[Alan Rusbridger] - 11 Eylül'den sonra Guardian'ın sayfalarını Müslümanlara açtık
Nuriye Akman
05 Aralık 2004, Pazar
The Guardian'ın yayın yönetmeni Alan Rusbridger ile özel görüşme imkanı buldum. Odası, son derece mütevazıydı. Türk genel yayın yönetmenlerinin odalarıyla kıyaslanmayacak kadar küçük, sade döşeli ve dağınıktı. Çok büyük ekranlı bilgisayarı dikkat çekiciydi.
Azınlık meselesiyle eninde sonunda yüzleşmek zorundayız
Orta ve Doğu Avrupa İngiliz Cemiyeti (British Association for Central and Eastern Europe) ile Guardian Vakfı (The Guardian Foundation)'nın 25-28 Kasım tarihlerinde Londra'da düzenlediği "Azınlıklar" konulu seminere katıldım. Bu kuruluşlardan ilki 1967'den bu yana Orta ve Doğu Avrupa'da "demokratik, pazar ekonomisi, ifade özgürlüğü, adil ve insan haklarına saygılı bir yönetim" ilkeleri çerçevesinde çalışan sivil bir örgüt. Guardian Vakfı ise 90'ların başında kurulmuş; Orta ve Doğu Avrupalı meslektaşlarıyla bağımsız gazetecilik anlayışı temelinde seminerler düzenleyerek fikir ve deneyim alışverişi yapılmasına önayak oluyor.
İki kuruluşun temsilcileri de, bu seminerlere ilk kez Türk gazetecilerin katıldığını, bunu çok önemsediklerini belirterek, diğer konuklardan önce bizlere özellikle teşekkür ettiler. Hepsinin ortak görüşü şu oldu: "Umuyoruz Türkiye'nin AB ile üyelik süreci önümüzdeki günlerde hızlanır. Laik ve demokratik değerleri koruyan bir Türkiye'nin Avrupa'nın geleceğinde rolü var."
Azınlıklar benim uzmanlık alanım olmadığı için katılımcıların her söylediğini büyük bir ilgi ile dinledim; hepsinden çok şey öğrendim. Benzer bir toplantının ülkemin çok satan gazetelerinden biri tarafından düzenlendiğini ve kendimizle yüzleştiğimizi hayal etmeye çalıştım. Ancak azınlıklarımıza karşı eylem ve söylemlerimizi, yabancı konuklarımızla birlikte İngiliz meslektaşlarımız kadar cesurca konuşamayacağımızı düşündüm. Böyle bir toplantının, birbirimizi suçlamaya, etiketlemeye dönüşmesi kaçınılmaz olurdu herhalde. Londra'da dinlediklerim, kafamdaki azınlık kavramını oldukça genişletti. Sadece gayrimüslimler aklıma gelmiyor artık; yasal azınlık tanımına girmeseler de, çerçevemi göçmenler, engelliler, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, homoseksüeller, hayvanseverler, kitap okuyanlar vs. diye genişlettim. Halkalar gittikçe büyüyor beynimde. Başkalarına şiddet uygulamayan, eylemi ve söylemi ayrımcılığa yol açmayan herkese azınlık mensubu olarak baksam, dilimden, elimden kötülük gelmesin diye sakınacağım ne çok insan bulurdum karşımda?
Öğrendiklerimi paylaşmayı önemsiyorum. Ne kadar kaçsak da, AB sürecinde bu konularla eninde sonunda hesaplaşmak zorundayız. Bakın elin İngilizi neler konuşuyor...
Guardian'ın genel yayın yönetmeni, onların deyimiyle editörü Alan Rusbridger, konuşmasında 11 Eylül'den sonra gazetelerin Araplara ve Müslümanlara yönelik söylemi bir anda dışlayıcı bir özellik kazandığını, bu konuda en iyi gazetelerden biri olan New York Times'ın bile 11 Eylül'den sonra tam anlamıyla çuvalladığını, İngiliz gazetelerinin çoğunluğunda hâlâ din, cinsiyet ve ırk ayırımcılığı olduğunu anlattı. Azınlıklara yaklaşımı en iyi gazetenin Guardian olduğunu söyledi. Gösterdikleri hassasiyete rağmen, "Biz de mükemmel değiliz." diyen editör, İsrail'i eleştiren bir haber yayınladıklarında, hemen "antisemitizm" suçlamasıyla karşı karşıya kaldıklarını vurguladı. Rusbridger'ı dinlerken, çıplak kadın fotoğraflarının yayınlanmasını da, cezaevindeki bir çocuk katiliyle ilgili haber yapılırken katil aleyhine deyimler kullanılmasını da ayrımcılık kavramı başlığı altında düşündüğünü fark ettim. "Mesleğimizin, suçluları aşağılayıcı haber yapma refleksinden şikayet ediyor. Türkiye'de kaç genel yayın müdüründen böyle bir konuşma duyabilirdim?" diye kendi kendime sordum.
Rusbridger, "Kime terörist, kime politikacı diyeceğiz?" sorusuyla karşılaştıklarını, bu konunun karmaşık sorunlara yol açtığından da söz etti. Mesela İngiliz gazetelerinde İrlanda'nın yasal partilerinden Sinn Fein ile El Kaide'ye benzer muamele yapıldığını, parti lideri Terry Adams için "Usame bin Ladin'den farkı yoktur" diye manşet atıldığını örnek verdi. Azınlıklarla ilgili haberleri azınlık mensubu gazetecilerin yapmasına nasıl baktığı sorulduğunda, bunun da başka bir ayrımcılığa yol açmaması için bir takım kurmaya çalıştıklarını; diyelim Müslümanlarla ilgili bir haber yapılacaksa, bir Müslüman'la birlikte bu konulara hakim Müslüman olmayan bir muhabiri de işin içine kattıklarını aktardı. Bu nedenle yakın zamanda genç Müslüman muhabirler alıp, yetiştirmeye başlamışlar.
Alan Rusbridger, her sabah geniş katılımlı bir toplantı yapıp bütün bunları tartıştıklarını, yöneticilerin dikkatinin çok önemli olduğunu anlattıktan sonra bana çok ilginç gelen şu sözleri sarfetti: "Sonuçta unutmamak lazım ki, yöneticilerin çoğu erkek, orta yaşlı, beyaz ve heteroseksüeldir." Yani karar mekanizmalarındaki insanların bu özelliklerini, kadınların, gençlerin ve farklı ırkların doğru yansıtılabilmesi açısından dezavantaj olarak görüyordu.
Genel Yayın Müdür Yardımcısı ve Sosyal İlişkiler Editörü David Brindel, kürsüye geldiğinde ilk sözü "Benim azınlıklarla ilgili bir adam olduğum söyleniyor; ama ben bir beyaz, erkek, heteroseksüel, İngiliz, orta yaşlı insan olarak karşınızdayım." oldu. Brindel, bu sözleriyle azınlıkları anlama konusundaki dezavantajlarına dikkat çekti. "Beni dikkatli dinleyin. Bende de falso olabilir" yönündeki ifadeleri ise katılımcıları gülümsetti. Hükümetin medyadaki ırkçı eğilimleri denetleyen bir komisyon kurduğunu, yayınlardaki azınlıklara yönelik saldırganlığın azaltılmaya çalışıldığını anlatan Brindel'dan başka neler öğrendim:
İngiltere'deki yabancıların en çok okuduğu gazete, yüzde 16 ile Financial Times. Guardian yüzde 10 ile azınlıkların ikinci olarak tercih ettiği gazete. 450 kişinin çalıştığı Guardian grubunda çalışanların yüzde 46'sı kadın, yüzde 93'ü heteroseksüel, yüzde 57'si dinsiz, yüzde 36'sı Hıristiyan, yüzde 7'si başka dinlerden, yüzde 92'si beyaz, yüzde 8'i de diğer ırklardan. Guardian okurlarının yüzde 82'si gazetelerinin azınlıklar konusunda yaptığı haberleri yeterli bulmuyor. Bu nedenle gazete çalışanları, azınlık gruplarıyla bir atölye çalışmasına başladı bu yıl. Azınlık grup liderleriyle görüşmeler yaptılar ve içlerinden eğitimli insanları işe almaya başladılar.
Reklamlarda zencilere ve Asyalılara yönelik çok küçümseyici ibareler kullanılıyor. Fakat bu konuda epey ilerleme sağlandı. İngiltere'de, azınlıklar nüfusun 7,9'unu oluşturuyor. Bu da 5 milyon civarında insan demek. Bunun 3,2'si Asyalı. Bunun 1 milyonu Hintli, 1,2'si siyah. Londra dünyadaki en kozmopolit şehir. Azınlıkların çoğu bu kentte yaşıyor. Son 15 yılda azınlıkların nüfusu yüzde 54 arttı. Irkçılığa Karşı Eşitlik Komisyonu 1 milyon pound ceza verdi şimdiye kadar. Son yıllarda bazı azınlık grupları arasında ciddi bir zenginleşme olurken, mesela Pakistanlıların geliri hâlâ ortalama gelirin 300 pound altında. Üniversitede olan zencilerin iki katı hapishanede.
Esas problem, basının toplumdaki azınlıklara yönelik dışlayıcı tavırlardan haberdar olmaması. Yine de 20 yıl öncesine göre olumlu değişmeler var. İngiltere'nin 2,4 milyonla en çok satan gazetesi The Sun bile, sayfalarında çıplak kadın fotoğraflarına yer vermesine rağmen, bir başörtülü kadının başörtüsüyle birlikte makalesini yayınladı. Ama bu İngiliz medyasında tek örnek.
Peki durum genel olarak iyi mi kötü mü? David Brindel, bardağın dolu yanını görenlerden. Ona göre, 90'lardan bu yana gelişmeler iyi yönde. Azınlıklara karşı işlenen üç önemli ırkçılık suçunun ardından, yargı ve polis gücünün bu olaylara kayıtsız kalması medyayı, bu konulara daha eleştirel eğilmeye ve resmi otoriteleri sorgulamaya yöneltti. Fakat hâlâ "tektiplilik ve kalıp yargılar" sorunları yaşanıyor, azınlıklar ne zaman suç işleseler hemen haber yapılıyor; ama onların kültürel etkinliklerine medya fazla ilgi göstermiyor. Brindel, gazetecilerin negatif şey aradıklarını, Guardian olarak azınlıklar konusunda haber yaparken yavaş hareket ettiklerini; ama pozitif adımlar attıklarını söyledi. Azınlıklar meselesinin ekonomik arka planını ise şöyle aktardı: "Medya gittikçe azınlıklar üzerinde daha fazla haber yapıyor. Çünkü azınlıkların vergiden sonra ellerinde 21 milyar poundluk bir harcama güçleri var. Bu nedenle reklamların hedef kitlesi olarak son yıllarda önem kazanmaya başladılar. Özellikle en büyük azınlık grubu olan Hintlilerin genç nüfusu beyaz İngilizlere oranla çok daha hırslı ve teknolojiyi onlardan daha iyi biliyorlar. Öte yandan yalnızca beyaz İngilizler değil, azınlıkların yüzde 60'ı da İngiliz hükümetinin fazla göçmen kabul ettiğini düşünüyor.
Azınlıklar konusunda hassasiyetinizi anlattınız. Ayrımcılık içeren, ırkçı haberler önünüze geldiği zaman bunu nasıl çözümlüyorsunuz?
Guardian'da sahiplik yoktur; ama çok güçlü bir ahlâkî editoryal vardır. Genellikle burada çalışan insanların azınlıklar ve ırkçılık konusunda değişik açılardan hassasiyetleri var. Mesela biz İsrail konusunda tamamıyla tarafsız davrandık, Filistinlilere kendi seslerini duyurma imkanı verdik. Kadroda bazı Yahudi meslektaşlarım konusal bir yaklaşım ile ırkçı olmanın mümkün olabileceğini söylüyor. Meslektaşlarım, bana İsrail konusunu Avrupa ve Arap ülkelerinin durumundan daha yüksek standartlarda değerlendirdiğimi söylüyor. Bazı dilsel malzeme seçimleri hemen hemen antisemitik gözükebilir. Bu yüzden ben bunu Asyalı, siyahi ve benzeri meselelere dair hassas olduğunuza inandığınız ve henüz bilmediğiniz olası meseleleri barındıran bir gazeteye nasıl sahip olabileceğinize dair bir örnek olarak kullanıyorum. Bu yüzden; bunun üstesinden insanların 'bir saniye, biz bunu yanlış anlıyoruz, bunu daha iyi yapmak için işte burada bazı rehberler var' diyebilecekleri oldukça açık bir gazeteye sahip olarak gelebilirsiniz.
11 Eylül'den sonra Müslüman toplumlar üzerinde çok ciddi baskılar oluştu. Guardian olarak hangi sorunlarla karşı karşıya geldiniz?
Her şeyden önce, en önemli şeyin Müslümanlarla ve Araplarla konuşmayı sürdürmek olduğunu düşündük. Bu yüzden birçok Müslüman'ı gazetemizde yazmaya davet ettik. 11 Eylül'den beri yüzlerce Müslüman ve Arap'ın sesini duyurduk gazetemizde. Onlarla temasta kalmanın, onların seslerini duyurabilecekleri bir yerin olmasının çok önemli olduğunu hissettik. Bu sabah New York Times ile ilgili konuştum. Eğer Amerikalılarla konuşursanız ve onlara 'New York Times'da Arapların sesini duyuran birisi var mı?' diye sorarsanız, size sadece bakarlar. Bence Amerika gibi bir ülkede, öncü bir gazetede, Müslüman ve Arapların seslerini duyurmalarına izin verilmemesi büyük bir problemdir. Bu yaptığımız ilk şeydi ve ikinci olarak Ortadoğu'ya iki kat fazla kadro göndererek bölgeye daha iyi hakim olacağımızı düşündük. Üçüncü olarak yaptığımız şey ise; İngiltere'deki iki milyon Müslüman'la gerçek bir çaba harcamaktı. Ve bu yüzden eğitilmiş iki Müslüman muhabir tuttuk ve geçen gün yüzlerce genç Müslüman için bir seminer düzenledik. Yaklaşık üç ay önce bir toplantımızda 40 tane Müslüman lider vardı. Biz sadece Müslüman liderler ile değil aynı zamanda toplumun her seviyesindeki insanlarla bağlantıdayız. Böylece o kitleyi daha iyi anlıyoruz.
Kullanımını yasakladığınız sözcük veya deyim var mı?
Çok uzun bir liste var, açıkça siyahi insanlara 'negro' diye hitap edemezsiniz, Çingene sözcüğünü kullanmıyoruz. Müslümanları sadece Müslüman olarak adlandırıyoruz, "İslamist ve İslamic" ibareleri ile ilgili bir terminoloji var. Köktenci İslamcı sözcüğü ile ilgili bir tartışmamız hâlâ sürüyor. Fundamentalist sözcüğünü kullanmamaya çalışıyoruz. Irak'ta, 'terörist'ten daha çok 'direnişçi' sözcüğünü kullanmayı tercih ettik. 'Terörist' sözcüğünü kullanmaktan her zaman çekindik. Sakınılması güç olan yerlerde hariç. Renkli (Asyalılar için) sözcüğünü de kullanmayız.
Azınlık haberlerini yaparken bazen belli bir azınlığa mensup bir gazeteci kullanıyorsunuz, eğer bunu sürekli yaparsak bazı problemler yaratacağını söylemiştiniz.
İngiliz Müslümanlar ile ilgili yaptığımız büyük yazı dizisi bir ekip çalışmasıydı. Sadece Müslüman muhabirleri kullanmak tektiplilik (stereotype) olurdu. Bizim için uzmanlar, beyazlar ve Müslümanlardan oluşan bir ekip ile çalışmak bir politikadır.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi ile ilgili bakış açınız nedir?
Biz bunu destekliyoruz. Türkiye laik bir devlet olmaktan vazgeçerse, hepimizin gözlemlediği insan hakları konusunda saldırganca bir tutum izlerse bu bir problem yaratabilir. Fakat bildiğim kadarıyla böyle bir olasılık yok.
Bu binadaki sabah toplantılarını tarif edebilir misiniz?
İngiltere'deki birçok gazetenin editörler katında görünmeyen bir sahibi vardır. Eğer bu kişiler Rupert Murdoch, Conrad Black, Lord Rothmere veya Express gazetesindeki Richard Desmond gibi kişilerse -ki onlar politikaları ve inançları açısından çok güçlü sembollerdir- bunlar editörler için yazılı olmayan bir rehber gibidirler. Bence bu piramitsel bir yapıya öncülük eder. Her şey yukarıdan aşağıya hareket eder. Ama bizim sahibimiz yok. Bizim yapımız yatay bir yapı. Aksi olsaydı, bu prensiplerimize çok aykırı olurdu ve eğer onlara meselelerle ilgili ne düşüneceklerini söyleseydim çalışanlar bana kızarlardı. Sabah kahvaltıları ile başlıyor, kapılarımızı açıyoruz. 40, 50, 60 hatta 70 kişi için bir alan yaratıyoruz. Duvar boyunca bir sıra oluşturup, ne yaptığımızı anlatıyoruz ve ne düşündüklerini soruyorum. Her gün tartışıyoruz. Bazen insanlar gazete hakkında tartışıyorlar. Bazen neyle ilgili haber yapmamız gerektiğini konuşuyorlar. Bır anlamda sadece bir toplantı; ama diğer taraftan da bizim gazeteyi nasıl işlettiğimize dair bir sembol.
Blair'in Bush gibi Irak savaşının sebepleriyle ilgili yalan söylediği yeterince açık bence. Sizce Blair gelecek seçimde tekrar kazanacak mı?
Ben olsam yalan sözcüğünü kullanırken biraz dikkatli olurdum. Bence Blair Irak'ta kitle imha silahlarının olduğuna inandı. İpuçlarını abartarak biraz aptallık etti; ama bence buna gerçekten inandı. Diğer taraftan bunu yapmaya zaten karar vermişti ve her şey bir yalandı diyebilirsiniz. Nisan veya mayıstaki seçimde bence Blair'in partisi tekrar kazanacak. Şu an bu ilginç bir dönem çünkü. Blair seçimlerde adaylığını koymayacağını çoktan duyurdu bile. Bunun bir sonucu olarak kendi partisinin içinde liderlik için bir çekişme başladı.
Gazete olarak kimi destekleyeceksiniz?
Biz savaşa karşı olduğumuzu gayet açık bir şekilde ifade ettik. Biz bunun bölge ve uluslararası politika için bir hastalık olduğunu düşünüyoruz.
O halde liberalleri mi destekliyorsunuz?
Biz bunu son seçimde yapmıştık. Gerçek şu ki liberaller kazanamayacak. Böyle bir partiyi desteklemek çok ciddi bir şey değil.
Bush'u seçen seçmenlere önce aptal dediniz ve daha sonra onlardan özür dilediniz.
Hayır. Olan şuydu: İnsanları davet ederek, mektup yazabilecekleri bir yerde Clark County, Ohio'da, egzersiz yaptık. Çok marjinal bir yer seçtik. Eğer siz bize e-mail gönderseydiniz biz de size Clark County'de olan bir seçmenin adresini verirdik. 14 bin kişi mektup yazdı. Şunu diyorlardı: "Ben sizin seçiminizde oy kullanamam; ama bu benim seçimimden daha çok etki yaratacak benim üstümde. Dünya vatandaşı olarak ne hissettiğimi anlamalısınız." Bu bana zararsız bir egzersiz gibi gözüktü; ama Amerikalılar buna çok kızdılar ve çok kabalaşıp bize yüz binlerce mail göndererek defolmamızı istediler. Bu yüzden bir süre sonra bunu bıraktık. Bence Amerikan gazeteleri nesnellik niteliklerinden zarar görmüş durumdalar. Bu çok tatsız bir durum. Savaşa girme sebeplerini bir araştırma yapmaksızın savaşa gittiler. Bu New York Times gazetesinin tarihindeki en kötü dönemdir. İngiliz basını daha politik ve eleştirel davrandı. The Guardian, The Independent, The Daily Mail çok muhteşem olmasa da bunun üstesinden geldi. Sorulması gereken soru 'Amerika bundan ne öğrendi?' ve Amerikan gazeteciliğinin şimdiki koşullara adapte olup olmayacağı.
Gazeteciliğin terminolojisi, gerçekliği yansıtmada karmaşa yaratıyor ve kırılmalar oluşturuyor mu sizce ve nasıl basitleştirilir?
Bence burada büyük bir problem var. Ben şuna inanıyorum ki ciddi büyük gazeteler sorunların karmaşıklığı hakkında yazmalılar. Dünya basit bir yer değil. Mümkün olduğunca doğrucu birisi olmaya çalışırsanız, o zaman hatalarla dolu olan gazetecilik prensipleri konusunda dürüst olmalısınız. Şeyleri ne kadar çok basitleştirmeye çalışırsanız, yazdığınız insanlara karşı o kadar tehlikeli olur ve adil olmazsınız. Ama karmaşayı dikkate almak gazeteyi sattırmaz. Özellikle genç insanlar ilgili değiller ve öğrenmek istemiyorlar. İnsanların ilgili oldukları şeyleri üretmek ve gazeteyi sattırmak arasında bir gerilim olduğunu söyleyebilirim. Sizin gazeteci olarak yapmanız gereken burada karmaşıklık ile ilgili ciddi olmaktır ve ben insanların bu iki şeyi nerede bir arada isteyeceklerinden emin değilim.
Yarın: Ekonomik sebepler medyanın azınlıklara bakış açısını etkiliyor.