[Vuslat Doğan Sabancı] - Ben olmasaydım Hürriyet’in geleceğini kim düşünecekti?
Nuriye Akman
07 Eylül 2003, Pazar
Vuslat Doğan Sabancı, Aydın Doğan’ın dört kızından biri. Hürriyet’in İcra Kurulu Başkan Yardımcısı. Şimdiye kadar bu özellikte bir röportaj vermedi kimseye. O nedenle onunla ilgili bilgilenebilmek için, önceden değişik çevrelere sordum. Herkes ondan zeki, genç, sosyal, girişimci, hiperaktif, mütevazı bir iş kadını olarak söz etti. Şimdi, doğru söylediklerini düşünüyorum. İki buçuk saat süren görüşmemizde bana kendisini ifade eden en doğru rengin kırmızı olduğunu söyledi; ama kırmızının ilk anda çağrıştırdığı yırtıcılık, ateşlilik unsurları yerine, ruhunun şeffaf, hoşgörülü, sabırlı, zekasının altını fazla çizmeyen pastel tonlarını sergiledi. Soru sormak, karşı tarafta biraz da kendini aramaktır. Belki o benim ruhumun yumuşak çizgilerine ayna oldu. Bu söyleşide gerilim yok. Samimiyet ve sıcaklık var.
Hürriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkan Yardımcısı Vuslat Doğan Sabancı, gazete sahibi olarak yetiştirildiğini, gazete idarecisi nosyonuyla büyütüldüğünü söyledi. Nuriye Akman’a konuşan Aydın Doğan’ın kızı, “Eğer genel yayın yönetmeni olmak isteseydim bunu elde ederdim, mutlaka da peşinden giderdim. Aydın Bey de, annem Sema Hanım da yolumu tıkamazdı.” dedi. Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ile çok uyumlu çalıştıklarını ifade eden Vuslat Hanım, yayın yönetmenliğinde Özkök kadar başarılı olamayacağını düşünüyor.
“Aydın Bey'in kızları olmasaydı ne olacaktı?” sorusuna, “Yazık olurdu. O zaman Hürriyet’in bundan sonraki 125 yılını kim düşünecekti?” cevabını veren Vuslat Hanım, 25 yılını dolduran Doğan Medya Grubu’nun vizyonunu çizdiğini, bir 125 yıl daha var olacak diye çalıştığını kaydetti. Vuslat Hanım, AK Parti’yi rejimi tehdit edecek bir parti olarak görmüyor. Hükümetin Irak konusunda deneyimli davranmadığını, ancak IMF ve Avrupa Birliği konularını iyi götürdüğünü söylüyor. Tayyip Erdoğan’ı gıpta edeceği bir lider olarak görmediğini, Türkiye'nin en iyi liderinin Turgut Özal olduğunu belirtiyor. Doğan Sabancı, Hürriyet'in yazarlarından Emin Çölaşan’ı iyi bir yazar olarak görüyor, ancak bazı konularda kendini tekrarladığın eklemeyi ihmal etmiyor. Ayşe Arman ile Pakize Suda’ya ise ‘bayılıyor’.
Vuslat Hanım, sen diyebilir miyim size?
Tabii lütfen.
Zenginlik, güzellik, iktidar, başarı, annelik. Tanrı her şeyi vermiş sana. “Bu kadar çok şeyin sahibi olmak için, Tanrım ben ne yaptım sana?” diye şaşırdığın oluyor mu?
“Tanrım ben ne yaptım sana”dan çok, “Tanrım sana şükürler olsun” diyorum, hep.
Önemli biri olduğun için mi değerlisin, yoksa değerli biri olduğun için mi önemli hale geldin?
Değerli biri olmayı çok hak etmeye çalıştım. Hak ettiğimi de düşünüyorum. Onun için önemli biri oldum. Şanslı bir ailede, dünyanın şanslı bir ülkesinde, şanslı bir konumda doğdum. Bu şansları kendimi geliştirmek için iyi değerlendirdim.
Gazetenin değişik birimlerinde çalıştın, habere çıktın. Kendine “en tepeden geldi” dedirtmemek için mi?
Bu kadar hesaplı olmadım. Ben gazeteciliği çok seviyorum. Gazetecilik okudum yurtdışında. Orada da haber yaptım, haber yapmaya da bayılıyorum. Hürriyet’e 96’da girdim. Gördüm ki mevcut kimliğimle benim gazetecilik yapmam pek kolay değil. Yaptığın habere soyadından dolayı farklı anlamlar yüklüyorlar. Hiç anlamı yok halbuki. Çünkü, sadece gazeteci olarak algılanmıyorsun.
Neden o günlerde, gazeteye manşet olacak kadar önemli bir iş çıkarmadın?
Genel yayın yönetmeni, Vuslat Doğan’ım diye bana torpil geçmediğinden. Gazeteci olma gibi bir iddiam da yoktu ayrıca. Bir muhabir olarak Türkiye’de sokağa çıktığında, haber peşine gittiğinde neler yaşanabileceğini az çok gördüm, hissettim.
Hiç başbakanı takip ettin mi, hiç yollarda kaldın mı? Yani muhabirliğin çilesini ne kadar çektin?
Kavgalar içinde oldum. Altın borsasını Tansu Çiller açtığı zaman, onun açılışına gittim. Müthiş bir kaostu. O zaman kafama kamera yedim.
Asıl hedefinin idareci olmak olduğunu bildiği için mi Ertuğrul Özkök, seni habercilikte daha fazla zorlamadı?
O üç ay benim staj dönemimdi. O arada mastırımı yapıyordum Amerika’da. Döndükten sonra da ben zaten direkt yönetim birimlerinden başladım. Özkök’le bizim ilişkimiz çok samimi ve çok yakınız. Bence Türk dünyası için büyük bir şans. O dönemde Ertuğrul Özkök 11’inci kattaydı. Onu görmezdim, Enis’le çalışıyordum, ekonomide. Sonra Ferai’yle çalıştım dış haberde. Özkök’ün ne yaptığından haberim bile yoktu.
Şimdi sen de 11’inci kattasın. Profesyonel anlamda bir ast üst ilişkisi mi var aranızda?
O icra kurulu başkanı. Ben başkan yardımcısıyım. Profesyonel anlamda da birbirimizi çok tamamladığımızı düşünüyorum. Ben gazetenin kârıyla, zararıyla, doğru yönetilmesiyle, stratejisiyle, daha uzun hedefleriyle ilgiliyim. Özkök yayın politikasıyla ilgili daha çok.
Özkök’le yerin değişseydi, Hürriyet’te neler değişirdi?
Çok matrak, bunu söylemem lazım. (Gülüyor). Biraz evvel Özkök’ün odasındaydım. Sekreterim “Nuriye Hanım geldi” dedi. Özkök’e “Sence ne sorar?” dedim. Dedi ki, “Bence senle beni kavga ettirmeye çalışır. Ben onun yerinde olsam, öyle yapardım. Ben onun ruhunu biliyorum” dedi.
Hakikaten bilir. Ben onun verdiği şansla gazeteci oldum. Bir zamanlar ‘ruh arkadaşı’ deyimini kullanırdı benim için. Ama gerçekten seni anlamak için soruyorum.
Bence hiç değişmezdi. Yapmak isteyip de yapamadığım hiçbir şey yok Hürriyet’te.
Ya genel yayın yönetmeni sen olsaydın?
Ben onun kadar başarılı bir genel yayın yönetmeni olamazdım. O daha yaratıcı, çok daha iyi bir gazeteci. Herkesin doğası. Ve eğer olmak isteseydim bunu elde ederdim, mutlaka da peşinden giderdim. Ve biliyorum ki Aydın Bey de yolumu tıkamazdı, Sema Hanım, annem de tıkamazdı, yani yolu açardı. Ama yeteneklerimden dolayı yapamazdım.
“İsteseydim kimse beni tıkayamazdı”. Bu kadar çok güven içinde olmak “az reel” bir şey gibi geldi.
Bu senin yorumun Nuriye. Ben kendimde o yeteneği görseydim, yapabileceğime inansaydım, olurdum. Ama benim aklımdan geçmedi. Gazete sahibi olarak yetiştirildim, gazete idarecisi nosyonuyla büyütüldüm. Tabii gazeteciliğin ruhunu anlamadan bunun çok zor olacağını düşünüyorum. O ruhu da anlamaya çalıştım, bu yol haritamın içinde.
İdareci olarak senin üstünlüklerin neler?
Hem sabırlıyım, hem çabuk karar verme yeteneğine sahibim. İnsanları dinliyorum. Bir yerden duyduğumu mutlaka birkaç yerden check ederim. Fevri olmamak ve yanlış karar vermemek için.
Sen burada gerçekten elzem misin?
Tabii elzemim.
Neden? Özkök mükemmel bir şekilde yıllardır idare ediyor her şeyi. Sen olmasan da idare ederdi yine. Sen niye varsın?
Ben jenerasyonlar üzerinde düşünmeye çalışıyorum ve vizyonu çiziyorum. Bugün 25 yılını doldurdu Doğan Grubu medyada olalı. Bir 125 yıl daha var olacak diye çalışıyorum ve bu vizyonla hareket ediyorum. Bugün varım, yarın yokum diyemem. Türkiye için de bunu diyemem. Medya için de diyemem.
Aydın Bey’in kızları olmasaydı ne olacaktı?
Yazık olurdu. O zaman Hürriyet’in bundan sonraki 125 yılını kim düşünecekti?
Profesyonel bir idareci düşünemez mi?
Ama sahiplik olarak öyle yani. Ben dünden gelen, yarınlara gidecek sahiplik müessesesini temsil ediyorum. Dolayısıyla benim yaptığım yanlış çocuklarıma yansıyacak. Ama bir profesyonelde böyle bir şey yok. O sorumluluğu bugün için yaşıyor.
Vuslatçığım, aile şirketi olmayan, yüzyıl yaşayan çok büyük şirketler de var.
Dünyada var, Türkiye’de yok. Halka açık hisselerin çok iyi takip ediliyor olmasından, halkın ve yatırımcıların da bu sorumlulukla bakıyor olmasından dolayı, var tabii. Türkiye’de piyasalar, yatırımcılar o noktaya gelirse olabilir.
Vuslat faktörünü kristalize eder misin lütfen?
Vuslat faktörü, geleceğe yatırım yapmanın önemi. Yatağa başımızı koyduğumuzda doğru yaptığımızı bileceğiz. Ve rekabetçi olmak çok önemli. Kaybedecek bir kuruşumuz yok. Bence kârlı çalışmayı öğrendi, sektör, gazete. Bizim yaptığımız, çıkardığımız hiçbir üründen zarar etme lüksümüz yok.
Seninle birlikte olan şeyler mi bunlar?
Tabii.
Senden önce?..
Yaşar Eroğlu vardı. O dönemde bir sürü dalavere, bir sürü entrika. Herkes, kendisinin ne iş yaptığından ziyade, başkasının ne iş yaptığına konsantre. Ben çok düz, yatay bir yönetim anlayışına sahibim ve kapım açıktır. Entrikalarla, ayak kaydırmacalarla kaybedecek vaktimiz yok. Biz dümdüz bakıp, çok iyi bir takım olup, harmoni içinde çalışıp, hedeflerimizi çok iyi belirleyip ve sonuç odaklı çalışıyoruz. Duygularından kendini arındırman lazım. Bir dönem oldu, Sabah Gazetesi bilmem ne promosyonları veriyor ve bilmem ne kadar satıyor. Biz de tiraj yapmalıyız kardeşim! Hayır yapmak zorunda değiliz. Çünkü Hürriyet Gazetesi aynı reklamı alabiliyor. Bu tür psikolojik bariyerleri kırdığıma inanıyorum. Hesabını kitabını yapmadan, bu kadarın altında satarsak Hürriyet Gazetesi mahvolur, reklam kaybeder. Hayır öyle değil. Bu meslek öyle bir meslek ki herkes birbirini dolduruşa getiriyor. Bu yüzden çok kişiden farklı fikirler almak önemli. Yani etrafında bir grup insanla çalışıyor ve kendi kafanı oraya gömüyor olamazsın. Olduğun anda sen de dolduruşa gelirsin. Örneğin Hürriyet Gazetesi’ne ilk geldiğimizde, şöyle bir şeye inandırmış kendini gazete. Bu da verdiğim örneğin tam tersi. Biz ikinci gazete de olsak, ikinci de satsak, reklamımız düşmez. Hayır, niye ikincide satmalıyız? Biz becerip birinci satmalıyız. Çünkü en iyi gazeteyi yapıyoruz. Böyle bir psikolojiye inandırıp, bununla devam edebilir gazete. Ama uzun vadeli çok fazla yara verir. Nitekim bu psikolojiyi kırıp, tersine çevirdiğimizde gördük ki, reklamda da çok büyük pazar payını aldı son olarak.
Tereyağından kıl çeker gibi, bu kadar kolay olmamıştır senin kabul edilmen.
Ben ilk geldiğimde Özkök’e ‘yazı işleri toplantılarına girmek istiyorum’ dedim. “İzleyici olarak mı?” dedi. “Evet izleyici olarak” dedim. Ve ciddi bir süre girdim. Ben de ölçüyü bildim, o da. O kadar akıllı, zeki bir insan ki zaten. Ondan bir sürü şey öğrendim. Birçok şeyi aşmış, çok kompleksiz bir şekilde yönetiyor.
Senin hırslarının törpülenmesine yardımcı oldu mu?
Oldu. Zaman zaman çok üzüldüğüm, bozulduğum, isyan ettiğim, ya bu çok büyük haksızlıklar karşısında ne yapalım dediğimde çok daha cool bir biçimde, serinletiyor insanın içini.
Entrika bilmeden bu basın camiasında başarılı olunabilir mi?
Olunamaz. Kırk tane tilki dolaşıyor, kırkının da kuyruğu birbirine değmiyor derler ya, Özkök’ün de öyle. İnsanların içinde bulundukları ruh halini çok iyi okuyup, bunu analiz edip, ona göre davranıyor Özkök. Entrikayı illa kötüye yormayın.
Arka sayfa güzeli uygulamasını nasıl buluyorsun?
Bence gayet saçma. Kadının orada bir meta olarak çıplak bir şekilde durması, erkeklerin de buna aptal aptal bakması, bu kadar bir saçmalık yok.
Neden bu fikrini uygulamaya koyup kaldırtmıyorsun?
Ama buna birtakım kadınlar da baktıklarını söylüyorlar. Bence o kadar önemli değil. Çok büyütülüyor arka sayfa güzeli.
Aptalca buluyorsun; ama gene de önemsiz diyorsun. Aptallık önemli bir şeydir yani.
Hayır, benim şahsiyetime göre aptalca bir şey. Ama gazete okurları da okuyor ve memnun oluyorlar o resimleri görmekten.
Hürriyet’i açar açmaz ilk okuduğun kim?
Cevap veremem.
Emin Çölaşan nasıl bir yazar sence?
İyi bir yazar. Ancak, bana göre birtakım şeylerde kendini tekrar ediyor. Mesela biz yayın ilkelerini yaptık, uyguladık, en büyük sorun, Emin Çölaşan İ. Melih yazacak mı, yazamayacak mı olayı oldu. Bu tür şeylerde Emin Çölaşan daha sorumluluk sahibi olabilir. Yani İ. Melih yazmaması gerekir. Uzun bir zamandır yazdığını görmedim.
Ayşe Arman’ı nasıl buluyorsun?
Bayılıyorum. Çok keyifli yazıyor. Bence iyi bir okur kitlesi de var. Harika röportajlar yapıyor. Bana geçen dedi ki mesela “Cem Uzan’la röportaj yapmak nasıl bir şeydir?” Vallahi dedim, Cem Uzan’la röportaj yaparsan, herkes Cem Uzan’a âşık olur. Çünkü Ayşe’nin röportaj yaptığı herkese, herkes bayılıyor.
Pakize Suda?..
Pakize’ye de bayılıyorum. Mış, muşlarını okumadan yapamıyorum.
Aydın Doğan ailesi nasıl bir aile?
Çok birbirine bağlı. Beş tane kadının mevcut olması, aynı zamanda da çok romantik bir babanın mevcut olması aileye müthiş bir duygu seli veriyor. Bizim kızgınlıklarımız da, mutluluklarımız da doya doya yaşanır. Babam çok romantiktir, edebiyata düşkündür. Benim ismimi de kendisi seçmiştir, Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirinden. Bizim yemek masalarımızda, öylesine bir gün, tıklayıp geldiğinizde kapıyı, görürsünüz. Bir bakarsınız Aydın Bey, Sema Hanım’ın gözünün içine baka baka şiir okuyor, kızlar ağlıyor falan. Bu neydi dersiniz, öyle bir yemek, akşam yemeği yeniyordur. Hani herkes havaya girmiştir. Böyle bir gece yaşanıyordur.
Sizi nasıl büyüttü anneniz ve babanız?
Bizi öncelikle ayaklarımızın üstüne basmamız için büyüttüler. Tek başına sen kalacaksın ve yaşayacaksın bu dünyada. Mücadeleci, rekabetçi büyüttüler. Annem çok genç yaşta evlenmiş. Hayali Amerika’ya gidip okumakmış. Ama sonra babamla tanıştırılmışlar, evlenmişler. Annem onun için okumaya çok önem verdi. Okulda 90 aldım deyince her zaman niye 100 değil derdi, bu şekilde bir rekabetçilik vardı. Çok başarılı olmamız ve rekabetçi olmamız için kışkırttı. Bunun dışında “En önemli şey şeref, namus, sağlık, sonra mutluluk” derdi babam. Şeref kavramı çok önemlidir bizim ailede. Ben Bilkent’i kazandığımda çok çok üzülmüştüm. Benden çok da babam üzülmüştü. Çünkü babam, dizinin dibinde okumamı isterdi.
Her baba gibi...
Evet. Ben de Boğaziçi’ni çok istiyordum. Yatay geçiş için çok uğraştım ve 3,55 not ortalaması tutturdum. 3,60’ta transfer edebilirdim. Hiç unutmuyorum, Milliyet Gazetesi’nin Ankara bürosunda Derya Sazak’ın o zamanki ofisinde babam oturuyor masasında, ben de karşısında salya sümük ağlıyorum ve diyorum ki, “Ne olursun sıfır nokta beş, bir telefon aç, bir şey yap”. Gerçekten de eşek gibi çalışmıştım ve hak ettiğimi düşünüyordum. Kendisi de istediği halde, “Vuslat” dedi, “Yarın öbür gün, sen bu okuldan mezun olursun, birisi geçmişini deşmeye kalkar, der ki bak 3,55 ile oraya gitti, diplomanı bile kabul etmezler” dedi. Ve çok istediği halde böyle bir şey yapmadı.
AK Parti iktidara geldiğinde bayağı bir ürküntü vardı. Şimdi birinci yılını doldurmaya az bir zaman kaldı. Sence bu ürküntüler azaldı mı, çoğaldı mı?
AK Parti’nin rejimi tehdit edecek kadar akılsızca davranacak bir parti olduğunu zannetmiyorum.
Sen ürkmüş müydün en başta?
Geçmişine, Erbakan’ın partisinden kopup geldiğine baktığımda Türkiye’de toplumsal şeyleri ne kadar değiştirir diye bir ürküntüm vardı belki; ama ben rejimi tehdit edecek bir parti olduğunu hiç düşünmedim.
Nasıl değerlendiriyorsun şu anki performanslarını?
Irak konusunda çok deneyimli davranmadılar. Ama IMF ve Avrupa Birliği konularını iyi götürüyorlar.
On üzerinden bir puan versen Tayyip Erdoğan’a kaç verirdin?
Benim lider olarak görmek isteyeceğim, gıpta edeceğim bir lider değil.
Senin gönlündeki lider kim?
Bence Türkiye’nin en iyi lideri Özal’dı. Şu anda yok.