[Arif Aşçı] - İçimizdeki kaşifi keşfedin
Nuriye Akman
02 Kasım 1997, Pazar
İpekyolu gibi dev projeye imzasını atan, şimdi de Piri Reis gemisinin benzeriyle Akdeniz'i dolaşmaya hazırlanan dünya gezgini Arif Aşçı, şöyle diyor: "İnsan, kendi içine bir yolculuğa çıksa, mutlu olmanın yollarını ağır ağır bulur. Herkesin içinde bir kaşif var. Keşfedilecek ülkeler, mahalledeki insanlar olabilir. Bunun için gönüllü olmamız, dünyaya önyargısız, aşağılamadan, anlayarak yaklaşmamız lazım."
İç yolculuklarında gezinti...
Arif Aşcı, İstanbul'daki bir stüdyoda elde fırça resim yaparak geçecek bir ömür hayal ederken, bir dünya gezgini oldu. Başlangıçta bir yerlere gitmekten çok, bir şeyleri bırakmayı göze aldığını düşünüyordu. 1986'dan bu yana yaptığı geziler, keşif denilen hazzı ona dışında değil, içinde bulmayı öğretti. En çarpıcısı İpekyolu olan dev projelere imzasını atmış bir belgeselci olarak bir yandan kışkırtıcı yeni gezi planları yapıyor, bir yandan da keşif ruhunu gençlere aktarmak için bir Coğrafya Vakfı kurmaya hazırlanıyor. Resme ihanet edip fotoğrafa bağlanmaktan hiç pişman olmadı. Kendini sanat tarihçisi olarak niteliyor. Zaman tünellerinde yaptığı seyahatler onun olsun; ben onun iç yolculuklarına takıldım. Piri Reis'in gemisinin bir benzeriyle bütün Akdeniz'i dolaşmaya hazırlanırken, içimizdeki kaşifi keşfetmemize yardımcı olmasının tam zamanıydı.
Tarihi İpekyolu'nu develerin sırtında bir uçtan bir uca daha yeni geçtiniz. Şimdi de Piri Reis'in gemisiyle Akdeniz'i dolaşacaksınız. Bu ne enerji?
Daha İpekyolu'nun tozunu atmadan hemen Piri Reis'e geçmiş gibi oldum ama bu projeyi 7 yıl önce planlamıştık. Hem rüzgar sıcak esiyorken, sponsor bulmakta yardımcı olsun hem de gemiyi yapmak 1.5 sene süreceği için başladım. 4 milyon dolarlık bir proje bu. 1 milyonu gemiye gidecek. Hüseyin Çoban adlı Karadenizli bir gemi mühendisi Piri Reis'in gemisinin aynını inşa edecek. Şu anda teknik çizimlerini yapıyor. O dönem Osmanlı gemilerinde leventler balık istifi yatıyordu. Biz gemiye bilim adamları ve gazetecileri de alacağımız ve gezi 1 sene süreceği için ister istemez Ceneviz kalyonlarındaki gibi kamara sistemi yapacağız. Kaptan da Osman Atasoy. 1999'da yola çıkacağız. Şimdi sponsor imkanlarını araştırıyoruz. 1 yıl boyunca çok canlı bir belgesel çekilecek. Gemi Akdeniz'in bütün büyük limanlara uğrayacak.
Neden Piri Reis?
Piri Reis Osmanlı'nın yetiştirdiği bir kaç enternasyonel figürden biri. İnanılmaz bir dünya haritası çizmiş. Biz şimdi onun gezip de resmini yaptığı bütün Akdeniz kıyılarını gezeceğiz. İnternet'le bütün dünya bizi takip edecek, zaman zaman naklen yayın yapılacak. Slogan İpekyolu'ndaki gibi "bu kültür hepimizin ortak kültürü." Akdeniz kültürüne biz ne verdik, ne aldık gibi bir tartışmayı gerçekleştireceğiz. 2000'e girerken gemi İstanbul'a dönecek. Gemide her ülkeden tarihçiler, coğrafyacılar, arkeologlar, meteorologlar, su altı fotoğrafçıları olacak. 1999, Osmanlı İmparatorluğu'nun 700'üncü kuruluş yıldönümü. Bütün dünya 2000 yılında ne yapacağız telaşındayken, biz Piri Reis'i çıkartmış olacağız.
'Hayat çok sade'
Dünyada gezmediğiniz yer kalmadı. Kim olduğunuzu şimdi daha iyi mi biliyorsunuz?
Gezdiğimiz yerlerde bir zaman tünelindeymişim gibi hissettim hep. Tarihi bir filmin hem seyircisi, hem oyuncusuyuz sanki. Bu çağın insanı doğadan, kendi fiziğinden, tarihin yarattığı nesnelerden kopuyor. Bütün bu yolculuklardan sonra tarihten bağımsız yaşamayı çok fakir bir yaşamak olarak algılıyorum.
Dolayısıyla ruhunuzun kumaşı daha mı seyreldi, daha mı sıklaştı?
Daha sadeleşti. Bu varoluşculuk edebiyatı aslında hayatı anlamayı zorlaştıran şeyler. Türk sinemasının da canına okuyan o kötü Sartre kopyaları. Halbuki hayat o kadar sade ki. Şimdi İran sineması acayip ödüller alıyor. Çünkü bir köyde geçen çok sade bir aşk hikayesini anlatıyor adam. Papa bile, bu son Cannes'da ödül alan "Zeytinlikler Altında"yı bütün dünyada göstermek lazım demiş. Bizim de var aynı mütevazı hikayelerimiz.
Ve biz entelektüel zehirler katıyoruz onlara.
Mahvediyoruz. Adam babasını görmeye geliyor Türkiye'ye. Ama adam atom mühendisi. Şunu dişçi yap, makine mühendisi yap; atom mühendisi olur mu? Ben bu kabustan artık arınmaya başladım. Daha naifleştim. O kendi içine kapanma hikayesi yanlış. Aksine dünyanı başkalarına açacaksın.
Dünyada kaç dünya var?
Çok zor soru. Biraz açar mısınız?
'Rahiplerle yaşadım'
Açmam. Dünyada kaç dünya var?
Nasıl cevap vereyim? Tibetli rahiplerle birlikte yaşadığım oldu. Manastırlara girdim. Hindistan'da 14'üncü Dalay Lama ile tanıştım. Buda'nın reenkarnasyonları bunlar. Herbiri öldüğü anda doğan bir çocuk, 3-4 yıl içinde keşfediliyor ve anons ediliyor ki bu işte öldüğü anda ruhunun girdiği vücuttur. Çocuğu eğitip, Dalay Lama haline getiriyorlar. Hindistan'da 1.5 yıl gezdim. Ganj kıyısında Brahman rahipleriyle tanıştım. Sirilanka'da başka tür bir budizm var. Moğollar, Uygurlar, Kırgızlar da bir inanç peşinde koşuyor. Burada da ne bileyim Rumeli Kavağı'nda bir laz balıkçının da inandığı bir şey var. Dünyanın her yerinde insanlar içlerini temizlemek için bir şeye inanıyor, hayatını idame ettirmek için de bir şeyler yapıyor. Bu Norveçli bir ren geyiği çobanı için de böyle. O anlamda hayat çok basit. Ama Hindistan'da tanıdığım o turuncu giysileri giymiş Avrupalı budistler, ait olmadığı bir kabuğa büründükleri için çok mutsuzdu. Yerli budistler gibi huzur yoktu yüzlerinde. Çünkü içinden çıktığı dünyayla bağlantıları devam ediyor, bankasıyla, vergisiyle, geride bıraktıklarıyla... Benzer hataları biz burada da yapıyoruz. Bilmediğimiz hayatları anlatmaya kalkıyoruz.
Siz içinizi nasıl temizliyorsunuz?
Bütün kültürlere hoşgörüyle hatta severek bakıyorum. Bir dini inancım yok. Mesela şu sinagogda ve antikacıda çalışan Margo adlı genç bir çocuk var. Eşya taşıyor, cila yapıyor. Çocukken menenjit geçirmiş. Çok yavaş konuşuyor. Herkes önce deli muamelesi yapıyor. Beni çok seviyor çocuk. Nerede görsem konuşuyorum. Dinleyince o kadar derin ki çocuk. Evrensel bir yüz karşınızda. Bir roman ya da film kahramanı olabilir. Herkesin etrafında böyle büyük bir insan zenginliği var. Kimse dönüp ona bakmıyor. Yaratıklar peşinde koşuyorlar.
'Çin'de tutuklandık'
Peki bilgi, taşıması zor bir yük gibi geliyor mu zaman zaman? Çünkü çok şey öğreniyor, görüyorsunuz, beyninizde birikiyor katmanlar. Bu sizi yormuyor mu?
Böyle, yük taşıyan arkeologlar, tarihçilerle tanıştım. Bir örnek vereyim. Bu projenin danışmanlarından biri, büyük tarihçi, Prof. Gülçin Çandarlıoğlu. Doçentlik tezi Sarı Uygurlar. Sarı Uygurlar'ı ilk kez biz fotoğrafladık. Bu yüzden de tutuklandık Çin'de. Hocaya fotoğrafları gösterdim, şöyle şıp şıp çevirdi. Çin kaynaklardan incelemiş onları. Hiç gidip görmemiş. İlk kez kendini doçent yapan tezin malzemesi önünde fotoğraf olarak duruyor. Hiçbir heyecan belirtisi göstermedi. O zaman anladım ki bu bilgi bize yük. İşte ben bu akademizmden kaçınıyorum. Saatlerce video çekimi yaptık orada. Yaşlılar daha iyi Türkçe konuşuyor. Mümkün olduğu kadar şarkılar söylettik, efsaneler anlattırdık. Yani bilim adamı gibi bakmadığım için memnunum onlara.
Ama öğrenilen her şey insana bir sorumluluk yükler.
Tabii. Lenin, "Gerçeği ilk fark eden sorumludur" der. O yüzden bu hümanistik ve sade yöntemi genç jenerasyona aktarmak istiyorum. Yöntemi aktarmak, bilgiyi değil. Bilgiye ulaşılıyor, İnternet'e giriyorsunuz tonlarca bilgi hemen geliyor. Bir Coğrafya Vakfı kurararak, eline fotoğraf makinesi, video kamera, ses kayıt cihazı alıp, bütün ülkelere gidip çok içten belgeseller yapacak bir jenerasyon yetiştirmek istiyorum.
Bu arada, dünyadaki varlık nedeninizi bulabildiniz mi?
Başka insanların da bu yerkürede yaşadığını hissetmek için diyeceğim ama tam öyle değil. Mesela bir dergide vaktiyle gittiğim bir yerin bir fotoğrafını görüyorum, hemen okuyorum nasıl anlamışlar? Ben nasıl anlamışım? Bu haz yaşadığımı hissettiriyor bana. Piri Reis'in haritasını bir bilmece gibi çözmek, bir puzzle gibi olayları birleştirmek. Bazen kafanızda kıvılcımlar çakıyor, iki ayrı elektrik ucu birleşiyor. Tarihte yolculuk bir tür ölümsüzlük duygusu veriyor. Sadece Arif Aşçı'yken, önceki yüzyılların insanlarıyla birlikte olmaya başlıyorsun. Hem geçmişte hem bugündesin.
'Aynı çöl, aynı güneş'
Yani çokluk diye bir şey yok aslında, teklik mi var? Bütün zamanlar tek, bütün mekanlar tek, bütün insanlar tekmiş gibi bir his mi bu?
Evet, böyle de olabilir. Peki siz nasıl algılıyorsunuz?
Ben de her şeyin tek olduğunu düşünüyorum. Farklı parçalar var ama hepsi tek bir şeyin yansımaları sanki.
Belki de bu hazzın peşinden koşuyorum. Develerle dağlardan geçerken, 2 bin sene evvel de insanlar develerle aynı dağlardan geçiyor, aynı yükü taşıyordu diye düşünüyorsun. Aynı çöl, aynı güneş. Bir anda, binlerce anı yaşıyorsun. Bir tek bu vücuttan, yalnız bu soluduğun havadan sorumlu olmuyorsun o zaman.
Peki hayat bir oyun mu? Farklı kültürler, farklı yüzler... Bütün bunların, vardığınız yalınlığın anlamı yani output'unuz ne?
Bunlar çok kuvvetli sorular. Düşüneyim biraz. Yani Nirvana'ya ulaşmak değil, o zikzaklar heyecan veriyor. Bir günde bir Budist rahibin bin yıllık hayatını görmek, Orta Asya'da bir duvar resminde Grek etkisini farketmek, İskender'in macerasını hissetmek, o ileri gidişler ve geri dönüşleri seviyorum. Heykeltıraş Brankuş geldi aklıma. Bükreş'ten Paris'e kadar aylarca kar kış yürüyerek gitmiş Rodin'i tanımak için. Yıllarca birlikte çalışıyorlar. En ünlü heykeli Öpüş. Alıyor büyük bir taş blok. İncecik bir yol açarak bir kadının bir erkekle o dudak dudağa geliş hareketini yapıyor. Ama ilk heykellerinde ağır bir anatomi var. Yapa yapa yalınlaşıyor. Bütün jesti, adaleleri, hareketi vermeye çalışan bir heykel yapmak o kadar zor ve o kadar gereksiz ki. İçinde çok derin hissediyorsan, onu çok ince bir çizgiyle verebilirsin. Bu yalınlığı bulamayan sırtında ağır bir yük taşıyor. Hayat safra atarak uçmak belki. Ne kadar çok safra atarsan o kadar yükseliyorsun. Nirvana o yüzden belki yükselmek diye ifade edilir. Aynı şey İslam'da da var. Gökyüzünde 7 kat vardır ve yukarı bakılır dua edilirken. Hayat bir dönüş hareketi. Evren dönüyor, Mevlana dönüyor, Mekke'nin de etrafında dönülüyor ya, o dönüş hafiflikten geliyor. Öyle değil mi?
Baraka'yı gördünüz mü?
Nesneler ve varlıklar arasında müthiş bir çekim gücü var. Her şey birbirini cezbediyor, her şey kendi yörüngesinde ama başka bir şeyin etrafında dönüyor, Mevlevi de bu birliğe ulaşmanın coşkusuyla dönüyor.
Baraka filmini gördünüz mü? Nasıl her şey dönüyordu?
Evet. Gördüğüm en güzel filmdi. Peki her şey size artık aşina mı?
Değil tabii. 1986'da Sirilankalı bir oğlan, oraya gelen turistlerin hemen ishal`veya sıtma olduğunu anlattı ve Papaya meyvesini gösterdi bize. Papaya kavun gibi, içinde böğürtlene benzeyen siyah çekirdekleri var. Dışı tatlı meyvenin içinde karabiber acısı çekirdekler. Kavunla badem ezmesi gibi bir karışım. Sulak yerlerde yetişiyor. Palmiye gibi ağacı var. Kalküta'da, Sirilanka'da, Bengal'de büyüyen bir ağaç. "Turist geliyor" dedi, "papayanın çekirdeğini sıyırıyor ve yalnız tatlı meyvesini yiyor, bir hafta sonra da sıtma oluyor. Halbuki biz bunu çekirdeğiyle beraber yeriz. Çekirdekte bil bakayım ne var: Kinin" dedi. Çünkü bataklıkta büyüyor meyve. Bataklıkta sinek var. Sinek sıtma getiriyor. Sıtmanın da ilacı kinin.
Aranılan output bulundu galiba.
Evet. Bu asla bir tesadüf olamaz. Ve ondan sonra papayayı çekirdeğiyle beraber yemeye başladık ve asla sıtma olmadık. İnanılmaz bir şey; bir dilime bir sıra çekirdek düşüyor yani ilahi bir denge var. Bunu anlamak bütün bu yolculuklara değer. Tabii papaya gibi binlerce örnek var. Herkes kendi kapasitesince o ilahi dengeyi anlamaya çalışmalı. O yükü atıp huzura ulaşmalı. Huzur ne güzel bir kelime değil mi? Lakin, sukunet... yeni kelimeler bunların yerini tutmuyor. Bu mahallede marangozlar var, gidip seyrediyorum. Adam 80 yaşında ve hala çok sağlıklı, çok huzurlu.
'Tek bir insan gibi'
Hindistan...sukunet... Tagor geldi aklıma. Ağaçlardan heyecanlanan yüreğini "sakin ol, onlar bir dua" diye teselli etmişti.
Bakın Tagor Kalküta'yı nasıl anlatıyor Strange Dream'da. Hindistan'ın bağımsızlık mücadelesine de katılan bir şair. "Bir anda uyandım ki hiçbir şey değişmemiş çağlar boyu" diyor. Yüzbinlerce insan, İngilizler'e karşı mücadele verirken öldü. Gandi'nin ilk grevleri... Binlerce insan raylara yattı. Bütün tren sistemi kilitlendi... "Bütün bunlardan sonra Kalküta, 10 milyonluk koca şehir, bir insan gibi uyanıyor, binlerce yıldan sonra hâlâ değişmeden aynı ruhla duruyor. Yani bir şehir tek bir insan gibi" diyor.
O zaman bütün dünya da tek bir insan gibi mi?
Evet. Hatıraları var, yükünden kurtulmaya çalışıyor. Yağmurlar yağıyor, kirleri akıp gidiyor. Yeniden güneş doğuyor, uyanıyoruz ya da ölüyoruz bir şehirde. Ruhumuz da bir dünya aslında. Yani fazlalıklardan arınmak lazım. O bir dilim papaya üzerindeki çekirdekler nasıl ki evrenin inanılmaz dengesini ortaya koyuyorsa bunu her yerde her an keşfetme şansımız var. Her taraf kilit dolu da insanlara belki anahtar vermek lazım.
Bir anahtar rica edeyim.
İnsan, çevresiyle ilişkilerini biraz durup düşünse, kendi içine bir yolculuğa çıksa, mutlu olmanın yollarını ağır ağır bulur. Herkesin içinde bir kaşif var. Bu ille gemilere binmekle olmaz. Keşfedilecek ülkeler, mahalledeki diğer insanlar olabilir. Yani bir Kolomb'un Amerika keşfinin tadını alabilir bir komşusunun iç dünyasına inerek. Bunun için gönüllü olmamız, dünyaya önyargısız, aşağılamadan, anlayarak yaklaşmamız lazım.
Ben şimdi sizi keşfedebildim mi?
Bir hayli. Bir hayli... Papaya çekirdekleri gibi.