[Latife Tekin 2] - Aşkı insanda boşuna arıyoruz
Nuriye Akman
27 Aralık 2004, Pazartesi
Unutma Bahçesi'nin karakterlerinden Tebessüm, şöyle diyor: "Unutacağımız hiçbir şey kalmayana dek, her şeyi unutabilsek, Tanrı'yla karşılaşacağız. Ama oraya kadar unutmayı beceremiyoruz bir türlü." Buna bayıldım, öldüm.
Sen belki başka bir şey anlatıyorsun orada. Ama varlığı Birliğin penceresinden anlamaya çalışan birisi olarak bu beni uçurdu. "Hatırlanmaya değer tek şey Tanrı'dır" diye anladım ben. Bu manada da unutma çağrına icabet ediyorum. Çünkü bütünselliğin, her şeyi ve herkesi içermişliğin, mükemmelliğin kendisinden gelinip, kendisine dönülecek olan Allah'ın tek tesellimiz olabileceğini düşünüyorum. Benim o cümleyi yorumlayışımla senin yorumlayışına dair farklılıkları almak istiyorum.
Benim varoluşumuzla ilgili bir merakım var. Tanrı bizim içimizde diyebiliriz. Kendimize doğru derinleştikte, Tanrı'ya doğru derinleşiyoruz diyebiliriz. Ama ben Tanrı'yla doğrudan iletişim arayışı içinde olan biri olarak hissetmiyorum kendimi. O anlamda mistik biri sayılmam. Ama kendi varoluşuma dair bu merakı taşıyorum. Her şeyin nasıl başladığını bilebilme merakı...
Ama akılla da herhalde ulaşılamayacak bir şey.
Evet. Zaten bu kitapta buna dair bir tartışma var. Daha yakın olabilirdik, doğaya, kendimize ve Tanrı'ya. Anılar, geçmişte bıraktığımız şeylerin toplamı, bunun önünde bir engel diye düşünüyorum. Onları silemiyoruz. Anılar olmasa evet bugünü tam kuramayız belki. Ama biz bugün durduğumuz yerde geleceği göğüslüyoruz. Ve üstümüze gelmekte olan şeyle baş etmek, onu algılamak, içselleştirmek zorundayız. Anıların bende unutmadan kurtulmuş şeyler olduğu duygusu var ve önümüz, arkamız boşluk olamıyor anılar yüzünden.
Ama Latife, madde dediğimiz şey, bize katı görünen, masalar, duvarlar, ağaçlar, denizler, yüzde 99,99 boşluktan ibaret. Yani zaten boşluğun içindeyiz.
Tabii boşluğun içindeyiz. Ama insan kendini böyle algılamıyor ve bundan korkuyor. Korktuğu için, geçmişte kalan şeylere tutunuyor. Anıları böyle bir can simidi yapıp, unutma denizinde, bir boşluğun içinde yüzüyor. Tabii ki önü arkası boşluk. Aslında her şeyi unutmak lazım. Ama unutamıyoruz. Çünkü kimliklere ihtiyacımız var. Unutamıyoruz, çünkü unutursak ne olacağını bilmiyoruz. Eğitimimiz, dünyada var oluş biçimimiz, bize öğretilen şey, onu korumanın anlamlı ve doğru olduğu yolunda. Ben öyle sorularla karşılaşıyorum ki, Unutma Bahçesi yayınlandığından beri. Yani iyiliği unutanlar kördür diyorlar. Ben öyle bir şey demek istemiyorum diyorum. Unutmanın kötü bir şey olduğuna inandırılmış insanlar. Bir sürü temel öğreti de benzer şeyler söylüyor.
Tasavvuf da unut diyor. Ama onun unut deyişinde her şeyden arınmak, gördüğünün bir rüyadan ibaret olduğunu, ardındakini görmeye davet var. Sen sanırım, hikmetin deyimlerini, sekülerleştirmişsin.
Evet. Benle Tanrı arasındaki kalabalıkları kaldırmak lazım. İçimde bir genişleme ve özgürleşme arzusu var. Bunun da önündeki engel anılar. O genişleme arzusunun bana hissettirdiği ve söylediği şey, her şeyle bir olma arzusu. Bu benim çocukluğumla ilgili bir şey. Çünkü ben büyürken hissettim ki, artık beni aydınlatan ışık yok oldu, çekildi. O kadar iyi hatırlıyorum ki, yani karıncayla eşit olduğum zamanlar, ağaçlarla bir olduğum zamanlar. Toprak seviyesindeyim. Duvar dibindeki gölgeler bile büyülü. Her şeyle eşitim. Bu duygunun benden çekildiği süreci biliyorum. Bu çok ciddi bir masumiyet kaybı. İnsanın o ışığı kaybetmeden büyümenin yolunu bulması lazım. Bu ışık insanın içinden, üstünden çekilmemeli. Bunun yolunu bulmak zorundayız. Temel mutsuzluk budur. Bizi her şeyle eşitleyen çocukluk ışığını yitiriyoruz. Kendi sözcüklerimle söylüyorum. Bunu içime bakarak buldum, hazır bir bilgiyi kullanarak değil. Yani dünya artık öyle aydınlanmıyordu. Ve o ışık nereye gitti diye anlamaya uğraştım. 'Ne oldu?' diye sorduğumda yirmi yaşındaydım. Birdenbire hissettim ki, dünya bir manzaraya dönüşmüş, ben karşısında yalnızlaşmışım. Yazarak yaptığımız o şeyi, sonsuzluğa gönderme isteği belki bu yalnızlığı iyileştirme çabasıdır. Onun için diyorum ki okur için yapılan bir şey değil yazı. Okur onunla karşılaşıyor. Çok sayıda insanın karşılaşmasını isterim. İyi bir edebiyat ürünü, aşk, çocuk doğurmak, sanki o ışık geri gelsin diyedir. Aslında hiç gelmeyeceğini de biliriz. Yazmak, o yokluğa karşı bir teselli ve dünyayla aramızda olan boşluğu kederini bastırma çabasıdır.
Ben o zaman Nefes'in Sırrı'sını çok seveceğini düşünüyorum.
Henüz bitirmedim; ama Sırrı'yı çok sevdim zaten.
Korkuyorum sonuna kadar sevmeyeceksin diye.
Sırrı ne yaparsa yapsın seveceğim. Sırrı'ya henüz ne yüklediğini bilmiyorum.
Sırrı'nın olduğu gibi olmasını istedim. Sonra değişmesin Sırrı. Sırrı o olmayan yerde, olmayan çocuk olarak kalsın, büyüsün.
Ağaçla, böcekle, ormanla bir olan çocuk o.
Hepimiz öyle kalmalıydık. Tabii ki keder varsa, hırçınlık varsa söylediklerimde belki de bunun böyle anlaşılmaması yüzünden.
Sen unutmanın neresindesin?
Epeyce geçtim sınırı doğrusu. Çok hızlı unutuyorum. Şimdi Unutma Bahçesi'ni unutmaya başlayacağım. Yeni bir şey yazabileyim diye.
Bir röportajında "Bir erkeğe yakınlaşmak isterseniz eğer, o kadının bütün ruhunu ister. Bu, kadının doğasını zorlayan bir yakınlaşma. Tersi de erkeği zorlar zaten. Yaşadığımız sorun, kadın olamayan kadınlarla, erkek olamayan erkeklerin sorunu" diyorsun. Şimdi yaşadığın aşklara baktığında sen, senin bütün ruhunu isteyen erkeğe karşı nasıl bir Latife oldun?
Valla benim ruhumu isteyen bir erkek olmadı. Çok genç yazmaya başladım. Yazı yazan bir kadın... Alışıldık bir durum değil. Bizim kuşağımızda, biz çok farklı bir deneyim yaşadık. Yani erkeklerle omuz omuzaydık. Aramızda bir kardeşlik havası vardı. 18 yaşımdaydım evlendiğimde. Ertuğrul 21 yaşındaydı. Ben 21 yaşında anne oldum. Mehmet'le beraber büyüdük. Biz ayrıldıktan sonra da her şeyi ortak bir duyguyla beraber yaşadık neredeyse. Sonra aramızda bir kardeşlik doğdu. Ben yazı yaza yaza, sonunda erkeklerle bir sevgili ilişkisi sürdüremediğimi ve ilişkiyi bir kardeşliğe dönüştürdüğümü gördüm.
O zaman yazarlık seni feminenlikten uzaklaştırdı mı?
Zaten öyle olmadığım için herhalde yazı yazmaya başladım. Ama tuhaf bir biçimde çok çocuğum olsun istiyordum. Bedenimi taşıyış biçimim, hiç de kadınsı değildi. Zaten durmadan sokaklarda kavga eden, yumruklaşan bir çocuktum. Kadınsı bir havam yoktu. Ama çok çocuğum olsun isterdim. Yani annelik, çocuklarla kurulacak bir dünya özlediğim bir şeydi. Yasemin doğduğunda artık çok geç, bir daha anne olamayacağım diye ağlamıştım. O kadar anaçtım ki yanımdaki erkekleri kardeşlerim ve çocuklarım haline getiriyordum bir biçimde.
O yüzden mi bitti ikisi de?
Valla ben bitti gibi bakmıyorum. Çünkü bana ikizlerim gibi geliyor onlar. Çocuklarımız ve büyük bir ailem var diye düşünüyorum. Onların anneleri, kız kardeşleri, onlar olmadan da bana gelirler, giderler. Hem benim ailem, hem onların aileleri, üçümüzü yan yana, çocuklarla tatile giderken görmeye çok alışıktırlar. Yasemin 'Ertu baba' der, oğlumun babasına. Hatta geçenlerde bana, 'Ben Ertu babamdan hangi genetik özellikleri aldım?' diye sordu. Çünkü o onun Ertu babasıdır. Abisi baba dediği için o da baba diyor. Yani ciddi olarak bir akrabalık vardır aramızda.
İlişkilerin kardeşliğe dönüştüğüne göre hiç tutkulu âşık fotoğrafın yok mu senin?
Var öyle bir fotoğrafım. Ama o fotoğrafımı anlatmayacağım tabii ki. Yani aşk bilmediğim bir şey değil. Erkeklerle böyle sadece kardeş olup el ele tutuşup yaşamadım. Gençliğimden beri yazı yazıyorum ve bunun erkeklerle ilişkide bir zorluk çıkardığını biliyorum. Bence evin içinde sürekli bir şeyler yazan ve kafasında sürekli bir şeyler kuran bir kadın çekilmez bir şey. Ben erkek olsam, böyle bir kadından herhalde çok sıkılırdım. Kızım bana üç kere anne anne anne diye seslenir. Ve ona dönerim, dinlemeye başlarım. Biraz sonra dinliyor musun diye sorar. Gerçekten de yazı dünyada kalınarak yapılabilecek bir şey değil. Ben çocukları, hayatı bırakıp roman yazmamaya gitmemek için sonuna kadar direniyorum. Ama öyle bir nokta geliyor ki, evet oraya çekilmem gerekiyor. O zaman da yakınlarım, çocuklar, birlikte yaşadığım insanlar beni bekliyorlar. Yanlarında da olsam, onların yaşamına katılamıyorum.
Âşıklar ne yapıyor peki?
Âşıklar hayatı bırakıp kaçmak, ya ormana ya bir odaya kapanmak isterler. Yani âşık insanlar oturup roman yazmıyorlar. Büyük kalabalıkların uzaklarında bir yerde var olmak ve o aşkla hayatı solumak istiyorlar. Bence bir kadınla bir erkek arasında kurulacak en iyi ilişki aşktır. Ama ne yazık ki sürdürülemiyor.
Çünkü taraflar birbirlerini kendilerine mal etmek istiyor.
Tabii. Eşit kurulan bir ilişki, birinin biraz ötekinin üstüne abanmasıyla gerilim başlıyor. Eşitliğin bitmesinde iki insanın dışarıda bıraktığı büyük kalabalığın da basıncı var. O kalabalık âşıkların, âşıklar da birbirlerinin ruhunu teslim almak istiyor. Çünkü o yaşanan şeyi olağanüstü kılan, âşık olunmadığı zamanlarda hayatın nasıl olduğunu bilmeleri.
Yani gündelik hayatı unutamamaları.
Tabii. Çünkü büyük bir parlama aşk. Bir yandan da rahatını yitirmek istemiyor. Yitirmek istemediği için de öldürüyor aşkını. Bence bir zamanlar aşk yoktu. Ve bir gün belki de hiç aşk olmayacak. Eğer insan her şeyi unutabilirse o zaman zaten gerek kalmayacak.
Benim deyimimle, zaten sevilesi tek varlığa ulaşılmış olacak. Senin dilinden ne olacak?
İnsan insanı mutlu edemez diyorum ben, o kadar. Ötekinde yok o sonsuz mutluluk aslında. Geçici olarak böyle bir yanılsama var. İnsan insana o istediği sonsuz şeyi veremez. Böyle bir şeyi beklememek lâzım. Aşk var; ama aşk karşımızdaki insandan gelen bir şey değil.
Bravo. İşte o yüzden Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin yazıldı. Bu budur arkadaş.