[Mahmut Koç] - Yaralı annemi almadıkları için kapısında ağladığım hastaneye başhekim oldum
Nuriye Akman
08 Ağustos 2004, Pazar
Ankara, benim ömrümün geçtiği şehir. Geçenlerde yolum Numune Hastanesi'ne düşünce, anılarım canlandı
Müftüoğlu zamanında çok sağlık hizmeti aldım bu kurumdan. Yeni Başhekimi Doç. Dr. Mahmut Koç'la tanışınca, hemen teybimi açtım ve anlattıklarını dinledim. Koç, genç, dinamik, iddialı bir yönetici. Yaklaşımlarından etkilendim. Atılımlarından sizi de haberdar etmek istedim.
Numune Hastanesi 10 yıllık Osman Müftüoğlu döneminde, gerek imaj, gerekse teknik donanım açısından büyük atılım yaptı. Müftüoğlu çok popülerdi. Onun arkasından başhekim olmak size psikolojik baskı yaptı mı?
Tabii Osman Müftüoğlu'nun arkasından başhekim olmak gerçekten zordu. Numune Hastanesi, Müftüoğlu öncesi, hakikaten alet edevat ve anlayış yönünden sıkıntılıydı. Osman Bey, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in destekleriyle kendisine verilen fırsatı iyi değerlendirdi. Ondan sonra hastanenin geriye gitmemesi lazım.
Şu anda en ciddi sorununuz ne?
Başhekimliğe gelişimden 6 ay sonra İhale Yasası değişti. Zamanla oturacaktır, ama bir geçiş döneminde hem ihaleye katılanların, hem de ihaleyi yapanların bilgi ve tecrübe eksikliği oluyor, ihale süreci uzuyor. Bazı konularda kendimi hırpalayacak kadar titizim. Bu işler yapılırken hiçbir tereddüt doğmamalı. Ve yaptıklarımıza da, hastane personelimizin inanması lazım. Biz bunları sağladık.
Bu arada sağlık politikalarında da ciddi değişiklik oldu.
Evet. Genel sağlık sigortasına giriş ve hastanelerin birleştirilme hazırlıkları var. Bildiğiniz gibi, sigortalı hastaların sevksiz, devlet hastanelerinden yararlanma imkanı ortaya çıktı. Bu da devlet hastanelerine, ciddi bir sayının kaymasına sebep oldu. Sene sonunda 1 milyon 200 bin hastaya bakmış olacağız. Önceden bu rakam 900 binin altındaydı. Takdir edersiniz ki, Numune Hastanesi'nin fiziki mekanının genişleme imkanı yok. 10 yıllık dönemin başında yenilendi, ama teknoloji çok hızlı gelişiyor. Cihazların üç senede bir yenisi çıkıyor. Hakikaten geri kalmışız.
Hasta randevularınızın durumu neydi?
Kabul edilemeyecek şekilde uzundu. Ultrasonografi tetkiki için 3 ila 6 ay sonrasına randevu veriyorduk. Bu beni çok üzüyordu. Bir anekdot anlatmak istiyorum. Annem 1973'te trafik kazası geçirdi. Ben o zaman fizik mühendisliğinde okuyorum. Annemi Numune Hastanesi'ne o gece, uzun yol geldiği ve sevkli olduğu halde yatıramadık. Ertesi gün, bir tanıdık doktor vasıtasıyla hastaneye yatırıldı. O zaman hastanenin önünde ağladım. Orada "Allah'ım şuranın başhekimliğini nasip etsen de, ben bu insanlarla direkt uğraşsam" diye çok yalvardım. Hacettepe Tıp Fakültesi'ne geçişim bu duadan sonra oldu.
O nedenle kendinizi bu kuruma borçlu hissediyorsunuz.
Aynen öyle. Gelen hiçbir hastanın geri çevrilmemesi konusunda çok ciddi çalışıyorum. Sosyo-ekonomik seviyesi en alt katmanlarda olan insanlara hizmet ediyoruz. Ben de o katmanlardan geldim. Ankara'nın gecekondu semtlerinde büyüdüm. Duam kabul olunca gerçekten herkese yardım etmeyi, kendime görev addettim. Baştan itibaren kafayı taktım, bu randevu meselesini nasıl çözeriz? Arkadaşlarla toplantılar yaptık. Bunu çözemeyiz diyenler oldu. Ultrasonografide çok ciddi bir yatırım yapmadık; ama 10 tane ilave alet alarak randevuları kaldırdık. Şu anda randevusuz çalışıyoruz.
Bu kadar kolaydı da niye yapılmamış?
Doğru. Organizasyon bozukluğu olduğunu gördük. Demek ki biz hastane olarak, daha iyi organize olabilirsek, başka sorunları da hallederiz, dedik. Çalışan arkadaşlar da seviniyor. Çünkü eskiden vicdan azabı çekiyorlardı. Bunun dışında, laboratuvarda ne yaptığımız da belli değildi. Kayıt tutamıyorduk. Yaptığımız işin parasını alıyor muyuz, almıyor muyuz, kaç tanesini faturalandırabiliyoruz?.. 2 binin üzerinde kan baktığınız zaman, bunu kontrol edebilmeniz çok zor. Yılbaşından beri, laboratuvarı otomasyona geçirdik. Barkodu, bilgi işlemi yapılmayan bir kan, makineye hatır için sokulsa dahi makine çalışmıyor.
Bir başkasının adına aynı kanı koysanız?
Yine çalışmıyor. Yakın ara aynı isme koyduğunuz zaman, o kanı bile fark ediyor. Sonuçları aynı çıkınca, yanlış mı bakıyorum diye düşünüyor makine.
Bu otomasyonun tüm hastanede olması gerekmez mi?
Çok haklısınız. Bir tuşa bastığımızda, hangi hasta, hangi tarihte, hangi kapıdan girmiş, hangi doktora muayene olmuş, hangi tetkikler işlenmiş, hangi merhaleleri atlatmış, hepsinin bilinmesi lazım. Şimdi onun ihalesini yapıyorum. Yılbaşından itibaren, hastanemiz iş akışlı otomasyon merkezli bir yapıya kavuşacak. Bunun dışında kardiyoloji yoğun bakımlarımız uygun değildi. Bakımlarını yaptık. Radyoterapi ünitemiz vardı, ama asistanlarımız başka hastaneye gönderiliyordu, eğitim amaçlı. Çünkü aletler bozukmuş. Çok ciddi cihazlar alarak, modern bir radyasyon merkezi kurduk. Bizim şimdi olması gerekip de, olmayan bir cihazımız yok. Mesela üç tane tomografi var. Bir tanesini 24 saat çalıştırıyoruz acilde. Diğerlerini gece 11'e kadar çalıştırıyoruz. Bu gece 11'e kadar çalıştırma işi, başka hastanelerde yok. Bütün bunları kendi döner sermayemizle döndürdük.
Demek ki para varmış, bunlar yapılabilirmiş.
Kesinlikle. Para harcamak yük getirir, dedikodu ve soruşturma getirir, diye insanlar korkuyor. Bir ara Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve sigortalardan para almakta sıkıntı yaşadık. Ama bu hükümetten beri hiçbir sıkıntı yaşamıyoruz. Ayrıca harcama kolaylıkları da getirildi. Bugün bizim ameliyathanemiz özel hastaneler düzeyinde. Check-up merkezimizi yeniledik. Daha geniş bir gruba hizmet verir hale geldik. İdealim, daha çağdaş bir ortamda özel hastane gibi, oturup çayını içerek, sıra beklemeden muayene olmalarını sağlamak hastaların.
Şu anda polikliniklerin durumu ne?
İyi değil. Hasta yakınlarıyla birlikte 15 bin kişi akın ediyor her gün. Poliklinik mekanımız, bu insanları ağırlayacak oranda değil. Şimdi bütün depoları hastane dışına çıkaracağım. Personeldeki ufak bir kayışla, polikliniğimde iki misli kapasite artışı olacak. Ondan sonra ciddi bir sorun kalmayacak. Türkiye'nin her yerinden hasta akışı var. Van'dan, Hakkari'den, Karadeniz'den.. Güneyden guatr ameliyatı, fıtık ameliyatı için vatandaş çıkıp geliyor.
Acil hastalar da var...
Beyin kanamalı hastalar, nöroloji hastaları, felçliler geliyor. Başka hastanelerde yer yoksa alınmaz. Bizim hastaneye gelen her hastanın işini çözmek mecburiyetinde hissediyoruz. Yönetim olarak devamlı vurguluyoruz: Hiçbir hasta geri dönmeyecek. Nöroloji servisinde yer yoksa, hastanenin başka bir bölümünde yer varken, nöroloji hastasına yer yok deme. Ancak doktor derse ki, "Bu yoğun bakım hastasıdır, yoğun bakımda yer yok. Biz bunu dışarıda tedavi edemeyiz", o zaman bunu doktor eşliğinde, yerini de temin ederek, başka bir hastaneye gönderebilirsiniz. Doktor eşliğinde, ambülansa koyacaksınız; hastaya 'git İbni Sina'ya, git Hacettepe'ye' demek yok. Yerini siz ayarlayacaksınız. Bir bakıyorsunuz, dahiliye kliniklerinde ortopedi, cerrahi hastası yatıyor. Bu diğer hastanelerde pek görülen bir şey değil.
Öte yandan evsizlerin de hastaneye sığındığını biliyorum.
Geliyorlar acilin önünde duruyorlar. Bir müddet sonra hastaneye giriş çıkışı öğreniyor ve oralarda kalıyor. Kışın soğukta kalmasınlar diye içeri alıyoruz, yediriyoruz, içiriyoruz. Kayıp çocuklara günlerce baktık. Taksiciler, dolmuşçular, polisler gelip hastanenin bahçesine göz göre göre bırakıp gidiyorlar. Adını soyadını bilmeyen kimsesizler geliyor. Bazen hakikaten hasta da oluyor. Tedavisini yapıyorsunuz. Taburcu edemiyorsunuz. Üç ay, beş ay baktığımız oluyor. Bu kadar güç koşullarda çalışan bir meslek grubunun şu anda sosyal prestiji yok. Geçen gün bir başhekim yardımcımız dövüldü mesela. Bizim hastanenin park sayısı bellidir. Ama gelen her hasta, parka girmek istiyor. Şimdi bunun için de kavga dövüş çıkarıyor. Gece 11'de ziyarete gelip, bıçak çekiyor güvenlik görevlisine. Yine benim başıma geldi: Acile çok kötü durumda gelen bir hasta. Solunum durmuş, hemen nefes borusuna tüp takıp canlandırma işlemi yaptık ancak kurtaramadık. Boğazına boru soktunuz, öldürdünüz diye hasta yakınları bana saldırdı ve dayak yedik.
Doktorların kendilerini sigortalatmaya başladığını duyuyorum.
Evet, açılan davalarda mahkum olursanız, tazminatınızı ödemeyi taahhüt eden sigortalar var. Yabancı ülkelerde bunu gönüllü kuruluşlar veya hastaneler yaptırıyor. Diyelim ki doktor, hastasının karnında bir şey unuttu veya ameliyat sonrası bir ses kısıklığı oldu. Bunun karşısında kendini sigortalatma yoluna giden doktor sayısı artıyor.
Bu güvence, doktora daha rahat hata yaptırtmaz mı?
Tam tersine hasta haklarının ön plana çıkmasından dolayı, nasıl sigorta olarak tedbirini alıyorsa, mesleki olarak da işini daha iyi yapmayı düşünür. Bizim de etik kurallarımız var. Öyle otokontrolsüz çalışmıyoruz. Tabii taşrada doktorluk zor. Anestezi doktoru yok, teknisyenle bir sürü yerde ameliyat yapılıyor. Orada doktor risklerle karşı karşıya. Eskisi gibi artık hastalar her şeyi Allah'a havale etmiyor. Toplum bilinçleniyor. Mutlaka narkozdan ölen oluyor, işte penisilin yapıldı öldü deniyor. Bazıları önlenemez şeyler. Orada araştırılması gereken, doktor hastasına iyi bakmış mı? Şartları iyi sağlamış mı? Zaten hem yasa ona bakıyor, hem Yüksek Sağlık Şûrası. Vatandaş artık hakkını arıyor. Doktor da sigortam öder, kurtarırım anlayışında değil. Daha tedbirli davranıyor. Mesleki etik kurallarına uymazsam, bunun hesabını benden sorarlar anlayışıyla bakıyor.
Mercedes sahibi yeşil kartlı hastalar var; üstelik özel muamele istiyorlar
Hastanede kim bilir ne ilginç insan manzaraları yaşanıyordur?
Bir dönem, hem temizliğini kolay yapalım hem de hastaneye giren insanlar enfeksiyonlardan korunsun diye, girişte galoş dağıtıyorduk. 100 bin liraya, 500 bin liraya veriyorduk. Ama gelen insanlarımıza, bu rakamlar bile çok geldi. Hasta ziyaretine 7-8 kişilik gelince yol parası kadar galoş parası tutuyor. Hep söyledim, arkadaşlar bu galoşu kaldıralım. Tamam, koruma niyetiyle veriyoruz, ama çok kötü örnekleri var. Bazen ayağına giyileceğini bilmeyenler bile var; başına giyenleri görüyoruz.
Buna gülemeyiz. Ağlayabiliriz ancak.
Mesela bayan bir vatandaş çıkıyor, büfeden bir şey alıp tekrar hastaneye girecek. Ayağındaki galoşu çıkarıyor çantasına koyuyor. Düşünebiliyor musunuz, bütün hastaneyi gezmiş, mikropları almış, çantasına koyuyor; girerken bir kez daha almamak için. Çoğu taşradan geldiği için yazın hastanenin bahçesi, açık bir otel. Parası olduğu halde otele gitmeyi lüks sayanlar da var. Ama parası olmayan da var; battaniyesini, yorganını alıp, çimenin üzerine yatıyor ailecek. Ekonomik durumu ortaya yakın olanlar, minibüsüyle, taksisiyle geliyor, içinde gaz ocağı, yemek yapıyor; gece arabanın içinde yatıyor. Sosyal güvencesi de yoksa, ilacını, tedavi masrafını düşünün. Gerçi son zamanlarda, devlet hakikaten sosyal yüzünü gösteriyor. Sıkıntı, hak etmeyenlerin bu bütçeye el uzatması. Bugünlerde "param yok" diyenden para da istemiyoruz. Sadece ikametgahını belgeliyoruz. Başbakan bu konularda çok titiz. Bir gün bir çocuk geldi odama. "Buyur oğlum" dedim. Hemen ağlamaya başladı.
Siz öyle herkesi odanıza alıyor musunuz?
Başhekimliğin kapısı vatandaşa da, her kademedeki personele de açık. "Niye ağlıyorsun yavrum?" der demez, "Cildiyede muayeneye gelmiştim. Param bitti, iki gündür sokakta aç yatıyorum." dedi. İnanın, ağlamamak için zor tuttum kendimi. Hemen yemek getirttim. Sonra yatışını sağladık. Gönderirken de, cebine harçlık koydum; şoför biletini ayarlayıp otobüse bindirdi. Hasta gelir yatar. Yanına uğrayan olmaz. Biter tedavisi. Taburcu edersiniz, gidemez. Bir gün öyle bir hastaya sorduğumda, "Hocam, Van'a döneceğim, ama param yok." dedi. Düşünün doktorun halini.
Kendi cebinizden mi harcıyorsunuz?
Çoğunlukla. Sosyal hizmetler kurum uzmanlığımız var. Ama bu yolla hiçbir doktor uğraşmaz. Tabii biz bunları yaptığımız zaman, hemen alışkanlık yaratıyor. Zengin adamların yeşil kart almasıyla çok karşılaşıyoruz. Devlet yetecek kadar da para ayırıyor oraya. Gerçekten muhtaç olan alsa, hiç sıkıntı olmayacak.
Yeşil kartlının zengin olduğunu nasıl anlıyorsunuz?
Kapıya özel arabayla geliyor. Yeşil kartlı hasta özel serviste yatmak istiyor. Tamam her insan özelde yatmalı. Ama devlet el uzatmış, özeli tahayyül bile edemez gerçek yeşil kartlı insan, utanır. Ama ısrarla "Ben farkını vereyim, özelde yatmak istiyorum." diyor. Sağdan, soldan da bir sürü telefon ettirir. Hatta son bir olayda dedim ki, "Yeşil kartla yatmışsınız, isteseniz de biz özele alamayız sizi." "Paramı kendim vereyim" dedi. "Tamam tüm yatışı yeşil kartla yapmayın, baştaki yatışınızı paraya çevirelim, sizi özele alayım" dedim. Yoğun bakımda, yüz milyara yakın bir fatura var. Tabii o çok geldi kendisine. Belli ki ekonomik durumu çok iyiydi; kapıda korumaları, Mercedesleri...