[Prof.Dr. Süleyman Hayri Boray] - Allah isteseydi herkes iman ederdi
Nuriye Akman
05 Eylül 2004, Pazar
Süleyman Hayri Bolay, 1961'de Ankara Üniversitesi (AÜ) İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı fakülteye 1971'de Felsefe Tarihi asistanı olarak girdi. 1987'de Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde Felsefe Tarihi Profesörü oldu.
1996'da geçtiği Gazi Üniversitesi Felsefe Bölümü'nün başkanlığını yaptı ve emekliye ayrıldı. Felsefe tarihi ve İslam felsefesi üstüne çok sayıda eser sahibi.
Canım, cennet-cehennem meselesini bir İslam felsefecisi ile konuşmayı çekti. Aklıma ilk onun ismi geldi. Muzır sorularımı kuşandım, 'dinle felsefe uyuşur mu' bir bakayım dedim. İnsanın sorumluluğu ile teslimiyetin sınırlarını zorladım. Doğruluğundan şüphe etmediğimiz yorumlarımızın, yani başkalarına salladığımız kılıçların, aslında iki tarafının da keskin olduğunu kendime hatırlatmak istedim...
İslam'da Allah'ı inkar edenlerin yeri "sonsuz cehennem" diye kabul edilir. Bunun hiç esnek yorumları olmamış mı?
Olmuş... Sonsuz, sonu gelmeyecek değil; bir süre yandıktan sonra cehennemden çıkacak manasında da yorumlanmış. Ben şöyle düşünüyorum: İnsanın ömrü, ortalama 60-70 sene. Bunun buluğ çağına gelene kadarki 15 senesini çıkaralım. Ortalama bir insan 50 sene şuurlu veya şuursuz inkarcılık içinde kalmış olsun, sonra cehennemde binlerce, milyonlarca sene kavrula kavrula yansın. Bu, Allah'ın adaletine ve merhametine pek uygun görünmüyor.
Acaba insan inkarcı olmaktan sorumlu mudur? Her insan, belli verilerle dünyaya geliyor. Onu, o kişi yapan, milyarlarca veri daha ekleniyor zamanla. O verilerin tümünü denetleyemez. Bazı insanların mesela ateist veya terörist olmaktan başka çaresi kalmıyor gibi.
Öyle görünüyor; ama öyle değil. Yoksa insan aklının, yükümlülüğünün hiçbir değeri kalmazdı. Çünkü Kur'an, daima akıl sahiplerine hitap ediyor; herkesin aklını iyi kullanmasını istiyor. İyi kullanmayanların düştükleri kötü akıbetlerin ve iyi kullananların kazançlı durumlarının örneklerini veriyor.
Ama herkesin iyi olduğu bir dünyada, iyilik diye bir kavram olur mu? Ateist de, terörist de, gülün dikeni de, görevli değil mi?
Herkes belirlenmiş bir görevi yapmak zorundaysa, bir robotlar dünyasında yaşamış olmuyor muyuz? O zaman insanın dünyaya gönderiliş maksadı ne oluyor?
Basit... Allah bende kendini seyredip haz duyuyor.
O zaman, Tanrı sadece kendi hazzını düşünen bir varlık olur. Halbuki İslam'ın Allah'ı bencil ve ceberut değildir.
"Bende kendini seyretmesine" bencillik de, ceberutluk da diyemem. Hüküm O'nun. Bana teslim olmak yakışır.
Niye insanların bir kısmı o zaman cennete, bir kısmı cehenneme gidecek olsun? Bu, O'nun adaletine de uygun düşmez. Kaldı ki Kur'an'da bunun ayırıcı ölçüsü konulmuş: İyi işler yapmış olmak.
O ölçü, 'insanları gördükleri rüyaya inansınlar' diye bir yönlendirme bence. Böylece gerçeğin, kötülük ve iyiliğin ötesinde bir yerde aranması gerektiğini bildiriyor.
O zaman bir kısmını, "hadi sizleri seçiyorum, cennete gideceksiniz" kalan kısmı da, "sizler cehenneme gidiyorsunuz" durumu olur bu. Neden böyle yapsın?
Ama kötülük olduğu için iyilik var değil mi?
Doğru, kötülük olduğu zaman, iyiliğin manası daha iyi anlaşılır. Mevlana namuslu hanımlara dermiş ki: Siz gidin, bu edepsiz hanımlara teşekkür edin. Onlar olmasa, sizin değeriniz bilinmezdi.
Bak, Mevlana beni teyit ediyor.
Ama başka bir noktada sizi teyit etmiyor. Bir Mecusi'yle bir Müslüman'ı tartıştırıyor. Müslüman Mecusi'ye diyor ki: "Gel Müslüman ol". O da diyor ki, "Allah isterse Müslüman olurum." Müslüman da diyor ki: "Sen Müslüman olmak istiyorsun; ama içinde olmamak için bir arzu doğuyor, o arzuya mağlup oluyorsun. Yoksa Allah senin de Müslüman olmanı ister." Ve burada irade var mı, yok mu meselesine giriyor Mevlana. "Allah, taş mermere emreder mi, namaz kıl, oruç tut, diye. Etmez... Çünkü şuuru yoktur onun, mesuliyeti de yoktur. Peki deve kendisini döven adamın sopasına kızmıyor da, niye adama kızıyor?" diye soruyor. İnsan, iradesini kullanabildiği zaman bunları aşabiliyor.
Bir dakika!.. Bir tarafta okyanus, öte tarafta bir damla. Allah'ın iradesi, o damlayı da kapsadığına göre, cüz'i iradenin lafı mı olur?
Lafı olmazsa, insanın başarabileceği hiçbir şey yok demektir.
İnsanın başarısı, Allah'ın rejisör olarak verdiği rolü oynamak bana kalırsa.
Bir filmde, bir tiyatroda verilen rolü noksansız yapsaydı hiçbir aktör başarısız olmazdı. Halbuki role kendinden katkıda bulunan, yeterli bilgiye sahip olan ve bunlarla kendisini yenileyebilen aktörler başarılı olurlar. Bu da bir akıl ve irade işidir. Mesela bir Atatürk geliyor, akışı değiştiriyor.
Atatürk'ün kararlarını şöyle ya da böyle vermesini sağlayan sonsuz veri var. Arkasındaki bütün yaşanmışlıklar, kendisinden önce verilen kararlar, tarih, siyaset, biyoloji, sosyoloji, psikoloji vs... Atatürk'ün başka bir şey yapma imkanı yoktu ki.
O zaman niye sadece Atatürk yaptı da, İsmet Paşa, Kazım Karabekir Paşa neden yapmadı? Aynı ortamdalar...
Ortam, sonsuz veriden sadece biri. Parmak uçlarındaki izlerin, beyin kimyalarının farklı olduğunu hatırlayın.
Demek ki bazı insanlar bunu yapabiliyormuş. İsmet Paşa, Amerikan mandası taraftarıydı. O da bir çözüm şekliydi. Ama kimse gitmedi peşinden.
Çünkü bütün şartlar, Atatürk'ün kazanmasını gerektirecek tarzda oluştu.
Hayır, şartları bunlar oluşturdu. Aksi takdirde elimiz kolumuz bağlı olur.
Bağlı zaten. Rejisör o kadar akıllı ki, hangi oyuncunun nerede ne katacağını, nerede oyundan çıkmak isteyip başka bir sahneye katılacağını biliyor. Hâlâ söylemediniz; eğer beyazı beyaz yapan siyahsa, siyahı nasıl suçlarız?
Ben siyahın, beyazın değerini ortaya koyduğunu kabul ediyorum. Ama beyaza beyaz olarak bakanlar kadar, beyazı siyah olarak görenler de var. Kaldı ki beyazın değerini sadece siyah değil, "daha beyaz" da ortaya koyar. Mevlana, "Siz isli bir camdan bakarsanız, dünyayı kapkaranlık görürsünüz" diyor. İyiliğin bir değeri, kötülüğün de bir yeri olduğunu kabul ederken, kötülüğün kalıcı olmadığını vurgulayabilirsiniz.
İyilik de kalıcı değil. Şeytan'a kötünün aracı olma izni çıkmazdı yoksa.
Allah dünyayı yaratmadan önce ruhları topladığı zaman, "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" diye soruyor. Bir kısmı "evet", bir kısmı "hayır" diyor. Sonra bir daha soruyor. Bu sefer, "evet" diyenlerin bir kısmı "hayır", "hayır" diyenlerin bir kısmı "evet" diyor. Daha şeytan lafı yok ortada. İnsan Allah'a karşı tercihini değiştirebiliyor. Şeytan'ınki de insana karşı kıskançlığından doğan bir tercihtir. Adam öldüreni mahkemeler nasıl cezalandırırsa, sorumluluğu kadere bağlayıp her şeyi yapan kişiyi de Allah bal gibi yargılar. Şeytan, biraz da insanın içindeki bu karşı gelme duygusu.
Tamam, bu duygu olmazsa medeniyet olmaz zaten.
Tabii olmaz. Kendi içinizde kavgaya düşüyorsunuz. Aklınız bir şey tavsiye ediyor, duygularınız karşı geliyor ve aklınızı yeniyor. Ama bu çatışmada iyiliğin galip gelmesi lazım.
Henüz bedenlenmemişken, o ruh "hayır" dediyse, bence hiçbir tarafın galip gelmesi gerekmiyor. Allah isteseydi hepsinin cevabı "evet" olurdu.
Zaten Kur'an'da da var: "Allah isteseydi, sizin hepinizi imanlı kılardı." Ama bu "istemedi" manasında değil, "sizi serbest bıraktı" manasında. Dediğiniz gibi olsa çalışmanın, gayretin manası kalmaz ki. Ben yaratılış itibarıyla birtakım güçlere sahip olduğumu düşünüyorum.
Size bunu vehmettiren de Allah zaten.
Ama Allah onu-bunu vehmettirirse, ben hiçbir şey düşünemem, hissedemem, kötürüm gibi, hiçbir şey yapamam.
Hayır, yine de hisseder ve yaparsın. Çünkü "gerçek", çift taraflı, iç içe programlanmış. Bir an hiçliğini görürsün, bir an kral sanırsın kendini.
Dünyanın "hayal içinde hayal" olarak gitmesi, tartışmalı bir konu. Dünyanın ve bizim dışımızda evrenin işleyiş tarzı o kadar basit olur mu?
Bu basitlikte korkunç bir karmaşa var: Bir perde arkasından seyrediyoruz her şeyi. Yani bir şey hem kendisi hem de değil. Hem var, hem yok. "Ya iyi ya kötü" değil; "hem iyi, hem kötü".
Yaratılışın her an devam ettiği düşünülürse, sizin dediğiniz olabilir.
Pek tabii ki her nefeste dünya yeniden yaratılıyor.
Ama her an yeniden yaratılınca, insan düşüncesinin, fiillerinin devamı ve istikrarı nasıl sağlanacak?
E oluyor işte. Bakın, bir nefes aldım, bir nefes verdim. İkisinin şartları aynı değil. Yıldızların açıları, yerleri, yoğunlukları, toprağın verileri farklı. Her değişimin bizim üzerimizde etkileri var.
Gezegenlerin, Güneş'in yeri değişiyor mu?
Yörüngeleri aynı olsa da yoğunlukları değişiyor. Bilmem kaç bin yıl sonra Güneş'in söneceğinin hesabını yapıyorlar kitle kaybından.
Her halükârda insan bir oyun içinde değil. Öyle Hacivat-Karagöz gibi değneğin ucunda oynatılan bir durumdaysa, herkesin aynı rolü oynaması lazım.
Her çağın temel rolleri belli. Zaten herkes aynı şeyi oynuyor. Ama nüansları var.
Bir ailenin çocukları aynı eğitimi almalarına rağmen, hepsi birbirinden farklı. Bu farklılık, Allah'ın irade ettiği bir farklılık mı?
Aynı eğitim olamaz, insan her an değişir. Hem O'nun iradesinden ne bağımsız olabilir ki?
O'nun iradesinin hakimiyetini biliyorum; ama dünyanın düzenlenmesi işini insana bırakmıştır. İnsan, vazifesini yapamaz hale geldiği zaman müdahale ediyor.
O'nun arada bir müdahale ettiğini söyleyemezsiniz.
Her an evrene müdahale ediyor, insana müdahale etmiyor.
Evren makro kosmoz, insan mikro kosmoz. İkisi birbiriyle iç içe.
İnsanın evrende belki bir atom kadar yeri var. İnsan, kendi iradesiyle, tabiat güçlerine hakim olmaya çalışmıştır. Medeniyetler kurmuş, barajlar yapıyor, uydular fırlatıyor. Diğer varlıkların hiçbiri yapmamış bunları. Burada insanı tamamen atıl vaziyette, rüzgârın önündeki yaprak gibi düşünmek, insanda mana bırakmaz.
Mana dediğiniz şey Allah'a teslim olabilmektir. Bu beni pasif değil, daha aktif, daha bilinçli yapar.
O zaman hürriyetimin manası kalmayacak. Ben hür olarak elimi kaldırdım, falan yere gittim, şu kitabı yazdım diyemeyeceğim; birisi her gün bana fısıldayıp, bugün şunu yapacaksın derse...
Kulağına açıkça fısıldandığı dönemler de olur; ama veriler seni, "ben aldım" dediğin o eyleme götürür. İbnül Arabi diyor ki: "Puta tapan bile Tanrı'ya tapmaktadır. Tek farkı, Tanrı'ya taptığının farkında olmamasıdır."
Çünkü herkesin içinde şöyle veya böyle bir Tanrı inancı var. İnkar ediyorum zannederken, bir taraftan da tatbik etme gibi bir durumun farkında olmuyor.
Yağmur denize düşer. Artık o yağmur mudur, deniz midir?
Denizdir. Yalnız, bu Vahdet-i Vücud anlayışına karşı, İmam Rabbanî'nin ileri sürdüğü Vahdet-i Şuhûd anlayışı var. O, Vahdet-i Vücûd'cuların ulaşamadığı daha yüksek mertebeler olduğunu ve orada insanın Allah ile karışmadığını, daha doğrusu insanın varlık şahsiyetini koruyarak Allah'ı seyr ve temaşa ettiğini söylüyor. Yani O ayrı varlıktır, insan ayrı varlık.
Eğer, Allah'ı seyredecek bir makama geldiysen, zaten kendinden geçmişsindir, sen olarak kalamazsın.
Bu konu da çok ihtilaflıdır. Asırlarca Allah'ın bu dünyada iken görülüp görülemeyeceği tartışılmıştır. Dünyada iken görüleceğine inanan ve O'na karışmadan O'nu gördüğünü söyleyenler olduğuna göre bu mümkündür ve insan erimeden kalır. Nitekim büyük denizlerde sıcak suyun soğuk suya karışmadığı gibi tuzlu suyun da tatlı suya karışmadığı yerler olmaktadır.
Ezcümle, dinle felsefe barışıyor mu yani?
Dinle felsefe çoğu hasım görülmüş ve gösterilmiştir. İbn Rüşd, bunları ikiz kardeş saymış. Osmanlı'da Taşköprülü Zade Ahmed Efendi ve Nev'î Efendi gibi düşünürler, İdris Peygamber'i ilk ve en büyük filozof ilan etmekle felsefeyi meşrulaştırmış, aradaki çatışmayı kaldırmışlardır.