[Cüneyt Zapsu 2] - Erdoğan evrensel değerleri çabuk kaptı
Nuriye Akman
24 Mayıs 2006, Pazartesi
İhtiyaç diye bir şey, siz de bilirsiniz konuşulmaz. Ama Tayyip Bey'le daha ilk görüşmem neticesinde karşılıklı bir sempati oldu. 90'ların başıydı. Kendisi il yönetiminin başındaydı. Aday değildi daha.
'Bu adamla yol arkadaşlığı yapabilirim' gibi bir öngörünün sonucunda mı oldu?
Bizim grubumuzda çalışan ve onu tanıyan bir mühendis arkadaşımız vasıtasıyla oldu. "Tanışsanız iyi olur" dedi. Eyüpsultan Camii'nde müezzindi aynı zamanda bu arkadaşımız. Tayyip Bey de zaten, Abdürrahim Zapsu'nun torunu, üstelik TÜSİAD'da biraz daha farklı düşünüyor diye beni merak etmiş. Tanışmak istemiş. Resmen, ne o benden bir şey istedi ne ben ondan. Bir akşam bizim ofiste buluştuk; Maslak'ta. 15-20 dakika görüşeceğiz zannettik; ama saatlerce oturduk. O anlattı, ben anlattım.
Ruhdaş olduğunuz mu çıktı ortaya?
Hakikaten iyi anlaştık. Sonra Sayın Korkut Özal'a bahsettim. Korkut Abi, babamdan sonra en saygı duyduğum kişilerdendir. O da meğer çok iyi tanıyormuş. Hatta MSP kongresinde Korkut Bey'e Necmettin Erbakan'a karşı hareketinde yardım eden Tayyip Bey'miş. Neyse Korkut Abi'yle ara sıra birlikte olmaya başladık.
Tayyip Erdoğan ile yol arkadaşlığı konusunda kafanızda bir fikir oluştu mu?
O an değildi. Hatta aday oldu belediye başkanlığı için. Mart 94'teydi seçim. Şubatta telefon açtı. O an 'herhalde para istiyor' diye geçti aklımdan. "Hadi bakalım ne kadar isteyecek" diye açtım telefonu. Yemin ediyorum, ilk cümlesi, "Cüneyd kardeş, paranı istemiyorum" Ben kıpkırmızı oldum telefonda. Çok fena yakaladı beni. Hâlâ aklıma geldikçe utanıyorum.
Ne istiyormuş?
İş çevreleri ile bir araya gelmek açısından yardımcı olmaya çalıştım. Rahmetli Turgut Özal'dan sonra Tayyip Bey'in başbakan olması gerektiğine inandım. O zaman da bunu kendisine söyledim. Elimden geldiği kadar benim içinde bulunduğum iş dünyasını anlatmaya çalıştım. O zamanlar saçlarım daha uzundu. Daha bir rahat, modern giyiniyordum. Tayyip Bey'e de 'saçı uzun bir adam da iyi bir adam olabilir' fikrini vermiş olabilirim. Türkiye'nin çok kötüye gittiği zamanda, böyle bir lider gerekiyor diye düşünmüştüm. Ben önce Cem Boyner'e, Yeni Demokrasi Hareketi'nde yardımcı olmaya çalıştım. Fikir iyi bir fikirdi. Fakat halk desteği, bağı yoktu. Tepeden inme bir gruptu o. Sonra Korkut Abi Demokrat Parti'yi tekrar ele aldı. Önce il başkanı, sonra genel başkan vekili oldum. Açık söyleyeyim, bizler Demokrat Parti'yi AK Parti'nin bir nüvesi olarak görmüştük.
Tayyip Bey de biliyor muydu bunu?
Ona söylemiş olabilirim tabii. Sonradan sıfırdan başlamanın daha doğru olacağı kanaatine varıldı. Başta kurucu olma niyetim, kendim için siyasi hedefim yoktu. Ben üzüm yeme taraftarıyım. 'İlla ben yapayım, bu işin başında ben olayım, ben güçlü olayım' diye bir şey yok. Ama birilerinin yapması lazım. Partiyi yeni kurmak üzereyiz, çok fazla üzerimize gelinmiş. Bütün defterlerimize el konulmuş şirketlerde. Her tarafta araştırmalar var. Telefonlar geliyor. Büyük kızım Hande korkmuş, "Baba" dedi, "Niçin, neye ihtiyacımız var?" O gün 19 yaşında kızım. Tufts Üniversitesi'ni kazanmış. Hani yazdılar ya...
De Soto'nun oğluyla aynı okulda diye...
Kızıma Manisa işkence olayını anlattım. O ağlar, ben ağlarım. Sene sonunda da galiba mürur-u zamana uğrayacaktı. Dedim ki: "Bak kızım, Türkiye'de bunu yapıyorsun ve hiç kimse de hiçbir şey yapmıyor. Öte tarafta Tayyip Abi'nin, işlerine gelmediği için hayatını karartıyorlar. Kaldı ki şiir filan değil. İstanbul vapur tarifini okusa, yine içeri atacaklar. Ben böyle bir memlekette yaşamak istemiyorum. Babam bir kere terk etti burayı. Ben de bir kere terk ettim. Bir üçüncü sefer de gidebilirim. Hukuk olmayan yerde yaşayamam. Gelirim senin yanında artık Çin mutfağı mı okurum, ne yaparsam yaparım. Elime silahı alıp savaşacak halim yok. Ama şu anda içimden gelen ses bana diyor ki; Cüneyd şu anda değişime direkt yardımcı olabilirsin." Bunun için girdim bu işe. Bunu anlamıyorlar. Türkiye'de ya güç için ya da para için yapılıyor her şey. Ben adaletin, hukukun olduğu bir memleket olsun istiyorum. Benim kendime verdiğim tek vazifem bu. Ekonomi arkasından gelen bir şey bence. İnsan hakkı dediğimiz zaman sadece karakoldaki adamın hakkı değil. Haksız rekabetin olmaması, şeffaflık olması.
Kurucu olmak niyetinde değildiniz. Neden caydınız?
Kurucular Kurulu'na, değişik yapıda insanları getirip ayrılacaktım. Sosyal demokratı da olacaktı, liberali de. Hepsini ayarladık. Parti kuracağımız belli olunca bir anda düğmeye basıldı ve arka arkaya bombalar patlatıldı. Albayrak meselesi çıktı. Yok Tayyip Bey'in 1 milyar doları varmış. Nereden olduysa denmeye başladı. Korktu birçok insan, benim sosyal demokrat arkadaşlarım geri çekildi. Onun üzerine kurucu oldum ben.
Kartvizitinizde, 'Genel Başkan'ın asistanı ve veri koordinatörü' yazıyor. Hangi verilerin koordinatörlüğünü yapıyorsunuz? İşin burası biraz flu.
Oldukça flu tabii. Yani belirli bir bölüm yok. O an ne önemli gözüküyorsa, iş tarifinde kendisinin önemli gördüğü bazı mevzuları bana verebilir. Benim önemli gördüğüm bazı mevzuları ona hatırlatabilirim. Bu iç politika, dış politika olabilir. Ekonomi olabilir.
Her konuda size danışılabilecek kadar engin bir insan mısınız?
Çok haklısınız. (Gülerek) Hiç öyle bir şey yok. Kilom yerinde; ama o kadar engin değilim. Ömrümün en az 25 senesi yurtdışında geçmiştir. 3,5-4 yaşında Almanya'ya gittim. İlkokul çağım orada geçti. Sonradan üniversite çağım, iş hayatımın ilk 10-15 senesini yurtdışında geçirdim ve işim gereği de bütün dünyayı dolaştım. Mesele yabancı dil bilmek değil. Mesele yabancı psikolojisini, mantalitesini bilmektir. Onların bazı konularda nasıl düşündüğünü iletmemde faydam oldu. 1985'ti galiba TÜSİAD'a girdim. En genç üyeydim. Biraz da o grubun düşüncelerini iletmek açısından, öncelikleri ne, korkuları ne. Faydam olduğunu zannediyorum şu ana kadar. Bundan sonra da ihtiyaç kalmadığı zaman, herkes kendi işine gücüne bakar.
İstanbul belediye başkanlığı adaylığınızla ilgili çok spekülasyon yapıldı. Korkut Özal, bir açıkoturumda 'benim adayım' diye isminizi zikretti. Ne oldu, sizi nerede kırdılar?
Öyle bir süreç yoktu. Hatta Korkut Abi'ye telefon açtım. "Zaten kendimi anlatmakta zorluk çekiyorum. Şimdi bir sürü adam daha bana düşman olacak. Böyle bir şey düşünmüyorum." dedim. Korkut Abi, "Olmaz öyle şey, bence çok iyi yaparsın bu işi." dedi. Ben düşünmedim böyle bir şey. Demin bir şey dediniz. Arkadan daha rahat işler yapabilirsiniz diye. Kısmen doğru. Serbest çalışmaya alışmışım. Babam dahi bana patronluk etmedi. İlk defa bu yaşımda bir patronum oldu, o da Tayyip Bey'dir. Başka şekilde bir hiyerarşiye girmek çok zorlar beni. İstanbul belediye başkanlığı konusunda çok şey söylendi, doğru. Ama dikkat ederseniz, benden hiç kimse bir şey duymadı.
Tayyip Bey "Aday ol" dedi de ona da mı 'hayır' dediniz?
Olmasam daha iyi, size daha çok konuda yardımcı olabilirim, gibi bir konuşmamız oldu.
Neden aday olmadığınızı açıklamadınız?
Ben istedim bunu. Ama aday olmadığımı söylememi istemedi Tayyip Bey.
Peki onu nasıl ikna ettiniz?
Bu konuda daha fazla konuşmasak.
Başbakan Tayyip Erdoğan ile yalnızken ona nasıl sesleniyorsunuz?
Başbakanlıktan sonra, benden dolayı değişti. Ondan dolayı değil. Daha önce karşılıklı ismimizle hitap ederdik. Ama değişmesi normal. Halkın, gösterdiği saygıya, saygı göstermeniz gerekir. Tutup da ben bir Hindu'nun yanında biftek yemeyeceğim gibi. "Siz"e dönmem Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'na olan saygım gereğidir.
Sayın Erdoğan'ın bir zamanlar Batı karşıtı diye özetleyebileceğimiz bir siyasi çizgisi vardı. Bundan adım adım uzaklaştı. Bu değişim sürecinde sizin önemli bir rolünüz olduğu biliniyor. O süreci nasıl yaşadınız?
Batı karşıtı mıydı, bilemiyorum. Eskiden bazı sert söylemleri olmuş; ama yeniliklere çok açıkmış, belli. Mesela kadın kolları yüzünden Ankara parti yönetimince damgalanması. Yeniliklere açık olduğunu da daha sonra kendim gördüm. Yani çok çabuk alıyor. Bana şu anda Tayyip Bey, demokrasi dersi veriyor. Ben eskiden demokrasi demokrasi diye ona anlatırken, şimdi o bana "Sen ne biçim konuşuyorsun, bu demokrasiye sığmaz." diyebiliyor. Çok çabuk algılayıp benimsedi değerleri. Batı'nın iyi yanlarını almaya çalışıyoruz. Batı karşıtlığının karşıtı, Batı sevgisi olmamalı. Şu anda Amerika'da büyük sıkıntı var, kendi halklarına karşı demokrasi anlayışlarında. 11 Eylül'den sonra neredeyse her ay gittim. Her seferinde değişik gördüm Amerika'yı. Ben Batı'daki almamız gereken güzel şeyleri anlatmaya çalıştım. Tayyip Bey'in düşüncelerinde bu yönde bir değişiklik yaptıysam, değişiminde pozitif bir rolüm olmuşsa çok mutlu hissederim kendimi.
Tayyip Bey başlangıçta kızlarınızla konuşmazmış. Sonradan daha rahat olmuş.
Doğru, doğru. Mesele seneler sonra şimdi ellerini sıkması, yanaklarından öpmesi de değil. Oturup karşı karşıya, adam yerine koyup tartışması asıl önemli bir olay. Belki benim kıyafetlerimde bazı şeyler değişmiştir. Hep bana takılır, saçlarım eskiden uzundu. Şu anda ben de uydum Ankara havasına. İstemeden oluyor. Berbere gidiyorsunuz, "Biraz daha kısa kes" diyorsunuz.
Tayyip Erdoğan ile arkadaşlıktan sonra siz nasıl değiştiniz?
Mutlaka değişmişimdir. Bir misal. Geçen ay Köln'deydik. Başbakan'la beraber bir salon toplantısına gittik. Öyle protokol yerlerinden hiç hoşlanmam. Aşağıya dinleyiciler arasına indim. Orada aileleriyle gelmiş 5-6 yaşında başı örtülü kızlar vardı. Bu yaştaki kız dinî açıdan sorumlu değil diye ilk başta içimden bir kızdım. Sonradan geceleyin, düşünürken, "Bak gördün mü Cüneyd? Yakalandın" dedim kendi kendime. Senin kızmaya hakkın yok.
Bir anne babanın çocuklarını istediği şekilde yetiştirme hakkı yok mudur? Bence vardır. Ben ne hakla o çocukların anne babasından üstün bir hak görüyorum kendimde? Demokrasi ise demokrasi. Ama anne babanın yerini devlet almaması lazım diye düşünüyorum. Anne babanın yerini devletin aldığında öyle ya da böyle, ya örttürür ya açtırır. İkisine de hakkı yoktur devletin. Anne babanın bir hakkı olmalıdır, diyorum. Hiç olmazsa belirli bir yere kadar çocuklarımıza. Böyle düşünmezdim eskiden. Şimdi bunları düşünmeye başladım.
Jean giyer misiniz, hep böyle takım elbiseli misiniz?
Çok giyerim. Kravat falan da şart olmadıkça takmam. Fanatik hiç olamadım, Galatasaraylıyım; ama fanatik olamadım. Bizimkiler faul yaptığında söyledim diye maçta başım belaya giriyordu. Bu yüzden rozet takılmasına da karşı bir insandım. Hatta bunu protesto için de Micky Mouse'un kafasının olduğu rozeti takardım en ciddi yerlerde. Fakat son birkaç senedir şu Türk bayrak rozetini gururla takıyorum. Demek ben de değişiyorum.
Kızlarınız modern, açık kızlar. Tayyip Bey'in kızları ve gelini kapalı.
Gayet iyi anlaşıyorlar.
Bu konu üzerine hiç Tayyip Bey'le muhabbetiniz oldu mu?
Öyle bir sıkıntımız olmadı. Çünkü hemfikiriz. Tayyip Bey kızlarına "örtünün" demiyor. Kızların kendisi örttüler. Ve kızlara şu anda başörtüsünü çıkarttıramazsınız. Yurtdışına gitmeye mecbur kaldılar. Gitmeden evvel burada okullarını bile bitirmekte sıkıntı vardı. Ben de moral vermeye çalışıyordum kızlara. "Perukmuş, şuymuş buymuş yaparsınız. Yeter ki okumaya devam diyordum." "Katiyen." diyorlardı kızlar. Güney Fransa'da, çıplaklar kampında herkes çıplak. Kimsenin umurunda değil. Antalya'da, üstsüz bir kadın kimsenin umurunda değil. İstanbul'da başı açık dolaşana kimse aldırmaz, bir başka semtte ise başörtüsüne kimse aldırmaz, İran'da ise çarşaflıya. İstanbullu hanıma, "Çıplak dolaş." dediğinde perişan olur. Başörtüsü takan bir insana da aynı derecede çıkarmak zor gelir. Bunu kimse anlamıyor. Bazı hoşgörü noksanı hanımlar, başörtüsünü ya ikinci sınıflığın ya da siyasetin sembolü olarak değerlendiriyor ve başörtüsü takan kişileri hor görüyor. Takan kişilerin zekalarını küçümseyerek zaten hakaret ediyorlar. Değil, ama farz edin ki öyle. Size ne?
Şirketlerdeki hisselerimi sattım, şimdi ağabeyimden maaş alıyorum
Hakkınızda çok spekülasyon var. Mesela fındık spekülatörü olduğunuz...
Geçen sene fındık konusundaki görüşlerim herkese uymadı. Fiskobirlik'ten bir mal satışı oldu. 30 küsur bin ton. Bizimkilere, "Sakın almayın, aldırtmayın, çok kötü duruma düşerim" dedim ve almadılar tabii. Aldım diye dedikodular da çıktı. Bunun üzerine benim nevrim döndü. Meclis'te dile getirilen iddialar doğru çıkmayınca zaten gerekenler yapıldı. Bir an evvel de işime dönmek isterim. İnşaallah bana gerek kalmaz da.
Bu işten, yönetimden, ortaklıklardan çekilmeyi, benim kafam almıyor. Tamam, kâğıt üzerinde bıraktınız. Uygulamada hakikaten bir şey değişiyor mu?
Ben ağabeyimden maaş alıyorum şu anda. Daha doğrusu maaş gibi alacağımı alıyorum. Hisselerimi sattım, ama o kadar parası mı var ki, bana karşılığını hemen versin. Yoksa dediğiniz doğru. Siz kalben işinizin başındasınız. Kurucularından biri olduğum BİM'in iyi gitmesi tabii ki beni sevindirir.
Hiç mi temaslar kurmuyorsunuz, BİM'in iyi gitmesi için?
Tabii ki var ilişkim. Yeni bir market yasası mevzubahis olduğunda, BİM'den bildiğim şeyleri, bakanlarımıza da anlatıyorum. "Bakın şunu yanlış yapıyorsunuz. Serbest rekabete karşı yine eskiye dönüştür" diyorum. Fındıktaki bilgimi kullanıyorum. Bilmediğim domatesi anlatacak halim yok. Bir de yurtdışındaki adam, sizin bu işteki tecrübenizi biliyor, bu sizi bir yere getirmiş. Bizde kimse kabullenmiyor. Bir yabancı gelse benim yerime INC başkanı olarak Türkiye'ye, biliyor musunuz, nasıl itibar görür. Türk olduğu zaman iş başka.
Özetle, maddi varlığınıza, siyasette oluşunuzun hiçbir katkısının olmadığını mı söylüyorsunuz?
Bugüne kadar olmadı. Olduğunu farz eden, lütfen açıklasın. Dokunulmazlığım yok. Buyursunlar. Geçen gün Hürriyet gazetesinde bana bir arazinin peşkeş çekildiğini yazan köşe yazarı bunu akabinde düzeltmeye mecbur kaldı. Şu anda benim açtığım o kadar çok dava var ki, uzun da sürse Allah'a şükür çoğunu kazanıyorum.
Dün: Başbakan'ı geçen yıl uyarmıştım rektörlere güvenmekle hata etti
Yarın: Dışişleri bürokrasisi, Abdullah Gül'ün rüzgârına yeni yeni alışıyor.