyanın benzeri olduğu sonucuna nasıl vardınız? Yani zeytinyağlı dolmalarından, demli çaylarına, çocukların sümüklerini duvara sürmesinden, yaşlı teyzelerin geğirmesine kadar. Neden öteki dünyayı bu dünyanın tıpkısı gibi kurguladınız?
Böyle inandığım için, öyle olsun istediğim için. Hep ne görmek istiyorsam onu yazıyorum.
Neden öbür dünyada da zeytinyağlı dolma görmek istiyorsunuz?
Ben hiçbir şeyin bitmesine taraftar değilim. Hiçbir şey bitmiyor zaten. Her şey devam ediyor ve her şey bizim bildiğimiz gibi devam ediyor. Çünkü biz birtakım şeyleri öğrenen sujeler durumundayız ilk başta. Ondan sonra onları bildiğimizi sanmaya başlıyoruz. Bizden sonra gelenleri de o suje durumuna getirip onlara öğretiyoruz. Kuşaktan kuşağa aktarılıyor bunlar.
Dolayısıyla bilinenleri değiştirmek mi istiyorsunuz?
Korkmak ya da korkmamak
Öyle bir iddiam yok. Öyle ummak ya da öyle olduğunu sanmak hoşuma gidiyor.
Bu bir öte dünya korkusu mu?
Hiç değil. Bize korkulacak taraflarını da anlattılar korkulmayacak taraflarını da. Böyle gariplikler, korkunçluklar, hoşluklar, iyiliğiyle veya kötülüğüyle bakıyorsunuz tıpkı bu zeytinyağlı dolma örneği gibi bu tarafın sembolleri, birilerinin hayal gücüne göre anlatılıyor. Cennetteki kökleri yukarda, dalları aşağıda olan tuba ağacı da zeytinyağlı dolma gibi burada istenilen bir şeyin orada da devamını sembolize ediyor. Veya o kaynayan kazanlar, burada korkulan bir şeyin oradaki devamını sembolize ediyor. Benim için mutlak umutsuzluk yok.
O zaman mutlak umut da yok.
Evet. Denklemi o şekilde kuruyorum. Hep umulan var. Umut dediğimiz şey de o umulana ulaşma çabası. Hiçbir şeyin finali yok. Hiçbir şeyin başlangıçı yok.
Sizin yaşamınızın denklemi nasıl kurulmuş?
Bir şeyleri yapabilmek, elde edebilmek için başka bir şeylerden vazgeçmeniz gerekiyor. Bu bir denklem zaten kendi başına. Daha iyi bir hentbol antrenörü olmak için hukuk fakültesini bıraktım 1980'de. 1997'de hukukçu olabilmek için daha iyi bir hentbol antrenörü olmam gerekiyor çünkü oradan kazandığım parayla hukukta okuyorum. Denklem bozulmuyor. Bir şeyi çok istiyorsan oluyor ama nasıl oluyor? Birinin o iş olsun diye biraz fazlaca terlemesi gerekiyor. Senin haberin yok ondan. Birinin şurada kaza geçirmesi gerekiyor. Birine şurada piyangodan para çıkması gerekiyor ki senin o işin olsun. Oluyor ama gerçekten kriter de işte çok istemek. O yüzden mutlak diye bir şey yok.
Kitabınızda Leyla, Musa'ya "Yaratıcını bilmezsen, bu dünyada niye varolduğunu bilmezsin, o zaman da ölmüş sayılmazsın, yaşamış da sayılmazsın. Arada sıkışır kalırsın" diyor. Yaratıcı dediğiniz şey, bir mutlakiyet değil mi?
'Umutsuzluk yoktur'
Bir mutlakiyet varsa odur herhalde. Bir şey mutlak olarak varsa, onun zıttı yoktur. Demek ki umutsuzluk yoktur. Eğer bütün her şeyi o umut dediğimiz yaratıcıya endeksliyorsak, bu demektir ki onun eşi yok. Eşi yoksa zıttı da yok. Zıttı olmayınca O, reaksiyona hem giren, hem de çıkan. Yani o ya vardır bizden dolayı, ya yoktur yine bizden dolayı. Biz yoksak o yoktur. Biz varsak o vardır. İki tarafa da varı koyuyorum bakın pozitif. Ya da iki tarafa yoku, negatifi koyuyorum. Onunla olan denklemi ancak böyle sağlayabilirim.
"Yaşamayı öğrenemezseniz ölmeyi de öğrenemezsiniz" diyorsunuz. Ölmeyi öğrenmek nasıl olur?
Ölmek, yaşamaktan farklı bir şey olmamalıdır. Ölmek, sadece yer ve boyut değiştirmektir. Yani başka bir hayat başlıyor. Burada edindiği bilgiyi, tecrübeyi, burada sebebini bulduğu şeyi orada yeniden tesis etmeye çalışıyor.
Belki de orası bir sıfır noktasıdır.
Ben sadece bakıyorum ve onu görüyorum. Bunun böyle çok dini bir görüş olduğunu düşünmüyorum. Bakıyorum şimdi ne ölüyor diye soruyorum kendime? Ölen bir şey gösteremiyorum. Eğer ölümden kasıt yok olmak, bitmekse öyle bir şey göremiyorum. İnsan ölüyor mu? İnsan nasıl ölüyor? Gözlerini kapatıyor. Nefes almıyor. Kalbi atmamamak ölüm değil. Çünkü o beden olarak da sonsuza kadar yaşıyor. Toprağa giren ceset dönüşüyor. O beden yok olmuyor. Beden başka formlara dönüşüyor, başka boyutlara geçiyor. Sonra tekrar o ölü beden, başka birine can veriyor. Can oluyor hayata dönüyor ama arada onun ölü olduğunu nasıl kabul ediyorsunuz. O zaman o her bir evre, her bir milisaniyede başka bir boyut, başka bir hayat. Önce işte hidrokarbonlarına ayırıyor, şu oluyor bu oluyor, fosforik gazlar çıkıyor, fosforlu bitkilerde hayat buluyor. Yani somut şeylere de baktığımda ben ölümü göremiyorum ki. Yok olan bir şey yok.
Hiçbir ölünün arkasından ağlamadınız mı bugüne kadar?
Şeker tatlı ama...
Ağladım. Ağlamaz olur muyum? Onu başarmalıyız ama sevinmek anlamında değil. Ama bir yolun devamı gibi görebilmeliyiz. Ara sıra aynaya baktığımızda kendi ölüm halimizi de görebilmeliyiz. Yani çok tutkuyla, böyle çok saldırarak, insanların çok üstüne basarak yaşamamızı da engeller bu. Biraz daha durmuş oturmuş olmamızı sağlar. Belki ölüm halinin arkasından da kendimizi çok heba etmememizi gerektiren ipuçları bulabiliriz. Sadece acıların ya da bizim acı dediğimiz şeylerin insanı uyanık tuttuğunu, aklını başına getirdiğini düşünüyorum. Çok acı bir ilacın, vücudunuz üzerinde olumlu etkisini olabilir. Şeker tatlıdır ama dişinizi çürütür. Her şey iyi olmak zorunda değil ya da ızdırap veren her şey kötü olmak zorunda değil. Belki o kötü gibi gelen çok iyidir.
"Kötüler de olmalı." Kitapta asıl anlatmak istediğiniz de bu galiba.
Yüzde yüz evet. Onlar bize acı çektirecek ki biz biraz daha kendimize geleceğiz, biraz daha uyanacağız, biraz daha aklımız başımıza gelecek. En büyük öğretici de ölüm.
Ölüm, kalanlara mı gidenlere mi öğretiyor? Mesela Leyla gibi hayaletler o sıkışıp kaldıkları dünyada, Musa'ya verdiği bu dersin cevabını bilmiyorlar.
Çünkü yaşamamış. Yaşamasının anlamını öğrenememiş. Dolayısıyla bilmiyor ama diğerleri biliyorlar. Erzurumlu teyze biliyor mesela. Onlar sıkışıp kalmadılar. Onlar, o boyutta, Uzun Harmanlar'da sıkışıp kalanlara yardımcı oluyorlar. Onları hayata geri dönmeye ikna ediyorlar.
Leyla, neden yaşadıklarını bilmedikleri için ölümün de ne olduğunu anlayamayacak insanların simgesiyse, siz aslında çağdaş bir cehennem fikri mi ürettiniz?
Karamşa ve pişmanlık
Doğru. Bu benim kendi cehennem yorumum. Ne varsın ne yoksun. İçinden çıkılmayacak karmaşa ve pişmanlık. Budur cehennem. Bu benim iddiam olmakla beraber Erzurumlu teyzenin de iddiasıdır, ki o benim çocukluğumun bir simasıdır, komşumuzdur. İkinci yaşantı varsa, öldükten sonra devam ediyorsa, öyle kazanlı odunlu, işkence aletli bir yaşantı olmamalı. Ancak insan o kadar kötü ve acımasız olabilir ama bir anne çocuğuna yapabilir mi? Bu varlığı sunan, yaratan da bizim kadar insafsız elbette olmayacaktır.
Kuran'da cehennemi tasvir eden ayetleri farklı mı yorumluyorsunuz?
Benim oradan çıkardığım tabirler ve tarifler bu kitaba büyük ölçüde yansıdı.
Ben eli sopalı, niye başını açtın kız pat küt vuran döven bir Allah düşünemiyorum. Kitap da öyle bir Allah'ı zaten söylemiyor. Tehdit etmesine gerek yok ki ben sizi yarattım, bu güce sahibim dedikten sonra, ben onun gücünü zaten idrak edebilirsem edebilirim. O tehdidi insan yapar, o yapmaz.
Sizin sporcularınız, üzerlerine düşen görevleri yapmadıkları zaman takımın mağlubiyetine sebep oldularsa bunun bedelini ödemiyorlar mı?
Ödüyorlar. Tamam ödül varsa ceza da var. Bütün hukuk sistemi budur zaten. Kuran'da da diyor ki zaten, Allah zulmetmez, zalim olan sizsiniz. Ben size eziyet edecek, zulmedecek değilim. Bugün kendi hesabınızı kendiniz göreceksiniz yani eğer yaptıklarınızdan dolayı bir bedel ödemeniz gerekiyorsa bu bedeli belirleyen de sizsiniz. Başlangıçta bir iddiaya giriyorsunuz hayatla. Doğru olacağım, adam olacağım, iyilik yapacağım. Kaybedersem böyle olsun, şöyle olsun diyen de sizsiniz. Yani vareden de sizsiniz yok eden de. Bedelini de siz ödeyeceksiniz. Herkes kendi yarattığı cehennemde cezasını kendi belirler. Ceza bir çözümsüzlükse, Leyla gibi ortada kalacak. Bir pişmanlıksa o hep pişman kalacak ya da pişmanlığını üzerinden atacağı gün gelinceye kadar o pişmanlığı çekecek. Başka bir acı tasavvur ettiyse onunla baş başa kalacak.
Musa'nın kendini arayışına bakalım. Diyorsunuz ki doğumla beraber insan yalnızlık içine düşüyor ve o yalnızlıktan kurtulmaya çalışıyor. Bu sizde nasıl tezahür etti? Musa'yı kendi arayışınızın sembolü mü yaptınız?
'Başka hayat başlıyor'
Biz hepimiz herhalde azıcık Musa'yız. Kendimizi arıyoruz. Nerede buluruz? İşte nerede bulacaksak orayı arıyoruz. Hep devam edeceğiz. İnsan annenin rahmindeki sıvıdan ayrıldığı andan itibaren orayı isteyecektir. O anda o yalnızlık sendromuna düşüyor. Bir daha geri dönemeyeceğim korkusu. O da aslında bir çeşit ölüm. Oradaki hayat bitiyor, başka bir hayat başlıyor. Ne oluyor? Zeytinyağlı dolmalar, barbunyalar başlıyor. Işığı, sesi, darbeyi ve etkiyi geçirmeyen yapay kozmos var annenin karnında bir evren var. Bu dünyada onu oluşturmaya çalışıyor. Kendine göre zarar verecek, ışıktan, sesten, etkiden, darbeden kurtulabileceği bir evren oluşturmaya çalışıyor. Bu arada yediği her kazıkta yalnızlık duygusu artıyor. Hiçbir zaman annenin kadar sıcak ve koruyucu olanını bulamıyor. Hep arıyor ve hep arıyor.
Düşle gerçeğin bu kadar başarıyla harmanlamasını nasıl başardınız? Neresi düş, neresi gerçek, şimdi hangi zamandalar belli değil. Bu tekniği nasıl başardınız? Üstelik de bu yazdığınız ikinci, piyasaya çıkan ilk kitabınız.
Yoksa kitap mı yazdırdı size kendini?
Hakikaten öyle oldu. Çok kısa sürdü bunun yazımı. Kendi kendine ışıklar yandı söndü. O ona bir şey dedi. O ona cevap yetiştirdi.
Kafanızda bir şeyler yok muydu başlangıçta?
Kesinlikle yoktu. Sadece mekan ve şahıslardan bazıları vardı aklımda. Kişiler o kadar hayatın içindendi ki onlar zaten öyle konuşurlar, öyle davranırlardı.
Yani "Uzun Harmanlar'da bir akşam vakti Ruşen Sokak 14 Numara'nın önüne orta boy bir pikap yanaştı" ilk cümlesini yazdınız. Gerisi kendiliğinden mi geldi?
Kendiliğinden. İlk bölüm bittikten sonra boş bir kağıda Ruşen Sokak'ın krokisini çizdim. Çünkü onu yazarken bilmiyorum. Sonradan unuturum, ilerki sayfalarda pot kırarım diye, kim kaç numarada oturuyor yazdım adlarını.
Kitabın öyküsünü nasıl özetleyelim?
İnsanın bir ürpereceği an vardır hayatında. O an ya kendiliğinden gelir ya da siz o ana gidersiniz. İşte kitaptaki Musa o ana gidenlerden. Musa, nerede olduğunu, ne aradığını, neden kaçtığını bilmeyen genç bir adam. Bir fikir bombardımanı ve sürekli etki altında, aklı da karışarak ama bir taraftan da aklı ağır ağır toparlanarak sonuca doğru götürüyor. Sonunda da herkesi ürpertecek yere okuyucuyu getiriyor.
Teşekkür ederim.