[Ahmet Özhan - Tuğrul İnançer] - Müziğimle karları kürüyorum
Nuriye Akman
20 Aralık 1998, Pazar
Bizi de sen süsle...
Oruç mevsiminin gelişini, "Ramazan geldi. Can sofrası kuruldu. Can bedenin hantallığından kurtuldu. Can Mirac'a çıktı, sevgiliye kavuştu... Oruç göklerden gelen manevi bir besindir... Haydi elini ağzını yıka. Ne yemek ye, ne iç, ne de söyle. Hakkı buldukları için susup duran ermişlere gelen mana lokmalarını ara" diyen Mevlana ile selamlamak istedim. Onun sevgilisine kavuşmasının 725'inci yıldönümünü birkaç gün önce yaşadık. Yıllardır Konya'da düzenlenen Şeb-i Arus törenlerinin değişmeyen siması Ahmet Özhan ve genel yönetmeni olduğu Kültür Bakanlığı Tarihi Türk Müziği Topluluğu'ndan müzisyen arkadaşı Tuğrul İnançer ile biraz Mevlana'yı andık. Tanrı'ya onun gibi seslendik. Dedik ki: "Ey dikene gül elbisesi giydiren yüce varlık, bizi de sen süsle."
Ahmet Özhan, Mevlana ile tanışıklığınız nasıl başladı?
Zannediyorum Allah'ın ruhlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğu andan bir tanışıklık var aramızda. O esprinin haricinde rahmetli babam bu işlere çok yakın, mesnevi sohbetleri yapan, Mevlana aşığı bir insandı. Ben bu sohbetlerin içinde büyüdüm. Anlamasam da büyük bir neşe duyardım. Yaradılışımdan da kaynaklanan nedenler benim sanat hayatımın bu şekilde devam etmesini sağladı. İlk kez 1980'de ayin okumaya geldiğim Konya'dan kimse sökemiyor bizi.
Mevlana'yı nasıl yaşıyorsunuz?
Benim görevim, güzellik, sevgi, paylaşım, üretim adına kültürümüzün bazı materyallerini konserler vasıtasıyla insanlara taşımak. Özel hayatım çok sadedir. Hz. Mevlana ile alakalı bir sürü kitap vardır kütüphanemde. Onları okurum. Onların neşesiyle hayata bakmaya çalışırım. Mevlana olgusunun İslam'ın özünden gelen bir yaşam biçimi var. Hz. Mevlana'yı sevmek onun gibi yaşamakla ortaya çıkar. Ondan aldığımız birtakım güzellikleri kendi hayatımıza tatbik etme çabası içindeyiz. Ne kadar? Yapabildiğimiz kadar.
Yani siz sürekli "kar küreyerek", içinizde kurtarılmış alanlar mı yaratıyorsunuz?
Evet. Ben musikimle kürüyorum karları. Eğer bunu özümsemişsem sahneye çıktığımda karşı tarafı da ikna ederim. İnandığını yaşamıyorsan zaten karşı tarafa aktaramazsın duyguyu. Herkes kendi külahını karşı tarafa giydirmeye çalışıyor dünyada. Biz ne yapmaya çalışıyoruz? Sevelim, sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz diyoruz.
Mevlana ne yapmaya çalışıyor?
'Sevgilisini bulmuş'
Mevlana sevgilisini bulmuş. Aynı sevgiliyi tavsiye ediyor, siz de bulun diyor. Heder etmeyin hayatınızı diyor, bir kere geldiniz, başka da şansınız yok diyor. Güneş batıyor, evvela beni bilin beni görün, benden de ona gidin diyor. Yarini buldunsa buldum diye niye döne döne ilan etmiyorsun? Henüz bulmadıysan neredesin diye bağıra bağıra niye aramıyorsun diyor.
Peki Mevlana bugün doğru anlaşılabiliyor mu Türkiye'de?
Hz. Mevlana yaşadığı devirde kendisine aşık insanlar için de, "Hepiniz her şeyime talip oldunuz ama sırrıma bir talip olan olmadı" diyor.
Tuğrul İnançer: Bizim insanımız yeterince kaynak araştırma zahmetine katlanmıyor. Kendi şahsi fikrimizi Hz. Mevlana ile yoğunlaştırıp değişik Mevlana'lar yaratıyoruz. Mesela Mevlana okyanusunu humanizm bardağına doldurmaya çalışanlar var. Hümanizm Mevlana'nın yanında deryadan bir damla, güneşten bir zerre, harmandan bir tane kadardır. Hümanizm insandan dolayı insanı sevmektir.
Evet. İşte bu fark çok mühimdir. Hoşgörünün kutbu olarak anlatılıyor Hz. Mevlana. Ama hoşgörü hoş olmayanları da hoş karşılamak olarak algılanıyor. Halbuki Hz. Mevlana'da hoş olmayan hiçbir şey yoktur.
"Her ne olursan ol gel" demiyor mu?
Bu da fevkalade yanlış bir anlayıştır. İngilizce'de bir "come" var, gel anlamı taşıyan bir de "return" var. İkisi de "buraya gel" demektir.
"Return"de "dön gel" anlamı var.
'Ne olursan ol gel'
Evet, bir yere giderken arkanızdan seslenirsem dön derim. Farsça'da da "biya" var, "baza" var. Biya bildiğimiz gel demektir, baza dön demektir. Hz. Mevlana'nın o ünlü rubaisi biya biya diye başlamaz. Baza baza diye başlar. Dolayısıyla "ne olursan ol gel" değil. "Ne olursan ol. ümidini kesme" ayetiyle bağlantılıdır. Adam olmaya çağırıyor. Biz burada herkesi adam edecek kudrete sahibiz diyor. Hz. Mevlana bir İslam velisidir. Kur'an'ın sadık bir bendesiyim, Muhammed'in ayağının tozuyum. Eğer beni başka türlü tarif eden olursa ondan şikayetçiyim diyor.
Konya'daki Şeb-i Arus törenleri aslında bir tarikat ayini. Tarikatların faaliyeti yasal olarak mümkün değil. Ama devlet, baştan beri bu törenlere en üst düzeyde katılıyor. Bunu bir çelişki olarak görüyor musunuz?
Ahmet Özhan: İşin çelişkilerini değil faydalarını konuşalım. Mevlevi mukabelesi dünyada benzeri olmayan bir estetiktir. Bu estetiğin sergilenmesinde mahzurlar değil, yararlar mütalaa edilmelidir. Biz bu faydaları yurtdışı görevlerimizde dahi açıkça gözleyebiliyoruz. Beyaz tennureler içinde insanların dönmesi kimseyi rahatsız etmiyor. Üstelik içlerinde bir ruhsal yükselme yaratıyor.
Sema bir ibadet. Tanrı aşkından cezbeye gelip kendini bir dönüşün içine atan yani evrendeki en esas hareketi, dönüşü tekrarlayan insanın bunu başkalarına göstermesi işin mantığına ne kadar uygun?
Bir kere zikir, bakana değil yapanadır.
Peki "yapan" niye "bakana" sunuyor?
Bayramlardaki tören...
Tuğrul İnançer: Ordu bir devlette düşmanın tecavüzünü önlemek veya niyetine dahi güç gösterisiyle mani olmak için kurulur. Ve ordunun asli vazifesi talim yapmaktır. Buna rağmen bayramlarda ordu resmi geçit yapar. Bakanların nefsine hitap ederek pırıl pırıl tanklar, boyalı ayakkabılar, yeni tıraş olmuş aslan gibi delikanlılarla, gençlere asker olma hevesi verir. Ama harp sahasındaki çamur içindeki ayakkabılar gösterilmez. Resmi geçitteki askerleri görüp de ben de büyüyünce "Paşa" olacağım diyen çocuklar vardır. Aynı şekilde haftada bir defa birkaç saatten ibaret olan tarikat ayinleri de sadece resmi geçittir. Bu resmi geçitin gayesi her insanda yaratılıştan var olan estetik duyguları müzikle, dansla, kıyafetle harekete geçirip onların estetik duygularına hitap edip nefsaniyetlerini okşayarak Allah yoluna çekmektir. Onun için de seyirciye açık olması gereklidir.
Ahmet Özhan: Hz. Mevlana'dan kıvılcım arayan birinin bunu seyredeceği, tahkik edeceği bir yer yok. Türkiye'de tarikat yoktur ama tarikat kültürü vardır. Bakın bugünlerde devlet sanatçılığı tartışılıyor. Ben de devlet sanatçısıyım.
Ben yıllardır sahnelerde tasavvuf müziği yapan bir insanım. Devlet böyle bir sanatçıya bu unvanı verebiliyor. Demek ki bu iş, kültür olarak yapıldığında siyasal olarak yapılmadığında, devletin hiçbir sıkıntısı yok.
Olayın bir de ticari boyutu var. Bugün Mevlana'yı bir rant kapısı haline getirenler yok mu?
Konya'ya rant için gelenler olduğu kadar, dünyanın bir ucundan gelip de Hz. Pir'den bir ışık alıp hayatı değişen, gönlü zenginleşen insanların olduğu da büyük bir gerçek. Tabii Mevlana ismini kullandığımız her türlü maddeyi satışa sunmak gibi şeyleri çok iyi beceriyoruz. Onun esas sırrını, aşkını değil de rantını gözlemek insanlara daha kolay geliyor.
Türkiye'nin her yerinde bilinçsizce sema yapan gruplar var.
'Farkında değil'
Ne yazık ki yanlış işler yapanlar var. Posta çıkmış ama işin ruhundan bihaber insanlar var. Bu işler için manevi zenginliğe ihtiyaç vardır. Rituel olarak her şeyi bilmeye ihtiyaç vardır. Çünkü bir simge kainat kadar önemlidir. Onu atladınız ya da yanlış yaptınız an kainatın kıyametini kopardınız demektir.
Seyreden de bilinçsiz. Hiç kıyamet falan kopmuyor.
Kıyamet kopar. O insan farkında değil. Manevi olarak feyzi olmaz. Karşı tarafa da feyz aktaramaz. Bu işlerin kontrolü yapılmıyor. Kültür Bakanlığı'nın "Bütün grupları ben denetleyeceğim" demesi lazım. Bu insanların yeterliliklerinin ölçülmesi lazım. Bu işin kökten bir eğitiminin olması, diploma ya da bir yeterlilik sertifikası verilmesi lazım.
Tuğrul İnançer: Semayı dönmekten ibaret bir şey zannediyorlar. Sema ayini başka bir şeydir, bir kişinin sema dönmesi başka bir şeydir. Geçenlerde kızım anlatıyordu, Kapadokya'da bir yerde mum yakmışlar. Mumun etrafında iki tane semazen değil de dönmesini bilen adam dönmüş. Bu olmaz işte. Tatil yerlerinde düzenlenen Türk gecelerinde de aynı ekip Silifke de oynuyor, gidip kıyafet değiştirip güya sema da yapıyor. Bunlara izin verilmemesi lazım.
Konya'da bazı otellerde de turistlere "sema hizmeti" veriliyor.
İstanbul'da bazı kendini bilmezler bize o teklifi yapma küstahlığında bulunuyor. Bazı oteller Ramazan'da iki tane semazen verin bize diyorlar. Bazı meyhaneler veya eğlence yerlerine giden turistler bize sema gösterir misiniz diyorlar? Böyle şey olmaz.
Ama sizler de Kültür Bakanlığı ekibi olarak bazı özel çağrılara gitmiyor musunuz?
'Ayin bir bestedir'
Ahmet Özhan: Ama biz ayin yaparız. Ayini kısaltıp 15 dakikalık bir gösteri olmaz. Ayin bir bestedir. O bestenin tamamı icra edilir. Ayin icra edecek sanatçı bulmuyorlar. Onun yerine bir yerden edindikleri bantı çalıyorlar. Üç dört adam dönüyor bunun adı mevlevi semai oluyor.
E ne diyor Mevlana: "Eğer sen can konağını arıyorsan, bil ki sen cansın. Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan, sen bir ekmeksin." Peki neden Mevlevi müziğinde ney esastır?
Tuğrul İnançer: Her şeyden evvel, Hz. Mevlana Mesnevi'ye "Dinle bu ney nasıl şikayet ediyor. Ayrılıkları nasıl anlatıyor. Diyor ki beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımla erkek de ağlayıp inledi kadın da...." diye başladığı için ve ney orda insanı temsil ettiği için. İkincisi, en yüksek müzik aleti insandır. İnsanı temsil eden yüzüdür. İnsan kolsuz, bacaksız, kulaksız olabilir. Ama kafasız bir insan olamaz. Kafada yedi tane delik vardır. Neyde de yedi tane delik vardır. Neyin deliklerinin altı tanesi üstünde, bir tanesi altındadır. Kafadaki bütün delikler çifter çifterdir. Göz iki deliktir ama bir iş yapar. Burun da iki deliktir ama bir iş yapar. Ağız bir deliktir ve bir iş yapar. Neyin alt deliği ağzı temsil eder. Ve ney çalma tekniği olarak alt delik çok az açılır. Buradan ağzın da çok açılmaması gerektiği düşünülür. Ney dere kenarlarında, sulak yerlerde yetişen özel bir tür kamıştan yapılır. Neyin sazlıktan kesilmesi, anavatanından ayrılması olarak mütalaa edilir. Kamışın başı ayakları kesilir. Özel kurumaya bırakılır, hatta bazen eski neyzenler gübre yığınları içinde yanmasını temin ederler. Suyu çekilsin, sertleşsin diye.
Tıpkı insanın da acılarla olgunlaşması gibi.
Ayrılış acısı...
En büyük acı da hasret acısıdır.
Yani Tanrı'dan ayrılış acısı.
Ve ondan sonra o sadece dümdüz bir kamıştır. Ne zaman neyzenin ağzına gelir, ney ile neyzen birleşir, o zaman ney haline gelir. Neyzenin nefesi ile birleşmediği müddetçe o dümdüz bir kamıştır. İnsan da böyledir. İnsan da ne zaman bir kamilin, bir mürşidin elini tutar, o zaman insan haline gelir. Ayrıca biz bedensel ve ruhsal varlıklar olarak yaratıcımızın kendi ruhundan üflemesi ile insan haline gelmişsek, kamışı da ney haline getiren neyzenin nefesidir. Ve her insan ayrı ses çıkarır. Parmak izi gibi. İnsan sesine en yakın saz aleti neydir. Mevlevi müziği, mevlevi ayini denen dört selamdan oluşan özel bir formdur. Neyin dışında diğer melodi çıkaran sazlar da bulunur. Mevlevi ayini sırasında semazenler içlerinden gizli olarak Allah adını zikrederler.
Yani Mevlana'nın deyişiyle dilsiz dudaksız konuşurlar.
Evet. Her çark yani her dönüş bir Allah demeyle yapılır. Nefes alıp vermek de zikirdir. Nefes alırken de "hu" diyorsunuz verirken de "hu" diyorsunuz.
Derin bir nefes alıp söyleşiyi bitirelim. Çünkü yerimiz kalmadı. Her ikinize de teşekkür ederim.