[Cebitçiler] - Siyasî partiler bilişimden uzak durdu
Nuriye Akman
11 Eylül 2005, Pazar
Avrasya'nın en büyük iş geliştirme platformu olarak kabul edilen Bilişim Fuarı bugün sona eriyor.
6 Eylül'de kapılarını 17 ülke ve bölgeden 925 şirket, 60 bin metrekare kapalı alan, TÜBİTAK şemsiyesi altında 40 üniversite, 33 kamu kuruluşu, 106 medya kuruluşu, ziyaretçiler için hazırlanmış 37 özel seminer, forum alanlarında 124 proje sunuşu ve 10 bin stant görevlisi ile açan fuarın yıl sonuna kadar geçecek üç ayda 2 milyar dolarlık bir iş hacmi oluşturması bekleniyor. Türk-Alman işbirliğiyle yaklaşık 160 bin ziyaretçinin gezdiği dev organizasyon dünyadaki iletişim teknolojisi fuarları arasında ilk 10'un içine yerleşmeyi başardı. Eh bu durumda, İstanbul'u bilişimin başkenti yapma iddiasının mimarları ile konuşmamak olur mu?
Türklerin bilişime yaklaşımı nasıl?
Türk insanı ürünlere evvela kendisine nasıl cazip geliyor diye bakıyor. 'Bu gördüğüm ürün, benim çalıştığım yerin iş verimliliğini ne şekilde geliştirir' diye bir bakış daha eklemek lazım. Salt işyeri için de gelip bakan da var; ama genelde Orta Avrupa ülkelerinde aynı ürüne hem kendileri için bakıyorlar hem de ben bu işi kendi işimi geliştirmekte nasıl kullanırım diye. Şirketler fuara organize olarak gelmiyor. Biz bu yılki fuara ticaret ve sanayi odalarının üyelerini çağırdık. Baktık listeye, aynı şirketten beşer altışar kişi, ticaret odasıyla gelmek istiyor. Neden böyle oluyor diye sorduk. Dediler ki bize, bizim gidiş geliş masraflarımızı alacağımız bir yer yok. Ticaret odası vasıtasıyla bizi davet edip, masraflarımızı siz ödediğiniz için biz böyle bir grup olarak geliyoruz.
Bütün masraflarını da siz mi ödüyorsunuz?
Evet. Bu yıl ilk kez başlatılan bir çalışmayla Türkiye'nin farklı illerinden -Kayseri'den Trabzon'a, İzmir'den Eskişehir'e, Gaziantep'ten Manisa'ya- 50 heyet organize turlarla fuara getirildi. Bu, yaklaşık 2 bin 500 kişilik bir katılım. Rakam küçük görünebilir; ama biz bunu bir tohum olarak ortaya koyduk. Şirketlerin gruplar halinde gelmesi değil, çok sayıda şirketten temsilcinin gelmesi önemli. Şirketler, eğer kendi çalışanlarına uygun izni vererek, iki günlüğüne buraya gönderseler ve bunların ücretlerini ödemiş olsalar, onlar mutlaka kişisel ürünlere bakacaklardır; ama daha fazla kurumsal ürünlere yani şirketin verimliliğini değiştirecek ürünlere bakacaklardır. Ve görevli olarak gelecekleri için, bir de dönünce rapor vereceklerdir.
Bilişim söz konusu olduğunda çocuklar anne babalarından çok daha fazla bilgililer.
Bu teknoloji son yirmi-otuz yılın teknolojisi. Otuz yaşındaki insan on beş yaşındayken şu andaki ürünler yoktu. O başka bir lisan öğrenmişti. Otuzuna geldi, önüne yeni bir teknoloji çıktı. Onu yeni bir lisan gibi öğrenmek durumunda. Ama bugün altı yaşındaki çocuklarımızda bu lisan otomatikman var. Etrafında herkes bilgisayar kullanıyorsa, her şey bilgisayar üzerinden geçiyorsa onu öğreniyor. Bunu gözlemek için buraya gelmeye gerek yok. Her yerde tekno pazarlar, alışveriş merkezleri var. Kapıdan içeri girin, çocukların esas yeri orası. Fuarda yaşı daha büyük olan insanların hayat kalitesini veya şirketlerin verimliliğini değiştirecek ürün ve araçlar var. Türkiye'de her gün her dakika bilişim fuarı var. Sabahın onunda açılıyor, akşam onda kapanıyor. Bu lisan popüler olarak üretiliyor, bilişim günlük lisandır artık.
Siyasal partilerin bilişime yaklaşımı nasıl?
AK Parti, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da katılımcı olarak buradaydı. 2001 yılında DSP vardı. Bunun dışında burada parti görmedik. Partiler bu teknolojiyi çok etkin ve yoğun olarak kullanabilirler. Bir ticari ürün pazarlamasında bu kullanılıyorsa, fikir pazarlamasında da kullanılır; partinin üyeleri arasında da kullanılır. Bu fuarı bir siyasi olarak da ziyaret ettiğimiz zaman aklımıza gelmesi gereken soru, 'ben bu teknolojiyi kendi partimde nasıl kullanırım' olmalı.
Baykal, Bahçeli, Ağar burada gezsin, 'ben partime ne derleyebilirim' diye sorsun isterdiniz herhalde...
Tabii bu soruları sorsalar cevaplarını verirdik. Bütün siyasi partilerin aynı devletin kurumları gibi bu teknolojiyi yakından tanımaları, söylemlerinde bu tip teknolojilere destek verdiklerini belirtmeleri ve gereğini yapmaları gerekiyor. Bakın Milli Eğitim Bakanı kürsüye çıkıp "Ben okullara ADSL'yi götüreceğim." diyor. Çünkü okullar "herkes bilgiye ulaşıyor, ben ulaşamıyorum" diye isyan edecekler. Tüm siyasi partiler bilişimi kullanarak Türk halkını nasıl kalkındırabileceklerini açıklamak durumundalar. Bunun için de bu tip fuarlarda, toplantılarda yer almaları gerekir. Bunlar için ayrı bir grupları olursa çok iyi olur. Biz nasıl diğer şirketleri, genel müdürleri, bakanları gezdiriyorsak, siyasi partinin yetkililerini burada ağırlayıp bu teknolojiyi göstermekten mutluluk duyarız. Çünkü bir katma değer olacak Türkiye'ye.
Türkiye'nin beş-on-elli yıl sonrası bilişim manzarasını görebiliyor musunuz?
Beş yıl sonra Türk iş dünyası geriye baktığında beş sene evvel biz o şartlarda mı çalışıyorduk hakikaten diye soracaklar. Birçok şirket, artık kendi şirket bilgilerine, masasının üzerinde yepyeni bir araçla ulaşacak. Bu ne olur bilmiyorum; ama beş sene sonra bu fuarda bambaşka ürünler göreceğimiz kesin. Altı ayda, üç ayda bir ürün değişiyor dünyada. Beş sene sonraki ürünle, dünyanın her tarafından ve her an şirketimizle yüz yüze konuşuruz, toplantılarımızı yüz yüze yaparız. Ofis kavramının daha başka yönlere gittiğini göreceğiz. Artık ofislere gitmeyeceksiniz. Evinizden çalışacaksınız birçok sektörde. Veya vasıtanızda çalışacaksınız. Arabanız ile yolda giderken işinizi de yapacaksınız. Belki beş sene sonra sabahleyin tıraş olmak için baktığınız aynanın üzerinde randevularınızı göreceksiniz. Çünkü aynaya bağlı olan bilgisayar, ofisinizdeki randevu saatinizi otomatik olarak alıp, aynaya baktığınız zaman size gösterecek. Bugün senin randevuların bu, çabuk ol diyecek. Belki çocuk okuldan eve geldiğinde senin bugünkü ders programın şu diye karşısına çıkmış olacak. Bunlar hayal değil. Dünya o yana gidecek.
Üniversitelerin bilişime yaklaşımı nasıl?
Dört sene evvel bu fuara dört üniversite ve TÜBİTAK katıldı. Eğer biz o gün "Türkiye'de 70 üniversite var. Hepsine yazdık, 4 taneciği katıldı. Olur mu?" deyip vazgeçseydik bir sene sonra 12 üniversite katılmazdı. Yine o gün, "TÜBİTAK ile beraber çalışmaya başladık, hepsine yazdık, çıka çıka 12 üniversite çıktı" deseydik üçüncü sene 33 tanesi katılmazdı. "33 tane oldu, herhalde daha fazla olmazdı" deseydik bu sene 40 tane üniversite katılmazdı. Biz sabrettik. Üniversitelerimizin öğretim görevlilerini, hocalarını Almanya CeBIT'e götürdük, oradaki meslektaşlarının yaklaşımlarını ve bu iş için ne kadar özveriyle çalıştıklarını, ne kadar önemsediklerini ve nasıl sonuçlar aldıklarını gözlemlemelerini istedik. Bunun sonucunda kendilerinin bakışları farklılaştı. Üniversite-sanayi el sıkışmasının bu fuarda olacağına inandılar.
Peki sonuç? Katılımlar işe yarıyor mu?
Biz Alman ortağımızdan sabrı öğrendik. Türk halkı sabırlı değil. Hemen somut bir şey istiyor. Almanya, hayatının hiçbir döneminde ürün satarak milli gelirini artırmamıştır. Teknoloji satarak artırmıştır. Teknoloji de bugünden yarına olmaz. Almanya şu anda krize rağmen muazzam bir yatırım yapıyor. Bu, on sene sonraki Almanya'yı kurtarabilir. Bizim için CeBIT bilişimin anlamı bu.
Bu ulusal politikalarla desteklenmediği sürece ne işe yarar?
Ulusal politikaları kişiler yaratıyor. Biz bir şeyi daha öğrendik ortağımızdan. Eğer her şeyi hükümetten beklerseniz; beklersiniz. Ama siz elinizi taşın altına koyar, bir sinerji yaratırsanız ona da hükümetiniz destek olur.
Teknoloji öylesine büyük bir hızla gelişiyor ki, dünya kadar para vermemize rağmen ürünler kısa sürede eskiyor, demode oluyor. Ne kadarına gerçekten ihtiyaç var, ne kadarı psikolojik ihtiyaç, birileri bizleri aydınlatsa...
Teknolojinin eskisi olmaz. Bir ürünü hangi amaçla kullanırsanız o amaca göre yenisi çıkar. Siz cep telefonunu değiştirmek amaçlı alıyorsanız bir yenisini bir gün sonra da alabilirsiniz. Ama ben telefonu konuşmak için alıyorum diyorsanız, on sene o telefonda konuşabilirsiniz. Maksat ürünü doğru kullanmak. Size yeni alternatifler çıkıyor. Eğer o alternatiflere ihtiyacınız yoksa ürününüzü yenilemenize gerek yok ki. Siz telefonla fotoğraf çekmiyorsanız niye telefonunuzu değiştiresiniz ki?
İletişimin kalitesi arttıkça biz birbirimizi daha iyi anlamış, daha yakınlaşmış olmuyoruz. Sevme kabiliyetimiz artmıyor. Daha güvenli olmuyoruz.
Her ürünü, dengeli kullanmak lazım. Fazla kullanırsanız size zarar verir. Bu da öyle. Bilişimde eğer bir internet üzerinden çalışıyorsak boyuna da e-mail gönderiyorsak, bir müddet sonra yalnız kalırsınız. Yani biz ve bütün dünya karşı karşıyayızdır; ama kimse bizi görmez.
İstanbul Bilişim Fuarı her geçen yıl uluslararası katılımcılar ve iş dünyasıyla büyüyor
İstanbul'un bilişimin başkenti olduğu, fuarın sloganı yapılmış. İstanbul bu iddiayı ne kadar taşıyabiliyor?
Bu iddia bizim değil, Türk hükümetinin. Ama bu bir gerçek. İstanbul'un hem Karadeniz bölgesine hem de Asya ülkelerine bağlayan köprü olmasından dolayı biz Ankara, Kiev ya da başka bir şehri seçmedik. Hem Avrupa'dan hem de Asya'dan gelebilecek katılımcıların çok rahat ulaşabileceği, uluslararası iş bağlantılarını en rahat kurabileceği bir şehir burası. Türkiye'nin nüfusu çok dinamik, toplumun yüzde 50'si otuz yaşın altında ve bilişim teknolojisiyle genç yaşta tanışıyorlar. Genç nüfusun öğrenmeye açık olması ileriye yönelik büyük bir potansiyel sağlıyor. 2000'de fuara 150 bin kişilik bir katılım oldu. Ama iş dünyasından çok az insan vardı. Şimdi ise özel kullanım amacıyla ilgilenen katılımcılar ve iş dünyası başa baş gidiyor. Firmalar bir gün içinde bile geçen senekilerden çok daha büyük bir sipariş aldıklarını söylüyor. Bu sene gerçekten uluslararası katılımcıların olduğunu, iş dünyasının işin içine girdiğini hissettim.
Orta Avrupa ülkeleri mesela Almanya'daki benzer fuarla kıyasladığınız zaman İstanbul hangi özellikleriyle öne çıkıyor ya da geri kalıyor?
Orta Avrupa ülkelerinde yapı farklı. Şirketler pazarlama bütçelerinin üçte birini fuarlara harcıyor. Eğer bir firma, pazarlama bütçesinin yüzde otuzunu fuara ayırıyorsa, bu demektir ki, fuara çok insan geliyor. Firmalar fuarlarda işlerini geliştirecek ortamlar olduğu için, elemanlarını o fuara gitmeye teşvik ediyor. Almanya'da fuara giriş parası buraya göre çok pahalı, 70 YTL. Ve bir gün de değil, dört beş gün giriyorlar. Çünkü fuar katma değer yaratıyor şirket için. Türkiye'de yaklaşım bu değil. Firma parasını verip, gönderip, git bir şey al, gel demiyor henüz. Bu yüzden fuara gelenler, kişisel ürünlere bakıyorlar.
Kaç kişi görevli olarak gönderilmiş?
Rakam yok. Biz kimseye sormuyoruz. Sizi şirket mi gönderdi, yoksa siz mi ödüyorsunuz diye? Almanya'da bu geleneksel bir tutum. Türkiye'de öyle bir tarz yok. Burada herkes bana Hannover'daki CeBIT ile Türkiye'deki CeBIT arasındaki farklılıkları soruyor. Bu soru kabul edilemez; çünkü 12 ülkede 12 tane büyük fuar alanımız var, Hannover'daki İstanbul'un 15 katı büyüklüğünde bir yer. Ve biz yaklaşık 60 0 bin katılımcı alabiliyoruz, ki şehrin kendi nüfusu 500 bin. Bunun şehre getirisini bir düşünün. Fuarların sektörlerinde yarattıkları etkinin yanı sıra şehir ekonomisine de ciddi katkısı oluyor. İstanbul nüfusunun iki misli ziyaretçi ağırlanan bir etkinlik düşleyebiliyor musunuz?