[İshak Alaton] - Tehlike irtica değil kutuplaşma
Nuriye Akman
04 Ekim 1998, Pazar
Süzmebal tadında sohbet...
Çok renkli kişiliğine her an başka bir renk eklediği için...
Türkiye mozaiğinin iyi bir temsilcisi olduğu için...
Kendininki dahil, hiçbir dine dogmatik bakmadığı için...
70 yaşın bilgeliğiyle süzmebal tadında konuştuğu için...
Cesur olduğu için, sivil toplumcu olduğu için, mavi gözlü olduğu için...
Güney Afrika Cumhuriyeti Fahri Konsolosu olduğu için...
Ve işte bu yüzden...
Türkiye'nin siyah-beyazlaşmasını en büyük tehlike gördüğü için...
Bunun acısını içinde hissettiği için...
İshak Alaton...
Güney Afrika, bir mucizeyi gerçekleştirmeye çalışıyor. Kısa bir süre öncesinde birbirini boğazlayan insanlar, şimdi çok renkli ve çok sesli bir millet yaratıyorlar. Mandela'dan sonra, siyahlarla beraber çalışmaya itirazı olanların hemen emekli olabileceği söylendi. Çalışanların yüzde otuzu istifa etti ama kalanlarla da hiçbir sorun yaşanmadı. Bizlerse tam tersi; renkli dünyamızı siyah-beyaza dönüştürüyoruz şu günlerde. Ülkemizde zenci-beyaz karşıtlığına benzer düşmanlıkların artıyor olması, bana olayların daha vahim bir boyuta tırmanmaması için neler yapabileceğimizi sorduruyor. Güney Afrika Cumhuriyeti Fahri Konsolosu olarak, söyleyeceğiniz şeyler olabileceğini düşündüm.
Heyecanımı arttırdınız. Güney Afrika'da siyah-beyaz bir dünyadan renkli bir dünyaya gidiş tasvirinizi fevkalade yerinde buldum. Gerçekten siyah-beyaz unsurlar bir araya gelmekle kalmadı, kendi içlerindeki renkleri geliştirmenin de yollarını açtılar. Capetown'da bize parlamentoyu gezdiren hanım milletvekilinin ismi Fatima Hajij'di. Belli ki Müslüman. Nereli olduğu sorulduğunda, "I am South African" deyip noktayı koydu. Çok sonra, büyükbabasının İstanbullu bir imam olduğunu, bu ülkeye nasıl yerleştiğini anlattı. İstanbullu imam torunu, kendini önce Güney Afrikalı olarak görüyordu. Çünkü yeni bir milletin doğuş heyecanını yaşıyordu.
Biz bu heyecanı kaybetmek üzere miyiz?
Siyah beyaza doğru...
Çok renkli Türkiye'nin gittikçe içine kapandığı ve siyah beyaza doğru gittiği tartışılmaz. Bundan yalnız endişe duymakla kalmıyorum. Bir de hayatının sonuna yaklaşan bir adamın umutsuzluğa düşebileceği korkusunu yaşıyorum. Ben umutsuzluğu hiç tanımadım. Ama Türkiye'nin bugün yaşamakta olduğu kısır döngünün tersine çevrilmesi için elbirliğiyle çalışılması lazım. Türkiye, bir kutuplaşmaya gidiyor. Hoşgörüyü reddetme, bir erdem haline getiriliyor. Bir sorunun muhtelif açıları olabileceğini dile getirmek dahi bugün cesaret işi oldu. Korkunç bir olay! Beni en fazla endişelendiren bu laikçilik olayı. Ben en büyük tehlikeyi laik rejimi savunduğunu iddia eden insanların şiddetli reaksiyonlarında görüyorum. Çünkü şiddet antişiddeti doğuruyor. Türban olayını bu şekilde tırmandırmak ve insanları köşeye sıkıştırmanın tek reaksiyonunun onları saldırganlığa sevk etmek olduğunu anlayabilecek kadar mantıklı olmamız lazım.
Bu mantıksızlığı nasıl açıklıyorsunuz?
Bilinçli olarak bir çatışma ortamını yaratma yolunda hareket edileceğine inanmak istemiyorum. Şöyle bir izah şeklim olabilir. Bunlar o kadar akıllı olduklarını zanneden akılsızlar ki, insan psikolojisini reddedip, sadece zoru, bastırmayı öngörüyorlar. Bu, "ya benden yanasın, ya bana karşısın" mantığı, en büyük problem. Tek parti devrinden kalma bir önyargının, en az irtica kadar büyük bir tehlike olduğunu düşünüyorum. İnsanlara düşünce dikte edilmesi Stalinist sistemin metodu. Stalinist bir rejimin tekrar gelmesi mümkün değil tabii. Burada çekmek istediğim paralel, devletin düşüncelerinin dışında başka bir düşüncenin geçerli olmaması gerektiğini savunan totaliter düşünceye. Özetle Türkiye'nin birinci öncelikli tehdidi kutuplaşmadır, insanları karşı karşıya getiren tanıdır.
Güney Afrika örneğinden nasıl yararlanabiliriz?
'Toplum parçalanıyor'
Güney Afrika'nın mesajını buraya taşımaya kararlıyım. Kutuplaşmaların yumuşaması, insanların ülke sorunlarına değişik çözüm arayışlarına kulak verilmesi, insanlararası köprüleri çoğaltabilmesi, kısaca sivil toplum örgütlerini örgütlemek için elimden ne geliyorsa yapacağım. Atatürk'ün hedefi olan bir yeni milleti yaratma heyecanını tekrar yakalamamız gerekir. Güney Afrika bunu yeni yaşıyor. Biz bunu 70 yıl önce yaşadık. Türkiye bugün Atatürk'ün hicap duyacağı bir devir yaşıyor. Toplum parçalanıyor ve toplumu parçalayan sadece irtica tehlikesi değil, bir de ayrımcılık var. Atatürk'ün isminin arkasına saklanarak bazı adımlar atılıyor, bazı şiddet olaylarının kapısı açılıyor. Bu yüzden, sivil toplum zihniyetinin hızlı bir şekilde gelişmesini istiyorum. Bu şikayet ettiğimiz olayı ortadan kaldırma yolundaki çabalarımızı havuzlamamız, bir araya gelip sivil toplumun ağırlığını ortaya koymamız lazım. Bir sivil toplum Rönesans'ını yaşamalıyız.
Olayların bu aşamaya gelmesinde sivil toplum örgütlerinin, bu kutuplaşmanın bir parçası olmasının da payı yok mu?
Ama hükümetin yapacağı bir şey yok. Çünkü amorf bir hale geldi. Aslında, bizi yönetenlerin her şeyi bildiklerine şartlandığımız için bu hale geldik. Bundan sonra fertlerin seslerini yükseltmeleri, kendilerini örgütlemeleri gerekir.
Ya aniden başlarına aniden tuhaf şeyler gelmeye başlarsa?
Türkiye'nin ayıbı
Bunu önlemek mümkün değil. Eğer kendine saygın varsa, inançlarını açıkça ortaya koymaktan çekinmeyeceksin. Güney Afrika'daki mucizeyi biz de kısa bir zaman içinde yakalayabiliriz, yeter ki sivil toplumu uyandıralım. Erbakan'dan sonra, Tayyip Erdoğan'ın da bu şekilde susturulmaya çalışılması bence Türkiye'nin bir ayıbıdır ve ülkemizi daha iyi bir yola sokmayacaktır. Bir ağacı ne kadar budarsanız o ağaç o kadar kuvvetlenir. Budadığınız ağacın kuvvetinden korkuyorsanız, siz de benzer ağaçları bir an önce yetiştirmeye çalışın.
Dininizin sizin için ırki bir boyutu da var mı?
Ben Türk milletine, Yahudi ırkına ve Musevi dinine mensup bir şahsım. Bana doğduğum zaman Musevi dinini verdiler. Çünkü annem babam Musevi'ydi.
Yahudiler seçilmiş bir ırk olduklarını söylerler.
Öyle bir iddia vardır. Ben onların içinde değilim. Bu şekilde düşünen insanları da ayıplıyorum. Dünyada seçilmiş bir ırk yoktur. Dünyada bütün insanlar seçilmiştir, çünkü insan olarak dünyaya geliyorlar.
Bütün Türk Yahudiler'i sizin gibi mi düşünüyor?
Hayır zaten çok da önemli bir toplum değiliz. 25 bin kişiyiz. 65 milyon içinde esamesi okunmaz.
Ama çok önemli bir zenginliktir, keşke daha fazla olsaydı.
Garip giyimli insanlar
Zamanında 100 binden fazlaydı. Bir kısmı İsrail'e göç etti. Bugün Türkiye'de yaşayan Yahudiler'in önemli bir kısmı hali vakti yerinde, eğitimli insanlardır. Özellikle İsrail ve Amerika'da Yahudi dinine aşırı bağlı olan, lüle saçlı, siyah şapkalı, garip giyimli insanlar görürsünüz. Bunlara Yahudi mürtecileri de diyebiliriz. Türkiye'de bu katiyetle yaşanmaz.
Size cemaatten bazen temkinli olma telkinleri gelir. Siz de onlara "Dikkat çekmeyelim diye kenarda kalmak çok ayıp bir şey" dersiniz. Aldığınız cevaplar sizi ekstradan kamçılar. Siz kamçılandıkça ne yapıyorsunuz?
Ben Yahudi olduğumu hiçbir zaman saklamıyorum ama bunu da bangır bangır çatılardan bağırmıyorum. Fırsatı geldiği zaman Musevi olmaktan gurur duyduğumu söylüyorum. Herkes dininden gurur duyar. Müslüman olmadığım içim Müslümanlık'la ilgili olaylara daha tarafsız bakabiliyorum. Fikirlerimi ifade ettiğim zaman can kulağıyla dinleniyorum. Onun için özellikle dinsel tandansı olduğu iddia edilen televizyon kanallarına davet edildiğim zaman büyük bir heyecanla kabul ediyorum. Orada hitap ettiğim kitlenin irticaya meyyal bir kitle olduğu varsayımı benim için çok önemli bir olay. Onlara hitap ederken, önyargılarını sorgulamalarına yol açtığımı düşünüyorum.
İsveçli bir hanımla evlendiniz ama Yahudilik anneden geldiği için çocuklarınız Yahudi olsun diye, eşiniz din değiştirdi. Bu, köklere bağlı olma duygusu, çocuklarınızda nasıl tezahür etti?
Üç semavi din...
Kendilerini Yahudi olarak sayıyorlar. Bu aidiyet hissi onları çok tatmin ediyor. İnsanın kendi benliğinin idrakında olması çok önemli. Ama bildiğiniz gibi kızım bir Müslüman adamla, oğlum Hıristiyan bir kadınla evlendi. İkisini de çok normal karşıladım. Her üç semavi dinin birbirine ne kadar yakın olduğunu, ne kadar birbirinin devamı olduğunu idrak eden bir insanım. Ben dine bir dogma değil, felsefe olarak bakıyorum. Bu yüzden benim bir Müslüman insanla iletişimim en üst noktaya gelebiliyor. Onun Müslümanlık'ına saygı duymakla kalmıyorum onu anlayabiliyorum. Yeter ki o da beni anlasın.
Şu eşsiz boğaz manzaralı balkonda zaman zaman Tanrı ile konuştuğunuzu biliyorum. O'na ne söylüyorsunuz?
Müthiş bir şükran hissimi ifade ediyorum. Büyük bir aidiyet, onun bir parçası olma durumu. En çok sevdiğim benzetmelerden biri de insanın Allah'ın bir yansıması olduğu. Allah, insana arayışlarında yol gösteren bir rehberdir. Ben o rehberi her an görebiliyorum.
'Değişime uğramayacağım'
TÜSİAD, Kutan'ı ağırladığında siz niye orada değildiniz?
Ben TÜSİAD'a gelen hiçbir parti başkanına gitmemeyi ilke olarak ortaya koymuştum zaten. Bu Kutan'a yönelik bir şey değil. Ben hepsine aynı şekilde uzağım. Hiçbirinin Türkiye'nin hızlı kurtuluşunda bir katkıda bulunmadıklarına inanıyorum.
Peki TÜSİAD, sorumluluğunun bilincinde mi?
Hayır. Nasıl ki beni Musevi cemaati biraz garipsiyorsa TÜSİAD'ın içinde de garipseyenler var ama beni hiç ırgalamıyor. Ben onların yeteri derecede gelişmediklerine inanıyorum. Birkaç yıl önce hatırlarsınız bir parlamento ilişkileri komisyonumuz vardı. O zaman beş rapor çıkardık, Türkiye'nin sorunlarına çözüm olarak. Bunları ortaya koyduğumuz zaman kendi içimizde garip bir tenkitle karşılaştık. "Politikaya karışmak, bizim işimiz mi?" diye sordular. "Evet" bizim işimiz dedim. TÜSİAD öyle düşünüyor ki politikayı Ankara yapar, biz kendi işimize bakalım. Reddettiğim şeylerden biri budur.
Neden sivil toplumu örgütlemeye önce TÜSİAD'dan başlamıyorsunuz?
TÜSİAD'da benim gibi düşünen birçok insan olduğuna inanıyorum. Örgütlenmeye devam ediyoruz. TESEV'e destek veren birçok işadamı oluşu beni çok mutlu ediyor. Ve görüyorsunuz son günlerde gittikçe yükselen bir tavır koyma olayını yaşıyoruz.
Ben daha görmedim. Sizden başka kim var?
Bu zaman içinde olacak. İnsanları susturmaya dayanan bir tavra, bir baskıya rağmen sesini yükselen insanların çoğalmakta olduğunu görmemiz lazım. Bunların içinde birçok TÜSİAD üyesi var. Cumhuriyet'in 75. yılında bizim şapkamızı önümüze koyup aynaya bakarak, en az bir Avrupa ülkesi kadar demokrasiye önem veren bir ülke olmak için nasıl örgütlenmemiz gerektiğini ortaya koymamız lazım. Ben bu konuda çalışan insanların içinde varım, var olmaya devam edeceğim. Herhangi bir değişime uğramayacağım. Söz veriyorum.
Teşekkür ederim.
Hoşgörüyle yaklaşım...
Din sizin için nasıl bir aidiyet duygusu?
Bence din toplum barışının gelişmesine yardım eden bir faktördür. Yani insanları kendi dinlerinde serbest bırakmamız lazım. Benim Müslüman çoğunluğa ait olmayışımın önemli bir faydası var; bu mevzudaki düşüncelerim daha inandırıcı bulunuyor. Mesela her zaman dile getirdiğim bir Fethullah Gülen olayı var. Bu olayda ben çok açık bir pozisyon almışım ve demişimdir ki Fethullah Gülen felsefesini önyargılı olarak reddetmeyelim. Ben Fethullah Gülen hareketinin Türkiye'nin aleyhine olmadığına, hatta Türkiye'nin zihinsel eğitiminde müsbet bir katkıda bulunduğuna inanıyorum. Mesajlarını okuyorum.
Kendisiyle tanıştınız mı?
Evet. Sohbetlerinden çok büyük feyz aldım. Felsefesinin barışçı ve Türkiye'nin geleneksel arayışlarına hizmet ettiğine inandım. Yurtdışında katkıda bulunduğu okullardan bazılarını gördüm. Burada okuyan gençler bir dinsel telkin altında değillerdi. Sadece Müslüman çocuklar yoktu. Hıristiyan, Musevi çocuklar da vardı. Hepsinin bir irtica platformunda buluşabileceklerini mantığım kabul etmiyor. Telaviv'de de bir okul açmayı öngörüyordu Fethullah Gülen hareketi ve biz de kendisine çok aktif bir destek verdik. Fakat şimdilik bu projeyi buzdolabına koydular. Çünkü kendisini çok rahatsız ettik. Fethullah Gülen olayında Türkiye çok büyük bir hata yapabilir diye düşünüyorum. Ben inanıyorum ki Fethullah Gülen hareketi Türkiye'de irticayı isteyen bir hareket değildir. Fethullah Gülen bugün hasta bir insandır, her an ölebilir. O zaman inançlı insanların çok büyük bir yüzdesi onun erken ölümünün rejime mal edilmesi gerektiğini düşüneceklerdir ve bu kutuplaşmayı daha da artıracaktır.
Siz neler söylüyorsunuz?
Böyle düşünebileceklerini düşünüyorum. Bunun Türkiye için fevkalade tehlikeli bir mecra açacağı endişemi dile getiriyorum sadece. Diyorum ki Allah göstermesin Fethullah Gülen'in erken ölümü Türkiye'nin aleyhine olacaktır. Çünkü bir "martyr" yaratmış olacağız. Yani onu aziz haline getireceğiz. Martyr, bildiğiniz gibi zor altında hayatını kaybetmiş bir insanın imajının, düşüncesinin büyümesidir. Her türlü kötülükle itham edilen Fethullah Gülen, kendini savunamıyor. Eğitim hareketi de azaltıldı, önü kesildi. Bakın bir insanı öldürebilirsiniz. Fakat "martyr"i öldüremezsiniz. Martyr devamlı büyür ve öyle bir hale gelir ki mevcut kutuplaşmayı artırır. Bunu önlemenin bir tek yolu var. Adama eziyeti durdurmamız lazım.
"Başörtüsü" için ne düşünüyorsunuz?
Orada da insanları kutuplaştırmak yerine, hoşgörü ile hareket etmemiz lazım. Başörtünün bir simge haline gelmesinin suçu, sadece onu takanda değil. Takılmasına karşı çıkanlar da en az onlar kadar simgesel hareket ediyor demektir. Karşılıklı bir olgunlaşma süreci yaşamamız lazım. Güney Afrika'da bazı Müslüman kadınların başörtülü olarak devlet dairelerinde çalıştıklarını gördüm. Kimse onları yadırgamıyor, kimse niçin başın örtülü diye sormuyordu.