Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Mehmet Aydın] - Diyanet’e kısmî otonomi verilmeli başkanı da ilahiyatçılar seçmeli

Nuriye Akman

24 Kasım 2002, Pazar

Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın hazırladığı eylem planına göre, Diyanet otonom bir yapıya kavuşacak. Başkan da belirlenen bir heyet içinde en fazla oy alan üç üye arasından seçilecek. Seçimde ilahiyatçılar ile din adamları da söz sahibi olacak.

Devlet Bakanı Mehmet S. Aydın, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yeniden yapılandıracağını söyledi. Diyanet’in devlete bağlı olarak kalacağını; ancak otonom bir yapıya kavuşturulacağını ifade eden Aydın, başkanın da seçimle göreve geleceğini kaydetti.

Diyanet İşleri'nden sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın, Nuriye Akman’a konuştu. Aydın, bir eylem planı hazırladığını ve kısa sürede uygulamaya geçileceğini söyledi. Diyanet’te de Yüksek Öğretim Kurumu’na (YÖK) benzer bir oluşum düşündüğünü vurgulayan Aydın, “Özerklik çok iddialı bir kelime; ama bir kısmi otonomluğun olması lazım. Oraya gelen insanın, ‘beni bugün görevden alırlar’ şeklinde düşünmemesi lazım.” şeklinde konuştu. Din İşleri Yüksek Kurulu üyelerinin seçiminde ilahiyat fakültelerinin söz sahibi olduğuna işaret eden Aydın, “Diyanet İşleri başkanının seçimi de benzer şekilde olabilir. Bir heyet seçilir ve iki dereceli bir seçimle o heyetin içinden üç kişi sunulur. Onlardan biri başkan olarak atanır. Din konusunda eğitim görmüş, profesör olmuş insanlar da seçimde söz sahibi olmalı.” dedi. Aydın, “Diyanet İşleri başkanının değişmesi söz konusu mu?” şeklinde soruya ise şu cevabı verdi: “Düşündüğümüz yeniden yapılanma, ister istemez, onu yürütebilecek bir kadronun da varlığını gerektiriyor.”

Başörtüsü konusuna da değinen Aydın, “Başörtüsü dinle ilgili midir, değil midir? Evvela Diyanet İşleri başkanı ‘bunun dindeki yeri budur’ der ve orada da gerçekçi davranır. Çünkü bazı konuların dindeki yeri de abartılmış olabilir. O yeri söylediğinizde, inananların bir kısmının da hoşuna gitmeyebilir. Bu, devletin tanımladığı şekilde de olmayabilir. Yani Türkiye’de din hizmeti yapmış olmanın bu iki zorluğu var.” şeklinde konuştu.

Siz bir din bilginisiniz. Siyasete girince nefsinize nasıl bir balans ayarı yaptınız? Onu henüz yapmış sayılmam. Çünkü iki aydır İzmir’deki çalışma odamda yeteri kadar kalamadım. O odayı daha az özlemem lazım, o ayarı yapabilmem için. Şimdi özlem çok fazla. Siyaset ise henüz çok yeni. Orada da bir iş ufkunu görmem lazım. Tabii bir akademisyen olarak, idealist olmak daha kolay. Siyasetçiler, akademisyenler kadar özgürlüğe sahip değildir.

Bir süre sonra ruhunuz cendereye alınmış gibi hisseder misiniz?

Bilmiyorum, eğer iyi işler yaparsam, ona dayanırım zannediyorum. Siyaset, yönetebileceği kadar bir bilgi alanı olsun istiyor. Oysa akademik hayatta doymak bilmez bir arzu var bilgi için. Siyaset, zengin İslam geleneğinden kendisine yetecek kadarını kurumsallaştırıp, “doğru olan budur” dediği için İslam dünyasında çok ciddi sorunlar doğdu.

Siyasetçi kişiliğiniz akademisyen kişiliğinizi boğar mı bir süre sonra?

Hayır. Ben kendime kıyamam. İnsan kendi özgeçmişini bilinçli olarak gözden geçirirse, bir inşa var orada. Ve o inşayı tanımak lazım. Benim çocukluğum, gençliğim, varoluşsal olarak epeyce titizlik içinde geçti. Hemen hemen her ciddi kararımı sorguladım. Onların bana ne getireceğini, ne götüreceğini hesap ettim. Kişiliğim nasıl örüldü, bunun bilincindeyim. Tuğlalar Allah’ın lütfu ile çeşitli yollarla oraya kondu. O bakımdan bırakınız siyasetin benim ile ilgili bir yıkım ortaya çıkarmasını, o inandığım büyük tuğlalardan herhangi birine dokunmasını bile müsamaha ile karşılayamam. Siyaset çok ciddiye alınması gereken bir dünya işidir. Oysa ben, kişiliği ölümün ötesinde de düşündüğüm için, o tarafa utanacağım bir şeyi taşımak istemiyorum.

Din ve dünya ilişkisini kavrama süreciniz bir köyde başladı değil mi?

Elazığ’a yirmi kilometre yakın, atmış hanelik bir köy. Ben din eğitimine çok küçük yaşta başladım. Büyük bir lütuf, o köyde insanların epeycesi din bakımından bilgiliydi. Bir İbrahim hocamız vardı. Herhangi bir ilimizde büyük başarıyla müftülük yapabilirdi; ama zamanını öğrenci yetiştirmeye vakfetmişti. Ciddi bir tezgahtan geçtik. Rahmetli hocamız çok rasyoneldi. Heyecan tarafı ağır basan dini oluşumlara karşı adeta korunduk. Duygu tarafını tetikleyen durumlar olduğu zaman, çekip çıkarırlardı bizi onun içinden. Dolayısıyla Ankara İlahiyat Fakültesi’ne geldiğim zaman, zaten yetişmiş bir durumdaydım.

Ve doğal olarak felsefeye merak saldınız.

Felsefeye merakım 10 yaşında başladı. 14 yaşında Türkçeye çevrilmiş bütün felsefe kitaplarını öğretmensiz okumuştum. İlahiyat fakültesi, bu dağınıklığı disipline etti. O günün ilahiyat fakültesi yüzde 60 zaten bir felsefe fakültesiydi. En heybetli hocalarımız felsefe hocalarımızdı. Din hayatı, hep arayışların sürdüğü bir hayattır. O hayatın, son noktasında gördüğünüz varlık, en mükemmel varlık olduğu için, sizin geldiğiniz, dışarıdan bakıldığında bir tekamül gibi görünen her nokta, aslında bir boşluk bırakarak gidiyor. Sizi korkutan bir boşluk. Hiçbir zaman, “ben oldum” diyemiyorsunuz. Bir basamak kat edildiği zaman, gözünüzün önüne öbür basamaklar geliyor.

Yani bildiğiniz her şey aslında, bilinecek ne çok şey olduğunu, hiçbir şeyin tam olarak bilenemeyeceğini göstermekten başka bir işe yaramıyor.

Tabii tabii, onun için yıllardır ben hep “Geçici olarak güvenebileceğimiz bilgi.” diyorum. İnsanlar maalesef zannediyorlar ki, bir şeyi bildiniz mi artık o, kesindir. Oysa hayat her an yeni bir macera olduğuna göre, onunla at başı gitmesi gereken bilginin her an yenilenmesi gerekiyor. Ama klasik İslam döneminde bilgiyi çok üretmişler, onun içinden siyaset işine geleni seçmiş, dondurmuş, üstelik ona “hak” demiş. “Bu şu anda ameli hayatımızın düzenlenmesinde işe yarayan bir bilgidir; ama unutmayalım başka bilgiler de vardır” denmiş olsaydı, İslam dünyası şimdi uğraştığı “akıl tutulmasına” ulaşmazdı.

Laik bir ülkede Diyanet olur mu?

Olur bence. Olur; ama böyle mi olur? Kanaatime göre yine devletle bağlantısı olmalı; ama başkanı herhangi bir devlet memuru gibi de olmamalı. Ben bunu kısmi otonomluk tabiri ile açıklıyorum. Diyanet İşleri başkanı, devletin de söz hakkının olduğu bir bağlamda, kısmen seçimle gelebilir. Din konusunda eğitim görmüş, profesör olmuş, din hizmetinde ömrünü tüketmiş insanlar var. Bunlar, kimin daha iyi bir hizmet kervanının başı olacağı hususunda karar verecek konumda olmalılar. Dışarıdan memur gibi atanması, din hizmetinin yürümesinde zorluk çıkarıyor. Eğer Diyanet, yeni bir şey söyleyecekse, bunun devlet talebi olduğu gibi bir izlenim uyanmamalı. Din İşleri Yüksek Kurulu üyelerinin seçiminde ilahiyat fakülteleri söz sahibi. Başkanın seçimi de benzer şekilde olabilir. Bir heyet seçilir ve belki de iki dereceli bir seçimle o heyetin içinden üç kişi sunulur. Onlardan biri Diyanet İşleri başkanı olarak atanır.

Bu, hemen uygulanabilir mi?

Tabii önce hukuki tarafının oluşması lazım. Belki mevcut modelde bazı değişiklikler yapmakla da bir rahatlama getirilebilir. AB’ye girme sürecinde, hakikaten din bilgileri ve dini düşüncelerimizin yenilenmesi lazım. Batı’daki benzer kurumlarla çok rahat diyalog içine girebilecek, endişesi olmayacak bir yapılanma lazım. Onun için kısmi otonomi diyorum.

Devletin dine kaynak aktarması, dinin belli bir yorumunu halka dayatması anlamına gelmez mi?

Eğer kendisi din tanımlaması yapmıyorsa gelmez. Devlet din tanımını başından beri yapıyor, o bakımdan bir zorluk var. Ama kaynak aktarma bakımından yine de düşünmek lazım. Avrupa’daki Türk insanımıza din konusunda konuşmak için gidiyorum. Mesela Amsterdam Belediyesi bana telif ücreti ödüyor. Onu bir kültür hizmeti olarak görüyor. Toplumun huzuru, manevi bir ihtiyacın giderilmesi için destek veriyor. Devlet aslında, din eğitim ve öğretimini, din hizmetini destekleyebilir.

Mesela başörtüsü konusunda tanımlamayı kim yapacak?

Devlet bir şeye karar verir, ben bunu isterim istemem, o ayrı bir konu. Ama başörtüsü dinle ilgili midir, değil midir? Bunu dışarıda bir insana sormak doğru değil. Evvela Diyanet İşleri başkanı “bunun dindeki yeri budur” der ve orada da gerçekçi davranır. Çünkü bazı konuların dindeki yeri de abartılmış olabilir. O yeri söylediğinizde, inananların bir kısmının da hoşuna gitmeyebilir. Bu, devletin tanımladığı şekilde de olmayabilir. Yani Türkiye’de din hizmeti yapmış olmanın bu iki zorluğu var.

O halde Diyanet İşleri Başkanlığı yeniden mi yapılandırılacak?

Evet, bir eylem planı veremem; ama çok da uzun sürmez. Mesela niye camiden ilahiyat fakültelerimize bilgi akmıyor? Orada vaaz ediyorsunuz, insanların sorunları var. Bunlar imamımıza, vaizimize, müftümüze geliyor; ama orada unutulup gidiyor. Bunların sistemli bir biçimde fakültelere taşınması ve fakülte programlarının bunları dikkate alarak hazırlanması lazım. Çünkü mezun ettiğiniz insanlar, bu sorunları çözmek için alana gidecekler. Yani fakültede yeni bilgiler üretiyorsak, bu müftümüzün, vaizimizin elinde olmak durumundadır ki din hizmetini yeni, “şimdilik güvenilir” bilgilere göre yapsınlar.

Demek ki önce ilahiyat fakülteleri ve Diyanet arasında, yeni düzenlemeler yapacaksınız.

Evet. Her halükarda, bilgi alanı ile hizmet alanını bir bütünlük içinde ele almamız, daha farklı bir devlet–Diyanet ilişkisi kurmamız lazım. Devletimiz “Diyanet’in başına eğer şu insan gelirse, fazla bir şeye karışmaz, dolayısıyla bir sorun çıkmaz” diyorsa, o sorunları görmezlikten gelmenin bir yararı yok. Ben biraz YÖK’e benzer bir oluşum düşünüyorum. Bir kısmi otonomluğun orada olması lazım. Oraya gelen insanın, “beni bugün alırlar görevden” şeklinde düşünmemesi lazım.

Peki buradan “Diyanet özerkleştiriliyor” diye bir başlık çıkartabilir miyim?

Hayır. Özerk, çok iddialı bir kelime. Yani erkini kendi özünden alan bir şey. Öyle değil, Diyanet erkini aynı zamanda, devlet güvenliği ve devlet himayesi içinde de devam ettirmek zorunda.

Zor bir şey istiyorsunuz, hem uçsun, hem koşsun, hem yüzsün...…

Yerine göre evet. Hakikaten devlet desteğine ihtiyaç var. Almanya’da bunun örneğini gördük. Gün geldi birbirlerinin mabetlerine gitmez oldular. Bunu devletin baskısı şeklinde görmüyorum. Diyanet, mesela başörtüsü ile ilgili bir tanımlama getirebilir; ama o tanımlamayı bütün zenginliğiyle ve farklılıklarıyla getirmeli. İş sadece helal haramla bitmiyor ki. O yüzden siyasetin kendi işine yaradığı için dondurduğu o bilgi kabuğunu kırıp, geniş bilgilere ulaşmamız lazım. Sadece kitabî bilgimizle gittiğimiz zaman bile bugün sorun olan pek çok şeyin o kadar rahat çözümleri var ki. Ve bunların hepsi de İslami’dir. Mesela başörtüsü konusunda her mezhep imamı aynı şekilde düşünmemiş. Çok sıkı tutanlar var, oldukça rahat tutanlar var. Bunların hepsini bilmiyoruz.

Eşiniz de bir ilahiyatçı. Hiçbir zaman başını örtmedi. Bu başörtüsü yorumları içinde, en geniş olanını benimsediği için mi kapanmadı?

Bunu kendisine sormak lazım. Ama eşim “dinde başörtme yoktur” hiç demedi. Zaman zaman kendisine hanım arkadaşları soruyor. O diyor ki, “Ben başımı örtmediğim için öğretmen oldum. Binlerce öğrenci yetiştirdim. Ondan doğacak bir sorun varsa, o Cenab–ı Hak’la benim aramdadır”.

Dolayısıyla, bugün başörtüsü nedeniyle, öğrenimlerine devam edemeyen genç kızlara başlarını açmalarını mı tavsiye edersiniz?

Hayır, kimseye başını açmayı tavsiye etmedim. Zor kararları insanlar kendileri vermek zorundadırlar. Verdikleri karar, kendilerini çok rahatsız ediyor olabilir. Ona da katlanmaları lazım. Yani birine giderek, bir sorunun cevabını alarak rahatlamak doğru değil.

Diyanet İşleri başkanının değişmesi söz konusu mu?

Daha bakanlığa gelir gelmez şunlar görevden alınacak gibi bir şey söylemem ne mümkün ne de doğru. Ama düşündüğümüz yeniden yapılanma, ister istemez, onu yürütebilecek bir kadronun da varlığını gerektiriyor. Üniversitelerle sıkı bir işbirliğimiz olacak. Avantajım, ilahiyat fakültelerinde varlıkları ile iftihar ettiğim genç bilim adamlarımızın çoğu benim öğrencim. Bu, sadece bir bakanın, “niyet ettim yapmaya” demesiyle olmaz. İlahiyat kökenli milletvekilimiz var. Hepimiz bir araya geleceğiz. Moda tabirle hepimiz elimizi taşın altına koyacağız.

Aleviler her zaman Diyanet’in kendilerine hizmet vermediğinden yakınırlar. Onlara yönelik bir projeniz var mı?

Bir grup Alevi kardeşimiz, “Bu işin Diyanet’le de görünür olması lazım” diyor; ama buna şiddetle itiraz eden, “Bizim arzu ettiğimiz, Diyanet’te yer almak değil, Diyanet’in kalkmasıdır” diyenler de var. Muhtelif Alevi yorumlarına yönelen kardeşlerimizle oturup bunları konuşacağız.

Maddi olarak zengin bir insan mısınız?

Hayır; ama fakir de değilim. İzmir’de ve Ankara’da 90 metrekarelik iki evim var. Bir de 60 metrekarelik köyde yazlığımız var. Zaman zaman yazdığım kitaplardan, yurtdışında yaptığım konuşmalardan da telif ücreti ödendiği oldu; ama çok sık olmaz bu. Türkiye’deki konferanslardan, televizyon programlarından bir gelirimiz olmuyor. Daha fazla param olmasını, daha fazla kitap almak açısından isterdim.

Ne okudunuz en son?

Hans Küng diye bir Alman teoloğunun, reel politik ile, ideal politik arasında mukayese yaptığı ve birtakım tarihi örnekler verdiği fevkalade öğretici bir kitabını okudum. Benim okumalarım çok kozmopolittir. Bazen, güneş enerjisi ile ilgili bir şey okurum. Birkaç sene öncesine kadar, yaz aylarını şiirle romana ayırıyordum. Çünkü o rahatlatıyor. Beni ertesi seneye hazırlıyordu. Ama son yıllarda o kadar yoğun ki, okulun olmadığı iki aylık dönemi önümüzdeki kışın programlarını hazırlamak için kullanıyorum. Ama yine de bir arkadaşım “güzel bir roman çıktı” derse, onu okuyacak zamanı ayırmak durumundayım. Çünkü, şiir, roman, sinema, tiyatro boyutuna girmeden hayat çekilir değil. Mesela Orhan Pamuk’u zevkle okurum. En son Kar’ı okudum.

Aynaya baktığınızda ne görüyorsunuz?

Gördüğüm beni rahatsız etmiyor; ama bana daha fazla çalışmamı söylüyor. Bu çalışmayı akademik olarak söylemiyorum. Konuşmamım başında söylediğim, kişilik inşasında, bir iki tuğla koy diyen birisini görüyorum. Çünkü alıştığım Mehmet Aydın bana yeterli gelmiyor. Onu yenilemem gerekiyor.

Çok mu sevmek istiyorsunuz kendinizi?

Sevmek demeyeyim de, biraz daha arkadaş olmak istiyorum kendimle. Donukluk gösteren birisi, beni tatmin etmiyor. Yani sıkılıyorum kendimden. Bir anlamda kendime söyleyecek sanki bir şeyim kalmadı gibi. O bildiklerim ve deneyimlerimle kalacaksam ben, bir süre sonra bana fazla bir şey söylemiyor. Onun için hemen okumaya, yeniden düşünmeye başlıyorum ve biraz daha üreterek, eski ve yeni Mehmet Aydın modeli içinde eritiyorum.

Mehmet Aydın iyi ki varsınız.

Çok teşekkür ederim. İyi ki varız, iyi ki Türkiye var, iyi ki milletimiz var, iyi ki insanlık var. Allah’a teşekkür ediyorum hakikaten.

2002 Yılı Röportajlar