[9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel] - Askerin söylediğini parlatmayı âdet haline getirenler var
Nuriye Akman
07 Eylül 2002, Pazartesi
“Baba” ile sohbet zevkli ama zordur. Ne sorarsanız sorun o önce kendi istediğini anlatır. Siz somut, kısa, çarpıcı yanıtlar istersiniz; ama o işin cemaziyelevvelinden başlar konuşmaya.
Bir de bakmışsınız ki size ayırdığı zaman bitmiş, siz elinizde soru kağıdınız kalakalmışsınız. Neyse ki mültefittir, şakacıdır. “Çok konuştunuz ama hiçbir şey söylemediniz” siteminize karşılık sizi, bir hafta sonra yeni bir randevu ile teselli eder. Bir kez daha denersiniz şansınızı. Farklı bir portre yakalamaya çalışmanızı anlayışla karşılasa da iç dünyasının kapılarını asla tam olarak açmaz. Çünkü o kendi başına, yalnız bir adamdır...
Kemal Derviş’in ekonomi patronluğunu her ne pahasına olursa olsun, devam ettirmesi gerektiğine inananlara nasıl bakıyorsunuz?
Ekonominin patronu tabirini hiç sevmiyorum. Bir ülkenin ekonomik politikasının yürütülmesinden hükümet sorumludur. Bu ülkede, ekonomiden sorumlu 11 tane bakan vardır ve başbakan bunların hepsinden sorumludur. Ekonomi patronluğu diye bir mevki yok. Sadece Hazine’den sorumlu bir devlet bakanı var. Bakanlar Kurulu’nun içerisinde, aynı masanın etrafında oturup da, birinci sınıf, ikinci sınıf bakanlıklar dediğinizde o bakanlıklar çalışmaz. Çünkü, istirgap yani çekememezlik hissi doğar. Ahenk olmaz. Başbakanla kendisi arasına bir başka kademe konmasına bir bakan razı olmaz. Razı olur gibi görünse bile, işi yokuşa sürer.
Zincirbozan’dan da çok yakın arkadaşınız olan Sayın Baykal’ın karakteri, Derviş’i taşır mı? Bu ikilinin ruh kumaşları birbirine uyar mı?
Sevk ve idare denen bir bilim var. Bu bilimi öğrenmeye başlayanlar başlangıçta, bir şey öğrenirler. O da “Power is indivisible” (Güç taksim edilemez) ilkesidir. Power, başbakandadır, genel başkandadır. Genel başkan kendi razı bile olsa, birisine “Gel seninle beraber yürütelim bu işi dese” de yürümez. Bir süre sonra sürtünme çıkar. Eğer bir sürtünme varsa, burada mutlaka bir kural hatası vardır. Umarım bu kural hatasını yapmazlar, geçinirler.
Derviş YTP’yi terk ettiği zaman, siz onun ülkeye önemli bir hizmet yapmadığını söylediniz. Orada kalsaydı, biz sizin belki de bu fikrinizi öğrenemeyecektik. Acaba öfkeniz biraz da kendinize mi? Yani İsmail Cem size fikir sormaya geldiği zaman, “Sayın Cem, Derviş’in ipiyle kuyuya inilmez” diye onu uyarmadığınız için, biraz da kendinize mi kızdınız?
Hayır, Derviş benim konum değil. Derviş hadisesi Türkiye’de başladığından beri, bir sevk ve idare hatası yapıldığını söyledim. Türkiye bunalıma gitti, bana göre gitmemesi lazımdı. Bu kriz finans krizi olarak kalmalıydı. Daha sonra, çarşıya pazara intikal etti. Halbuki Türkiye’nin bir eksiği yoktu. Pazar durdu, fabrikalar durdu ve 1 milyon 200 bin kişi işten çıktı. Ve Türkiye senenin sonunda yüzde 9 küçüldü. Bunun neresi başarı? Bunlar zaten seçim esnasında konuşulacak. Yani Türkiye’de herkesi dilsiz mi zannediyorlar? Birisi çıkıp bunu soracak. ‘Bunun neresi başarı?’ diye.
Niye Cem’e söylemediniz bunu?
Sayın İsmail Cem bana “Parti kuruyoruz, ne yapalım?” diye gelmez. İsmail Cem, benim başbakanlığım zamanında, dört beş sene bakanlık yaptı. Ahenk içerisinde çalıştık; ama bir parti kurmaya kalktığı zaman, benim yapabileceğim bir şey olmazdı. Sadece benim söyleyeceğim, “Allah muvaffak etsin” demekti. Uyarıcılık yapmam. Çünkü yola çıkmış. Niye pişmiş aşa su katayım?
DTP’nin YTP ile ittifakını sizin istediğinizi varsayarak sormak istiyorum, Mehmet Ali Bayar sanki acele etti YTP ile ittifak yapmakta.
Ben onlarla da konuşuyorum, bunlarla da. Yani kimsenin bir şey yaptığı yok ki. İlkede anlaştık diyorlar. İlkede anlaşmak beraberliği getirmiyor. Çünkü ortada ittifak kanunu yok. İşbirliği yapacağız dediğin zaman, nasıl yapacaksın işbirliğini? Bir siyasi parti diğerinin içinde kaybolacak. Bu kolay bir şey değil ki.
Siz bu işlerde ben yokum diyorsunuz; ama yakın arkadaşlarınız Rifat Serdaroğlu, İbrahim Gürdal ve Osman Müftüoğlu’nun YTP’ye yönelmesi, sizin de YTP’ye karşı bir teveccühünüz olduğu yönünde yorumlandı. Ve ‘ANAP’ın oyununu bozmak için ‘baba’ arkadaşlarını oraya gönderdi.’ dendi. Bütün bunlara belki açıklık kazandırmakta yarar var.
Benim başka arkadaşlarım da başka yerlere gittiler. Eğer karışıyor olsam, onlara da karışırdım. Ben güncel hiçbir meseleye karışmadım. Şu anda da karışmıyorum. Herkes, kendi dümeninde, kendi gemisini yürütsün. Ben sadece, bu sistemin işlemesinin taraftarıyım.
Sistemin sağlıklı işlemesi açısından HADEP’in olmadığı bir parlamento sizi üzer mi, sevindirir mi?
HADEP’in parlamentoya girmesine mani bir durum yoktur. Buyursun, barajı aşsın girsin. Barajı aşamayan başkaları da var. Seçime girecek 23 partiden altısı, yedisi barajı aşacak. Ee 16’sı, 17’sinin parlamentoya girmemiş olması beni üzmüyor da, HADEP’in girmemiş olması niye üzsün?
AK Parti’nin birinci parti olarak çıkmasından askerler endişe ediyor mu sizce?
Benim bildiğim askerlerin birtakım kaygıları vardır, olması da doğaldır. Askerlerin istediği şey, Türkiye’de huzurun ve düzenin bozulmamasıdır. Ülkenin bölünmez bütünlüğünün veya laik düzeninin tehlikeye girmemesidir. Çünkü ülkenin bölünmez bütünlüğü veya laik düzen tehlikeye girerse, Türkiye güvenlik güçlerine müracaat eder. Çıkabilecek meseleleri askeriyle, polisiyle göğüslemeye çalışır. Askerler hem ülkenin başına gelebilecek kargaşadan dolayı bu ülkenin büyük kurumu olarak tedirgin olurlar, hem de kargaşa çıkarsa, kendilerine iş düşecektir. O nedenle kargaşa çıkmasın isterler.
Sayın Ecevit ile birbirinize benzeyen yanlarınız var mı?
Vardır ama benim birtakım benzetmelerde bulunmam doğru değil. Siyasete giren insanların birçoğu, birbirine benzer. Hırslı, inatçı, kararlı ve inandığı fikirleri savunmada tavizsizdirler. Başka siyasetçilerle de, Ecevit ile de benzer olan tarafım budur.
Hüzünle izliyoruz Ecevit’in politik yaşamının sonunda nasıl bir noktaya geldiğini. Partisi dağıldı, sağlık sorunları var. Ve ısrarla direniyor. “Böyle mi olmalıydı?” gibi bir duygu var mı kalbinizde?
Tabii aslında bu işlere başlamak kolaydır, bitirmek zordur. Bitirme vetiresine geldiğiniz vakit, yalnız değilsiniz. Geçmişiniz var, o sizi eteğinizden çeker. Bir de pek çok tanıdığınız var, onlar çeker. Ortam var. Bir de sanki “Bu iş bitti” dediğiniz zaman, damdan düşmüş gibi bir duruma düşersiniz diye bir endişe vardır içinizde.
Siz olsaydınız, ne yapardınız?
Bazı şeyleri tadında bırakmak gerekir. Bilhassa sağlık meselesinde inat olmaz bence.
Ecevit ile sizin aranızda çocuksuz olmak gibi bir benzerlik de var. Çocuk doğurmanın erkeklerdeki karşılığı çoğu kez, “ilke” ve “ülke” doğurmak oluyor. Politika tutkusu, bir türlü bırakamamanın arkasında böyle bir psikolojik süreç de var mı? İnsan çocuğunu bırakamaz ya...
Hayır. Biz kadere inanan insanlarız. İlahi takdir bizim için fevkalade önemlidir. Gayret sarf ettik, çocuğumuz olmadı. Ondan sonra ne yapacaktık? Bütün milletin çocukları bizimdir. Herkesi sevdik, kucakladık.
Yaşamı bir hapishane, kendinizi de bir tutsak gibi gördünüz mü? Mevlana gibi, “Ölünce ten kafesinden can çıkacak özgür olacağım” diye düşündüğünüz oldu mu hiç?
Hayır. Ben hayatı seven bir adamım ve geçen uzunca bir ömrün her dakikasını çok iyi kullanmışımdır. Zorluklarım, sıkıntılarım olmuştur ama hiçbir gün “Dehre (dünyaya) gelmeseydim” demedim.
Ama ben size bambaşka bir ruh halinden söz ediyorum. İki hayatı birden kucaklamakla alakalı, tamamen tasavvufi anlamda bir derinlik arayışı.
Bu dünya fanidir. Baki olan öbür dünyadır. Ben o inanca bağlı bir insanım. Ve nihayet, Allah’ın dediği olur. Ona inanmış bir insanım. Hadiseleri göğüslemekte de aşmakta da bir zorluğum olmadı.
Ruhen nasıl bir mod’da olduğunuzu düşünüyorsunuz?
Allah’a şükür sağlığım düzgün, çalışabiliyorum. Eşim, dostum, arkadaşlarım var. Hâlâ birçok şeyden hoşlanıyorum.
Kadınlardan da hâlâ hoşlanıyor musunuz?
Kadınlardan hoşlanmayan erkek olmaz. Hoşlanma hadisesini, güzel olan her şeyden hoşlanma olarak anla oldu mu? Kadın Allah’ın yarattığı en değerli varlıktır. Bu değerli varlığa ilgi duymamak elde değildir. Sadece şekil olarak değil.
Bu yaşta bir erkek için hâlâ kendini kadınlara karşı ilgili görmek, iyi bir hayatiyet belirtisidir değil mi?
Tabii tabii. Derli toplu, fizik bakımından düzgün bir kişi benim de dikkatimi çeker. Entelektüel ise bu kişi daha da çok dikkatimi çeker.
Peki Demirel aşk defterleri kapamış, bitirmiş birisi midir?
Kapalı. Zaten öyle olması da doğaldır.
Platonik duygular da mı beslemez Demirel?
Yok, yok. Onlar hiçbir şey ifade etmez.
Ölüm şeklinizi düşünür müsünüz?
Onu düşünmenin bir yararı yok. Benim ölüme karşı duruşum gayet vakurdur.
Yani nasıl bir ölüm dilersiniz? Kalp krizi mi?
Bakın, Kur’an–ı Kerim’de diyor ki: ‘Herkes ölümü tadacak’. Binaenaleyh ona inanan birisi olarak, onun kaçınılmazlığını biliyorum. O kaderin nerede, ne zaman, nasıl geleceğini bilemezsiniz. Ne olursa olsun, benim düşüncemle çözeceğim bir iş değil o. Bana bir yararı olmayan şeyi düşünmem.
Tanrı ile hesaplaşma anınız üzerine düşünür müsünüz? ‘O bana ne der, ben ona ne derim?’ gibi.
Ben o anı hiç düşünmem. Yalnız her sabah dua ederim.
Kul hakkından korkmaz mısınız?
Tabii tabii. Cenab–ı Allah diyor ki, bana olan borcunuzda, af sahibiyim; ama benim karşıma kul hakkı ile gelmeyin. Kul hakkını Allah dahi affetmiyor. Onun için, bilerek kimsenin hakkını yememeye çalışmışızdır. E insanız, bizim başka insanlardan bir farkımız yok. Hz. Peygamber sırtını açıp da, “Gelin, ben herhangi birinize kırbaç vurdu isem, siz de bana vurun. Bende alacağınız varsa, gelin alın, bende hakkınız varsa, ben hakkımı helal ediyorum” diyor. Ona imrenmek de mümkün değil, çünkü onlara ait bir şey bu. Onlar müstesna insanlar.
Ama size bize örnek olsun diye yaşamış. Dolayısıyla, sizin de halkınıza “Gelin benden bir alacağınız varsa, sırtıma vurun” gibi bir çağrınız olamaz mı?
E onun pratiği yok. Ama o peygamber, onda olur.
Vasiyetiniz var mı efendim?
Hayır.
Siyasi ve maddi mirasçınız kim olacak?
Hiçbir şeyi tayin etmedim, hiç düşünmedim de.
Hangi film ya da roman kahramanı size benzer. Onda kendinizi bulmuşsunuzdur hani.
Ben kendi başıma bir adamım.
Yalnız.
Yalnız. Ben filancaya benzerim diyecek bir durum yok. Ben ne isem oyum. Türkiye’deki inişleri çıkışları göğüslemiş, bunun içinde kaybolmamış bir kişiyim. Ve bir ucundan girmişim, öbür ucundan, en tepesinden çıkmışım. En tabanından başlamışım, en tepesinden çıkmışım. Benim gibi ikinci bir adam bulamazsınız.
‘Hangi hatanızdan ders aldınız?’ dersem bir cevap alamaz mıyım?
Alamazsın. Hatasız insan olmaz. Yani beşer şaşar.
Nerede şaştığınızı söyleyin.
Şaştığım haller olmuştur. Yanlış yaptığım işler olmuştur. Yanıldığım olmuştur, bunlardan ders aldığım haller olmuştur, almadığım haller olmuştur. Ama ben bunu bu kadar söylerim.
Yani ‘Ya şu Çiller’i nereden getirdim de, politikaya soktum?’ demezsiniz.
(Gülüyor) Kafanda olan çıktı şimdi. Bugünkü süreçte o çeşit şeyleri söyleyemem.
4 Kasım için bir kâbus senaryonuz var mı?
Yok.
Diyelim ki, AKP kazandı, kâbus olur mu?
Hayır. Meşruiyet içerisinde yapılan işler bunlar. Hür ve serbest bir seçim yapılacak Türkiye’de. Bunun aksini düşünemiyorum.
Sezen Aksu’nun konseri tartışılıyor, biliyorsunuz rahatsız oldular askerler.
Bu hassasiyetler epey bir süre daha sürecek. Yalnız bunlara hassasiyet göstererek çok fazla gidemeyiz. Hadise şudur: Türkiye’de Rumca şarkı söyleniyor, kimse bir şey demiyor. Sezen, büyük sanatçıdır, bir Yunanlı şarkıcı ile çıktı harika bir konser verdi. Türkçe şarkı da söylediler, Rumca da. Kimse buna alınganlık göstermedi. Ermenice şarkılar da söylendi Türkiye’de, Yahudice şarkılar da Habitat II’de. Kıyamet kopmadı, bir şey olmadı.
Ama Kürtçe söylenmedi.
Ha Kürtçe söylenmedi. Şimdi deniyor ki, Kürtçe de söylense, ne lazım gelir? Bir şey lazım gelir mi gelmez mi onu göreceğiz. İnşallah bir şey lazım gelmez.
Peki o zaman kopmayan kıyamet şimdi niye kopuyor?
Şimdi şunun için kopuyor: Türkiye, Kürt’üm diyen insanları azınlık saymıyor. Azınlık saymayı bölünme sayıyor. Endişe ediyor. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kürtçe televizyona, eğitime karar verince, artık bu gibi hassasiyetlerin çok fazla devam etmeyeceği görülüyor. Ama, TBMM bu kararını ittifakla vermedi. Meclis, Türkiye’nin bir aynasıdır. Rumca şarkı söylendiği zaman Türkiye birliğine bir zarar gelmedi. Ermenice söylendiği zaman da gelmedi. Çünkü onlar azınlık ve miktar itibariyle de çok kişi değiller. Türkiye sosyal bünyesini, siyasi bünyesini silkelemiyor. Kürtçe şarkı söylenmesi silkeler mi? İnşallah silkelemez. Silkelemesi hali büyük sıkıntıdır.
Peki var mı böyle bir ihtimal?
Var ya. Hassasiyetler var.
Hassasiyetler var da, ihtimal var mı size göre?
İhtimal ayrı mesele. Hassasiyetlerin olması önemli. Bu hassasiyetlerin, hassasiyet olarak kalmasını umuyorum. Ondan ileriye geçmemesi önemli.
Askerin hassasiyetinin devam etmesinden endişe eder misiniz?
Sorun asker sorunu değil. Sorun, Türkiye’de asker bir şey söylediğinde, onu parlatmak âdet haline geldiği içindir. Asker meselesi değil ki iş. Asker sivil. Bu zamana kadar bir çoğunluk olarak yaşayan, Türk ve Kürt kökenli anayasal vatandaşların bir grubunun şimdi kendisini azınlık sayacak adımların atılmasına bırakmasıdır. Oradan ne çıkar biliyor musun, oradan bir Kürt milliyetçiliği çıkar, bir Türk milliyetçiliği kesin çıkar karşısına. Bu da Türkiye için iyi olmaz. Korkulan budur.
Peki ama şarkı buna vesile olur mu? Evham değil mi bu?
Olabilir. İnşallah evhamdır. Ama bu istikamette atılacak her adım, mutlaka bir hassasiyet meydana çıkarır. Bu hassasiyetleri dile getirdiler diye kimsenin üzerine varmamak lazım. Çünkü üstlerine varırsanız, hiçbir zaman tolerans bulamazsınız.
Siz Sezen Aksu’nun yerinde olsaydınız, bundan sonraki konserleri iptal mi ederdiniz, yolunuza devam mı ederdiniz?
Devam ederdim. Devam etmesi bundan hiç korkmaması lâzım. Kürtçe televizyonu, tedrisatı, kitabı kanunla kabul ettikten sonra Kürtçe şarkıya mani olmanın hiçbir anlamı yok. Ben böyle düşünüyorum. Herkes benim gibi düşünmeyebilir.