[Fatih Altaylı 1] - MİT beni Ankara’da sorguya çekti
Nuriye Akman
10 Ağustos 2002, Cumartesi
Ben Sabah’tayken yönetim, bir dönem manken Deniz Akkaya’ya röportajlar yaptırdı. Bu çalışmaların birinci sayfadan gösterilmesine karşılık benim yazılarımın gazetenin ekinde kendine çok küçük bir alanda yer bulabilmesine Fatih Altaylı isyan etmiş ve “Madem öyle, Nuriye Akman da podyuma çıksın” diye yazmış ve bunu birkaç tv programında tekrarlamıştı. Hiç tanışmadığımız halde mesleğimi icra ediş biçimim için söylediği güzel sözler bana ilaç gibi gelmişti o günlerde. Yazılarımın bir dönem daha iyi değerlendirilmesinde etkili de oldu. Bugün bunu hatırlayışım, üslubundaki yanlışlıklar ne kadar eleştirilse de, Fatih Altaylı kişiliğinin temelinde “Haksızlığa isyan eden” bir yan olduğunun altını çizmek için. Röportajlar sonuç olarak karşınızdaki insanı anlama denemesidir. Sadece denemedir ama. Ruha, ne kadar da yakınlaşsanız, sözcüklerle çektiğiniz fotoğraf fludur. Bir insanı oluşturan bütün verileri birden değerlendiremezsiniz. Bunun bilinciyle, itham etmeden sordum. Onu anlamaya çalıştığımı anlayabildiği, buna izin verdiği için teşekkürler.
Altaylı soyadı, “altı aylıklar” kökeninden mi geliyor, yoksa Altay dağlarından mı?
Soyadımın etimolojisini bilmiyorum. “Altı aylıklar”dan geldiğini düşünmüyorum. O zaman, Altıaylı olurdu.
Öyleymiş de, sonradan “ı” düşmüş, bir Vanlıdan aldığım bilgiye göre. Bu soyadının, kalabalık bir sülaleye işaret ettiğini söyledi. Yani o kadar çok doğuyorlar ki, altı aylıklar gibi konuşulurmuş.
Sülalelerin o kadar kalabalık olmaları için, altı aylık doğmaları gerekmez. O zaman, tavşan aile deselerdi daha iyi olurdu (gülüyor). Çok geniş bir aileydik ama eskisi kadar kalabalık olduğumuzu zannetmiyorum. Van’da doğdum ama hemen hemen hiç yaşamadım orada.
”Van’ın yarısı bu sülalenindir. Çok zengin bir aile” bilgisi doğru mu?
Doğrudur. Dedem, bütün ailemizin geçimini sağlayacak kadar bir mal varlığına sahipti. Onun sayesinde hepimiz rahat şartlarda yaşadık. Ailede çalışan çok az kişiden biriyim. Genelde rantiye bir aileydi. Bir erkek kardeşim yurtdışında yaşıyor.
Varlıklı bir aileden gelmek, seni nasıl etkiledi?
Tabii bir rahatlık oluyor insanda. Eskiden siyasetçinin, devletin karşısında biraz ezilip büzülen bir gazetecilik tarzı vardı. Ben onu değiştirenler arasındayım. Hiç kompleksim olmadı. Bu aldığım eğitimle ilgili. Galatasaray’ın da büyük bir payı vardır, sonrasında okuduğum Boğaziçi’nin de.
Boğaziçi’ni bitirdin mi ki?
Bitirmedim. Çünkü sıkıldım. Baktım ki bilmediğim herhangi bir şey öğrenmiyorum orada.
Sen mi sıkıldın, onlar mı senden sıkılıp kovdu?
Ya ben sıkıldım, okula gitmedim, bıraktım okulu. Boğaziçi’nde, arkadaşların geçirdikleri metamorfoz bana garip geldi. Boğaziçili olmanın çok hoşuma gitmediğini söylemeliyim.
Kanal D’nin başına geçişinle ne değişti?
Bu çok kafamda olan bir iş değildi. 4–5 sene önce, Erol Aksoy Show Tv’nin yayın yönetmenliğini teklif etmişti, reddetmiştim. Ve hatta Erol Aksoy her görüşmemizde de, “Bak sen reddettiğin için, Reha Muhtar diye birisi var, ona kızma.” demişti.
Demek Reha Muhtar’ın varlık sebebi senmişsin!
Erol Aksoy’a göre benmişim evet. Hatta “Reha Muhtar yüzünden kanalı satmak zorunda kaldım.” dedi. Tuncay Özkan’ın ani ayrılışından sonra Aydın Bey bana teklif etti. Kabul etmek istemedim. Çocuğuma daha fazla zaman ayırmak istiyorum. Fakat Aydın Bey, “Senden ilk defa bir şey istiyorum, kabul et” deyince başladım.
Tuncay Özkan kaç kişiyi götürdü yanında?
Tuncay, 40 kişilik ekiple gitti ki buranın omurgasını oluşturan bir grup. Herkes bizim çuvallayacağımızı zannediyordu. Sebep şu: Birincisi, ben hayatımda hiç televizyon haberciliği yapmamıştım. İkincisi, çekirdek kadro gitmiş. Geldim, oturdum, baktım, bu iş o kadar zor değil. Yayın yönetmenlerinin işini patronlara dünyanın en zor işi gibi tanıtmışlar. Demişler ki, “Bu işi Türkiye’de yapacak beş kişi vardır; biri de benim. Eğer biz yoksak bu iş olmaz” gibi bir hava yaratmışlar. Bu yüzden de büyük bir panik olmuş onlara karşı, “Aman giderlerse ne yaparız?” diye. Giden 40 kişinin yerine ben sadece bir editör ve sekiz tane muhabir aldım. Kaldığımız yerden devam ettik.
Tuncay Özkan yönetiminden anlayış olarak farkınız ne?
Biz bütün partilere eşit mesafedeyiz. Emniyet’in içindeki bütün ekiplere eşit mesafedeyiz.
Bunu sana mı, patronun politika değiştirmesine mi bağlamalı?
Patronun bununla ilgili bir talebi olduğunu zannetmiyorum. Hürriyet’te 9 senedir yazıyorum. Aydın Bey, yazılarımla ilgili olarak telefonla birkaç kez arayıp tebrik etmiştir, birkaç kere de sitem etmiştir, hakkımda açılan davaların çokluğuyla ilgili olarak. Yoksa patronların, bizi arayıp, şu yöne gideceksiniz demeleri söz konusu değil.
İnandırıcı gelmiyor.
Aynen böyledir. Aydın Bey’le buraya geldikten sonra iki kez telefonla konuştum. Birinde bir sunucu adayıyla görüşmemi tavsiye etti, birinde de “Başladın mı, hayırlı olsun.” dedi. Bunun dışında konuşmuyoruz. Böyle olması gerekiyor bu işin. Bu kanal ne yazık ki, biraz Anavatan Partisi’ne yakın davranmış.
Sadece bu kanal mı? Aydın Doğan grubu gazeteleri tamamıyla ANAP’a, Mesut Yılmaz’a yakın değil mi?
Ben onu bilemem. Ama Mesut Yılmaz hakkında en ağır eleştiriyi ben yazdım. Ben de bu kurum çalışanıyım. Kurumun Yılmaz’la ilgili bir politikası var mıdır bunu bilemem. Bana verilmiş bir talimat, “Mesut Yılmaz’a yakın davran, uzak davran, Mesut Yılmaz’ı pohpohla, karalama, kavga etme” diye bana söylenmiş bir laf yok. Gazetecinin işi, siyasilerle iyi geçinmek değildir. Tam aksine gazetecinin işi her zaman muhalefet yapmaktır. Ben böyle öğrendim bu işi, böyle yapıyorum.
Tuncay Özkan görevini iyi yaptığı için mi ayrıldı, iyi yapmadığı için mi?
Tuncay Özkan bir transfer teklifi aldığı için ayrıldı. Bunun arkasındaki nedeni Mehmet Emin Karamehmet’e sormak lazım. Bu acaba basın gücünü başka amaçlarla hizmete sunmak için midir, çok üstün, başarılı bir gazeteci olduğu için midir, onu bilemem.
Tuncay Özkan’ı başarılı bulur musun?
Bulmam. O benim anladığım anlamda iyi bir gazeteci değil. Çünkü yakınlıkları var, öncelikleri var. Polisle ilgili birtakım tercihlerin içine girdi. Ben bunları doğru bulmam. Çünkü bir gazeteci Emniyet içindeki, çeşitli kurumlar içindeki kavgaların saflarından birini tutma hakkına sahip değildir.
Sen hiç taraf tutmadığını iddia edebilir misin?
Ben canımın istediği tarafı tutarım. İlkelerime bağlı olarak da tuttum hep.
O da canının istediğini tuttuğunu söyleyebilir.
Bilemem. Bir grup içinde bir çıkar kavgası varsa, ben bu çıkar kavgasının içinde yer almam. Bana ne? Baktığın zaman ister Saygı Öztürk’le Tuncay Özkan’ın polis konusundaki yaklaşımlarına, ben böyle şey içinde hiçbir zaman olmadım.
Seninle ilgili MİT iddialarının başlangıcında Tuncay Özkan mı vardı?
Yanılmıyorsam Haluk Şahin başlattı. Birbirleriyle kavgalı olan Tuncay Özkan ve Uğur Dündar, o zaman iyi dostlardı ve ortak olarak sevmedikleri insan bendim. Böyle bir şey başlattılar.
Ne hissettin?
Çok üzüldüm. Mesleki olarak elbette MİT’le de görüşmüşümdür, itle de, bitle de. MİT merkezine ne zaman gittim? Abdullah Öcalan röportajından sonra görüşmenin kasetini istediler. Ben de verdim. Daha sonra da bununla ilgili sorguya çekmek için Ankara’ya çağırdılar. MİT’in en üst düzey görevlilerinden, 5 veya 6’sı oturdular karşıma, sorular sordular. Ben de meslek ilkelerim çerçevesinde gereken bilgilerin tamamını verdim. Yenimahalle’ye ilk ve son gidişimdir.
Sonuçta bir lekedir bu. Temizlemen gerekmez miydi?
Bu leke değildir.
Ama bu laf sana ait, bir röportajda söylemişsin.
İlk günler beni çok üzdü ama, kimse buna inanmadı. Bugün herkesin peşinden gittiği, adına ödüller konmuş Uğur Mumcu için de MİT ajanı dendi bu ülkede. Oluyor böyle şeyler.
Ölçü nedir Fatih? Sen kime MİT ajanı dersin? Yani sadece dosya alıp verme midir kriter?
MİT'ten hayatımda bir kere dosya aldım. Araştırdığım bir konu vardı. Sordum, onlar da yurtdışındaki bazı dini örgütlerle ilgili bana dosya verdiler. Bunun dışında benim MİT'ten dosya almışlığım, vermişliğim falan yoktur. Sadece İstanbul eski bölge başkanlarından bir tanesi ile pek çok işadamının da bulunduğu ortamlarda, zaman zaman sohbet etmişliğimiz, bir araya gelmişliğimiz vardır. Ondan da bir kere dosya talebim olmuştur.
Bu iddiayı dile getirenleri mahkemeye vereceğini söylüyordun. Ne oldu?
Yazıların hiçbirinde adım geçmediği için, mahkeme dava açamadı. Çünkü, tarif ediyorlar ama isim vermiyorlar, şerefsiz oldukları için. O gün bana bunları yazanlar ve yazdıranlar bugün gelip bana biat ediyorlar.
Kim biat etti sana?
Önemli değil, boş ver.
Sana daha önce bu MİT konusu sorulduğunda diyorsun ki, “Benim kadar devletle kavga eden, devletin kurumları ile çatışan başka bir yazar yok ki bu ülkede.” Ama gerçekten devletle çatışanlar ya hapse girdiler ya sürgün edildiler.
Çatışmak başka bir şey, düşman olmak başka bir şey. Çatışıyorum elbette ama ben, devleti yıkmaya uğraşmıyorum. Şimdi sen buradan gittin. Yarın şöyle bir yazı yazdım, dedim ki, Nuriye Akman bana geldi. İşte bana şu soruları sordu, ben onun MİT ajanı olduğunu düşündüm ve peşinden de müsteşara sordum. Müsteşar, bu konuda sana bilgi veremeyiz dedi. Dedim ki, ha MİT ajanı bu. Ne kadar doğru bir şey bu? (Olayın perde arkasını anlatıyor; ancak yazılmasını istemiyor.)
Ne olur yazayım bunları.
Yazma. Yeni polemikler açmak istemiyorum. Bıktım bu işlerden. Ben bütün alemle girmişim birbirine. Normal şartlarda beni yaşatmamaları lazım, memlekette. O kadar bağımsız bir herifim ki ben. Aşağıdaki çoluk çocuktan başka bir tane tanıdığım yok benim, bir tane gazeteci arkadaşım yok benim. Benim bir gazeteciyle meyhaneye, kerhaneye gittiğimi gördün mü?
Mesut Yılmaz rahatsız olmadı mı senin buraya gelmenden?
Onu Mesut’a sor. Olmuştur herhalde. “Ya adam mı oldu?” demiştir büyük ihtimalle. Ama Mesut Yılmaz bu kadar ufak mıdır, zannetmiyorum artık.
Onun oğlu ile ilgili haberlerde neden yanlı davrandın, öfkesini azaltmak için mi?
Hayır, ben Mesut Yılmaz’a dokunurum, oğluna dokunmam. Kızım Zeynep’i düşündüm. En adi, en şerefsiz, en boktan herif olabilirim ama benimle ilgili hesaplarını benim kızımla görmelerini istemem. Zaten çocuğun yaptığı bir şey yok. Kız arkadaşını almış, restorana gitmiş. Yani ona buna saldırmamış, dövmemiş, bir şey yapmamış. Fotoğraflar çekilirken, “Yeter kardeşim. Beni her gün teröristler takip ediyor. Çekip sizi vursam ne olacak o zaman diyor, gazeteci olduğunuzu bilmesem” demiş.
Fatih Erbakan olsaydı ne biçim yazardın ama?
Fatih Erbakan alkollü yapsaydı, alkollü olduğunu yazardım. Derdim ki, babasının bize öğütlediği, vermek istediği mesaja bak, çocuğuna bak.
Sana açılan davalarda toplam ne kadar tazminat ödedin?
Çok fazla değil.
Çok fazla gibi geliyor bana. Çiller’e 2 milyar, Kozakçıoğlu’na 3 milyar, Emre Kongar’a 5 milyar. Dışişleri mensuplarından birine 3 milyar, devamı da gelecekti, takip edemedim.
Yoo, bunların büyük bir bölümüne ödemedim ben. Mesela Emre Kongar’a ödemedim.
Ödedin. Ben konuştum kendisiyle.
Galiba salladı.
Hiç sanmam. “Davalar bitti, hepsini ben kazandım ve bir kısmını Hürriyet’ten bir kısmını Fatih Altaylı’dan aldım” dedi.
Öğrenelim. (Telefonla sekreterinden Emre Kongar’a tazminat ödeyip ödemediğinin araştırılmasını istiyor. Yarım saat sonra bilgi geliyor: “Haklısın, 3 milyar lira ödemişim Emre Kongar’a”) Çiller’e ödedim bir iki milyar lira. Kozakçıoğlu’na hatırlamıyorum, belki ödemişimdir. Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Tufan Algan ve 11 üyeye 5’er milyar ödedim. Türk hukuk tarihine geçecek komik bir davadır. Savunmam bile alınmadı. Tek celsede 55 milyar lira para cezası ödedim.
Bunları gazete mi ödüyor, sen mi?
Normalde gazete öder. Ama Aydın Bey yüzde yirmisini bizden alıyor.
Emin Çölaşan’ın rekorunu kırdın mı?
Rekor bende. 2000 dava. Ama 1950’si Uzanlar’ın.
Yazılarını sığ fikirlerle yazdığın, kolay gaza geldiğin yönünde eleştiriler var.
Öyle olsaydı bu açılan davaların çoğunu kaybederdim. Senede 310 gün yazı yazıyorum. 9 yılda kaybettiğim dava 5 tane. Hiçbir şey yapmazsınız, davanız da olmaz. Emin olun ki, Haşmet Babaoğlu hakkında açılmış bir tane dava yoktur. Şimdi ben bir kadını çok sevdim diye yazdığınız zaman, başka kadınlar beni niye sevmedin diye dava açmazlar.
Eşin Hande’nin ismini yazılarda çok sık geçiriyorsun. Her an seni bırakıp gidecekmiş korkusuyla mı bunları yazıyorsun?
Bir dönem eşimin adını, yazılarımda çok sık geçirdim. Bunun bir nedeni vardı. “Kardeşim, eşlerimiz hayatın bir parçasıdır, onları sevmeliyiz. Onlardan utanmamalıyız. Onları yok saymayın.” diye yazdım. Baktım yanlış anlaşılıyor, yazmıyorum artık. Elbette bir insan, eşinin her an kendisini bırakıp gideceğinden bir korku duymadıysa ona gereken kıymeti vermez. Ben bilmeliyim ki, ben Hande’ye insan muamelesi yapmazsam, onu sevdiğimi her dakika göstermezsem, o çekip gider. Tabii karşılıklı.
Aşkın ömrü üç yıl değil yani.
Kokainman bir reklamcı böyle yazdı diye, bu iş böyle olmak zorunda değil. Bütün insanların aşkının bittiğini biliyorum. Ama ben dönem dönem tekrar aşık oluyorum karıma. Çünkü yani bir kadını bir erkeğe ya da bir erkeği bir kadına aşık eden, olaylar vardır. İşte bir jest vardır, bir duruş vardır, bir bakış vardır. Bundan dolayı bir insan bir başka insana aşık olur. Benimle karım arasında böyle bir durum var. Ben karımın zaman zaman keşfettiğim yeni taraflarına yeniden aşık oluyorum. Şimdi mesela ben karımı özledim. Bir saattir telefonda konuşamıyoruz. Ben günde beş kere ararım, o beni arar. Toplantı olduğu zaman konuşamaz, ben o zaman kızarım kendi kendime, niye konuşamaz falan derim. 12 senedir beraberiz Hande’yle, 91’den beri, 12 senedir hiç daha tartışmış vaziyette, kavgalı yatağa girmedik. O yüzden ben seviyorum Hande’yi, o da beni seviyor.