[İsmet Özel 4] - Yaptığım bütün işlere bakınca ‘bunu ancak bir dâhi başarabilir’ diyorum
Nuriye Akman
17 Eylül 2003, Çarşamba
Daha alçakgönüllü olamaz mısınız?
Asla! Çünkü alçakgönüllülükte alçaklık vardır.
‘Allah hepinize selamet versin, hadi bana Allah’a ısmarladık’ deyip, niye edeplice veda etmiyorsunuz da, kapıları çatur çutur milletin suratına kapatıp, ‘Allah belanızı versin’ diye bir ayrılışı seçiyorsunuz?
Ha! Ayrıldık ama dost kalalım! (Gülüyor) Bu kadar iğrenç bir şey düşünemiyorum. Niçin ayrıldık? Dostluğumuz sona erdiği için.
O kadar kapıyı sert çarpmayın, sonra bir gün tıklatmak zorunda kalırsınız.
Allah beni tekrar tıklatmak zorunda bırakmasın. Kalırsam da layık olayım bu işe. Amerikalılar derler ki, merdivenden yukarı çıkarken aşağı inenleri küçük görmeyin, çünkü bir gün rolleri değişebilirsiniz. Eğer hayattaki rolümüz, bir merdiveni çıkmak ve o merdivenden inmek şeklindeyse sadece, biz Amerikalı gibi daha çok para kazanmaktan başka hiçbir değer tanımıyorsak, tabii bizim başımıza gelenler, müstahaktır. Beter olalım.
Bu hastalığın artmasının dünya barışına katkısı ne olacak?
Dünya barışına katkısı, bu beni sevmeyenlerin manyak bir pozisyonda kalmaları, dolayısıyla Türkiye’nin artık aklı başında insanlarla daha yüksek bir hayata geçmesi.
Sizin dünyanızda hiçbir zaman sizden sevgi alabilen bir insan olmayacak.
Olmayacaksa boş ver, çekiver kuyruğunu gitsin. Peki ben öyle bir insansam, nasıl oldu da bu kadar adım duyuldu? Şöhretli biri olmak için, küçük parmağımı bile kıpırdatmadım. Hiçbir zaman nabza göre şerbet vermeye çalışmadım. Ne mevki olarak yüksek insanlara, ne benden maddi imkanları daha büyük olan insanlara tebessüm ettim. Tam tersine, onların tebessümlerinin bir gün hatalarını fark etmeye yol açacak olmasını gözeten bir davranış rotası izledim. Yani şimdilik bunu terslemiyorum. Bir gün inşaallah anlarlar diye. Yoksa, başından terslemem lazımdı birçok şeyi. O yüzden bugünlerde olup bitenler, sadece bazı şeylerin açığa çıkmasıdır. Bundan otuz sene önce, Türkiye’de namaz kılan bir insan, düzenin adamları tarafından, şüpheyle karşılanan bir insandı. Aynı insan bugün düzenin adamları tarafından küçümsenen bir insan. Bu durumda ben kimi ne gözle göreceğim. O yüzden söylediklerime pişman değilim.
Sizin şöyle bir sözünüz var. ‘Dikkatler, benim yazdıklarım vesilesiyle, Kur’an–ı Kerîm üstünde yoğunlaşmadı.’ Siz onun ölçümünü mü yaptınız?
Tabii ki yaptım. Yazı yazmaya, inançlarına sadık kalan bir insan olarak bir İslamî yorum getirmenin İslam’a uygun olmadığı görüşüyle başladım. Hiçbir ferdin, İslam’ı kendi şahsına ya da şartlara göre yorumlama imtiyazı yoktur. İslam neyse odur. Dersin ki, ‘İslam budur, ama ben uymuyorum.’ Ben bu inançla işe başladım. Bunun böyle olduğu konusunda görüş birliği içinde birçok insan var gibi görünüyordu. Hayatımızı yaşarken, asr–ı saadetteki insanların vizyonlarını değerli bulmak otuz sene önce birçok insanın, olağan, isabetli karşıladığı bir şeydi. Şimdi, bu insanlar sahabenin anlayışını ihmal edilebilir bir şey olarak bir kenara itti ve Kopenhag Kriterleri çok daha önemli oldu. O zaman beni sevmeyenlere ben niye gülücük dağıtayım?
Otuz yıl az bir zaman değil. Bu süre içinde kaç kişinin elinden tuttunuz? İyi bir entelektüel yetişmemesinde sizin de payınız var. Kimseye destek çıkmadınız. Hışmınıza uğramamak için takma adlarla yazılar yazdılar. Bir korku odağı oldunuz.
Neden benden korkuyorlar? Çünkü, ben Türkiye’de söz söyleyecek bir mevkideysem, bu mevki hiç kimse tarafından bana armağan edilmedi. Dolayısıyla aleyhimde söz söyleyecek adamın, önce o söz söyleme mevkiine nasıl geldiğinin sorgulanması lazım: ‘Sen kim oluyorsun da nereden çıktı da İsmet Özel aleyhinde konuşmaya başladın?’
Bu kadar dokunulmazsınız ha!
Yo, dokunan dokunsun! Son olayların ardından Konya’dan bir kitapçı bana telefon etti ve dedi ki, ‘Ben Kur’an–ı Kerîm’i ve İsmet Özel’i okumaya aynı zamanda başladım. Ve Kur’an’ı, İsmet Özel okuduğum için daha iyi anladığım kanaatindeyim. Ruz–i mahşerde bunu söyleyeceğim.’ Bu bana yeter. Ben böylelikle otuz yıl değil, otuz yüz yıl boyunca yapılmış bir şeyin üstünde bir şey yaptığıma kanaat getirdim. Yazı dünyasında iyi ki, hiç kimseye destek olmamışım. Çünkü olduğum takdirde, sahte birtakım insanları hak etmedikleri avantaja kavuşturacaktım. Bu, benim terk olayımdan sonra hemen ortaya çıktı. Bir kişi bile aleyhimde yazılanlara cevap verme gereğini duymadı.
Zaman’da Nevval Sevindi olumlu şeyler yazdı sizin için.
Biliyorum, ama o benim aleyhimde yazılanlara cevap değildi. O sadece ‘Bu adam iyi bir şey yapıyor.’ dedi. Yoksa çirkin denebilecek saldırılar oldu. Öyle insanlar vardır ki şu dünyada, onlara gerçekten faydam olmuştur. Hiç biri, ‘Ya etmeyin, eylemeyin’ demedi. Ben neyle övüneceğim? Kalkıp ‘filancaya şunu yaptım, bunu yaptım’ mı diyeceğim? Gördüm ki, iyi ki yapmamışım.
Ece Ayhan’ın şöyle bir sözü varmış sizin için. ‘Silgiler silerken, silinirler de.’ Sizin silgi gibi çalıştığınızı ima etmiş, böyle bir şey doğru mu?
Onun böyle bir sözü olduğunu, dolaylı olarak biliyorum. Bütün bu laflar Sivas olaylarından sonra çıktı. Benim ahlayıp vahlamamış olup, tam tersine, ‘Sivas göklerinde Sırp tayyareleri uçacak mı?’ diye sormam sol görüşlülerin benim asla savunulacak bir tarafım kalmadığı fikrinde toplanmalarına neden oldu. Bundan da hiç şikâyetçi değilim.
Ama sizin için insanların yakılmasını onayladınız gibi bir anlama oldu.
İnsanların yakılmasını onaylamam için, benim o yakanların ekibine dahil olmam lazım. Otelin kuşatılması ile yanması arasında yedi saat var. Herkes Ankara’yla temasa geçildiğini gayet iyi biliyor. Ve bu olay oluyor. Ne Müslümanların, ne İsmet Özel’in birtakım insanların yanarak ölme hadisesinde bir dahli var. Burada bir kasıt var, ama bu kasıt kime ait ve kimin icraatı bu? Bu hiç konuşulmuyor. Demek ki bundan faydalanan birtakım insanlar var. Hemen akabinde Başbağlar olayı. Ve biri diğerine hiç benzemeyen iki şey. Ama sanki intikam hadisesi gibi. Şimdi bütün bu karışıklıklar içinde Türkiye’nin lehine bir ses olmak, eğer kötü bir şeyse, ben bu kötülüğün tamamını üzerime alıyorum. Ve Sivas olayları için hâlâ ahlayıp vahlamıyorum.
Öyle demeyin.
Derim. Bunun Alevi–Sünni çatışmasını çıkarmak için çok özel bir çalışma olduğunu düşünmemek mümkün mü? Daha önce Maraş olayları var. İstanbul’da Gaziosmanpaşa olayları yaşandı. Ve mesela o sırada ben ‘Eğer ajanlar devredeyse Alevi’siyle Sünni’siyle hepimiz devletiz’ diye bir yazı yazdım ben. Neden insanlar bunu öne çıkarmıyor? İnsanların salaklığına saygı mı duymam lazım?
İnsanların yanmasından memnun olan bir adam görüntüsü verdiniz.
Benim insanların yanmasından memnun olduğumu ilan edenler, o yanma dolayısıyla bir provokasyonu gündeme getirememiş olmanın sıkıntısındadır. Böyle tuhaf bir duygu manipülasyonu ile Türkiye üzerine oynanan oyunlara alet olmak, güzel bir şey ise güzellik onların olsun. Çirkinlik nerede, ben oradayım. O yazı gazetede yayınlandığı zamanlar, hiç tanımadığım insanlar, bu yazıyı afiş haline getirip, duvarlara yapıştırdı. Bunu yapanlar kimlerdi? Onun için ben, elveda deyip, elimi yıkadım bu işlerden.
Şimdi tamamen şiire mi döndünüz?
Şiir öyle bir şey ki, yazmadığınız zaman bile bir parçanız olarak yaşar. Siz sadece şiir yazdığınız zaman şairseniz, hakiki şair değilsiniz.
Bir şair gibi yaşamadığınızı, hiç riske girmediğinizi, karavana atmadığınızı, evinizin yolunu hiç şaşırmadığınızı, daima hesaplı olduğunuzu, bu nedenle de şiirden uzaklaştığınızı düşünenler var.
Beethoven de öyleydi. Biraz tutumlu olduğu söylenir Beethoven’in. Çünkü sakat olan kardeşlerine de bakmak zorunda. Çalışmaktan başka bir şey yapmadı. Yani öyle maceralı bir hayatı yok. Şairlerden örnek vereyim. Mesela Wallace Stevens... Ben gençliğimden beri keşke onun gibi olabilsem derim. Onun sigortacı, bankacı gibi hayatı var. İnsan, yazdıklarıyla şairdir. Oscar Wilde ne demiş, ‘Ben, dehamı hayatıma koydum. Eserlerimde sadece kabiliyetim vardır.’ Hatta Amerika’ya girerken gümrük memuru, ‘Deklare edeceğiniz bir şey var mı?’ diye sormuş. O da, ‘Dehamdan başka deklare edeceğim hiçbir şey yok’ diye cevap vermiş.
Oscar Wilde ultra sanatçı hayatı yaşadı. Onun için de eserleri o kadar parlak değil. Sadece kabiliyeti olmasına rağmen, dikkate değer şeyler yaptı. İddia üzerine yazmıştır Dorian Grey’in Portresi’ni. Birisi demiş ki, ‘Sen roman falan yazamazsın.’ ‘Öyle mi?’ demiş. Efsaneye göre birkaç gündür, ama bu imkansız tabii. Çok kısa bir zamanda yazmış.
Kendinizi dâhi mi kabul ediyorsunuz?
Ben kendimi dâhi saymıyorum. Fakat, yaptığım şeylere bakıyorum ki, bunları ancak bir dâhi yapabilir. (Gülüşmeler)
Bir de şöyle deniyor: ‘O kadar çok politikayla, nesirle, teoriyle uğraştı ki, düş kuracak hali kalmadı. Şiire dönse ne olacak bundan sonra, çok geç olmayacak mı?’
Valla göreceğiz. Bu adam, bütün bu düz yazı süreci içinde acaba dünyayı bir şair gözüyle mi değerlendirdi, yoksa başka bir şey mi yaptı? Reel politik diye bir şey var. Reel politik, bir çeşit ahlaksızlıktır. Demek ki politik diye bir şey var, reel olmayan. Benim bütün politik yazılarım, reel politik değildir. O yorumu yapanlar, benim ne kadar açık uçlu bir metin ürettiğimi okumadıkları için bunu söylüyor.
Bir daha gazetede yazmak mı? Allah korusun!
Artık yazı yazmayacak mısınız?
Allah korusun! İnşaallah yazmak zorunda kalmam.
‘Ben hep 12’den vurmuştum. Çünkü İslam’ı onların şartlanmalarından bağımsız öğrendim’ dediniz. İslam’ı dışarıdan öğrenmek nasıl 12’den vurmanın garantisi olabilir?
Ben hep 12’den vurdum. Çünkü Müslümanlığın millet olarak bizi düze çıkaracak bir düşünce olduğu kadar yaşama biçimi olduğuna da inanarak işe başladım. Halbuki, birçok insan, gelenekten böyle olduğu için, İslam’la Türkiye arasındaki bağı kurmuş olabilir, mutaassıp bir çevreden gelebilir. Yani İslam’la olan ilişkisi fonksiyonel değildir. Benimse sadece bu ilişkim var. Zaten ben, Allah bana hidayet nasip ettikten sonra, bugünkü durumuma gelmek istemiştim, 1974’te.
Yani nasıl?
Hiç yazı mazı yazmayan. Fakat ne oldu? Benim ihtida ettiğimi öğrenen insanlar, bana öyle bir ilgi gösterdiler ki, ben şöyle düşündüm: Bu insanlara bir faydam dokunabilir. Bu, benim 11’den vurmamı önledi. Faydam olmuyorsa zaten yapmadım onu. Yani annemden babamdan gördüğüm şeyi yapmadığım için, sadece bu insanlara ne faydam olur düşüncesinde olduğum için, 12’den vurmazsam, onu vurmuş olmuyordu yani. Açın 1977’de Yeni Devir’de yazdığım yazıları, görürsünüz bugün yaşadıklarımızın o günden tohumları olduğunu. Diyelim ki, ben İETT yazmışım. Onun İstanbul, elektrik, tramvay, tünel olduğu bugün anlaşıldı. Yani bunları böbürlenerek söylemem bana rahatsızlık vermiyor. Çünkü ben bunları yaptım.
Şimdi yazı yazmayacağınıza göre, gelirlerinizde bir düşme olacak.
Evet. Trajik durum. Gelirim, üçte iki oranında azaldı. İçim birazcık titremiyor değil. Ama gayet eminim, Allah hem kapı açar, hem beni besler. Eğer sıkıntı yaşayacaksam, demek ki hak etmişimdir. Ben mutlak mânâda kaderciyimdir.
Ne kadardı yazı gelirleriniz?
Daha önce Milli Gazete’den 635 milyon aldığımı söyledim. 1,5 milyar da Gerçek Hayat’tan alıyordum.
Hocalığınız var, bir de emekli maaşınız.
Evet. O kadar. Ama hocalığım da part time.
Tek eviniz var. Onu yazı gelirlerinizle mi almıştınız?
Tabii. Gerçi, babamın Söke’deki evinin satılması sonucunda da elime geçen, çok cüzi bir para da oldu. Ama genel olarak alnımın teriyle yaptım. O günlerde beni bir yere davet ettiklerinde, ‘Kusura bakmayın’ diyordum, ‘haftanın 14 günü işim var.’ Evimin borçları bittiği gün, televizyondaki programlara son verdim.