[Aydın Menderes] - Menderes'in sevgi mektupları 1
Nuriye Akman
Adnan Menderes'in ruh fotoğrafının kâğıtlar üzerindeki yansıması bu mektuplar... Bu mektuplar, hasretin isyana, isyanın boyun eğişe dönüşüp durduğu bir med-cezir. Bu mektuplar, yalnızlık denizinde yüzen bir geminin, tek küreği. Ateşin ateşle söndürüldüğü, acının acıyla teselli bulduğu mektuplar...
Yassıada'nın "özel kanunları",
Menderes'e günde bir mektup yazmaya izin veriyordu. Ona da günde bir mektup yazılabilecekti. Menderes'in yakınları, bu haklarından Berin Hanım adına feragat ettiler. Adnan Bey de, o günlerdeki tek lüksünü genellikle eşi için kullandı. Kurallar, bununla bitmiyordu... Eski harfle yazmak yasaktı. Mektuplar elli kelimeyi geçmeyecekti. Olaylarla ilgili yorum yapılamaz, içinde yaşanılan durumdan şikâyet edilemezdi. Ne mahkemenin seyri, ne de adadaki yaşam koşulları anlatılabilirdi. Bu kısıtlamalar içinde Adnan Menderes'in gönlündün geçenlerle, kâğıda dökebilecekleri arasında herhalde dağlar olmuştu. On satırlık matbu kâğıtların ilk birkaç satırı, mecburen eşinin hangi tarihli mektubunu aldığını veya kaç günden beri ondan haber alamadığını belirtmeye ayrılıyordu. Kalan satırlarda hangi mali ve hukuki problemler için çözüm aranacak, hangi hayati kararlar birlikte alınacaktı? Hasretin bin bir renginden hangisini kalan satırlara sığdıracaklardı?
Her gün yazdılar
Adnan ve Berin Menderes ayrı kaldıkları 16 ay boyunca her gün birbirlerine yazdılar. Ancak bu mektuplar kendilerine bir düzen içinde verilmedi. Bir günü bile atlamadıkları halde, mektupları ellerine bazen bir hafta on gün gecikmeyle geçiyor, sakıncalı görünenler verilmiyordu. Bazen de mektuplar topluca geliyordu.
Adnan Menderes, Yassıada'daki odasında hiç yalnız kalmadı. Bir nöbetçi 24 saat süreyle yanındaydı. Onunla konuşması yasaktı. Sadece, Kur'an-ı Kerim okumasına izin veriliyordu. Bunun dışında kitap okuması, radyo dinlemesi yasaktı. Avukatlarıyla sağlıklı ve düzenli bir görüşme yapamıyordu. Onu hayata bağlayan tek şey mektuplardı. Sabah ilk işi mektup yazmaktı, öğleden sonra da gözü kapıda eşinin mektubunu bekliyordu.
Menderes'in yazı yazma alışkanlığı yoktu. Genellikle konuşmayı tercih eder, yazılarını yüksek sesle dile getirerek yardımcılarına dikte ettirirdi. Hayatında hiç hatıra defteri tutmamıştı. Mahcup kişiliği, duygularını coşkunca anlatmasına hiç izin vermedi. Ama Yassıada günlerinde eşine özel bir hitabı yokken, hasretin ateşiyle, ona "Berin'im, meleğim, yavrum" diye seslendi. Hayallerinde onu "binlerce, milyonlarca kere" öptü, sarıldı, kokladı.
Sevgi sözcüklerinin dışında söylenecek fazla şey olmadığını ikisi de biliyordu. Bu gidişin sonu olmadığını hissediyor, ama birbirlerini üzmemek için duygularını saklıyorlardı. Hasretleri, bazen dayanılmaz bir hal alıyordu. Yine de isyanlarını satırlara dökmüyorlardı. Kazara birbirlerini üzecek bir şey yazdılarsa defalarca özürler dileniyordu.
Menderes mektuplarında eşinin sağlığına çok dikkat etmesini istiyordu. Eşinin başına gelecek bir aksaklık, onun tümden yalnız kalması, tutunduğu son dalın da kopması demekti.
On altı ay boyunca sadece iki kez görüştüler. Ama hiç baş başa kalamadılar. Bu buluşmalar hasreti dindirmek şöyle dursun, daha da alevlendirdi. Buluşmalar sonrası uğradıkları yıkım, günlerce mektupların tek konusu oldu.
Menderes, ihtilali takip eden günlerde bir süre Harbiye'de alıkonulmuş, daha sonra Haziran başında Yassıada'ya götürülmüştü. Oradan gönderdiği 17 Haziran tarihli ilk mektubunda, Berin Hanım'a elli kelimeyi geçmemesi gerektiğini hatırlatıyordu. Haziran ve Temmuz ayı mektuplarında bir yandan saat, kolonya, ilaç, fırça gibi istekler dile getiriliyor, bir yandan da banka hesapları bloke edildiğinden mali sıkıntılarla boğuşuyorlardı. Menderes, bu konudaki duygularını bir mektubunda "Sana ödeme emirleri göndermekten kahroluyorum, başka çare yok ki" diye dile getirdi. Bu dönemde Menderes'in kafasını kurcalayan konulardan biri de, eşinin Konut'tan çıktıktan sonra taşındığı apartman dairesi oldu. Mektuplarında ısrarla "Evi ne yap yap hemen değiştir" diye yazıyordu. Berin Hanım, kocasının bu konudaki ısrarını uzun süre anlamadı, aylar sonra gerçekleşen ilk görüşmelerinde gerçek neden ortaya çıkıt; sokağın adının ‘Göreme' olması. Menderes, bu sözcüğü bir ilçenin adı olarak değil, sevdiklerini bir daha görememesi için yapılan bir beddua olarak algılamıştı.
İki çift yün çorap
Ev tartışması Ağustos ayında da devam eder. Menderes, 26 Ağustos'ta eşinden iki pijama, iki çift yün çorap ister, "Bazen ayaklarım üşüyor da" der.
Ayakları üşümekte ama yüreği yanmaktadır. Hasret yakıcı çehresini göstermeye başlamıştır:
"Berin'im, kısacık yazılarındaki derin elemi ne kadar anlıyorum, ‘Sonsuz iştiyakla seni kucaklarız' diyorsun hep. Allah yardım edecek. Karşılıklı iştiyak (özlem), tahassüsümüzü (acımızı) dindirip mesud olmamızı ihsan edecek inşallah."
Eylül ayı mektuplarının en önemli konusu avukat arayışı ve bunlara ödenecek para meselesiydi. Menderes 15 Eylül'de "Avukat işi için istişaredeyim diyorsun, işin aceleliği, ehemmiyeti malum, bir an evvel hal edilmemesine çok üzülüyorum" diyordu.
Menderes, dönemin ünlü hukukçularından Prof. Bülent Nuri Esen'e avukatlığını yapması için bir telgraf çekti ancak "red cevabı" aldı. 29 Eylül'de sabırsızlanmaya başlamıştı, "Avukat işini hallet artık" diye yazdı. Sonunda avukatlardan birinin Talat Asal olmasına karar verildi. Menderes, 3 Ekim'de eşine diğer avukat Burhan Apaydın için "Muvafıktır" notunu düştü. O dönemde tüm Yassıada mahkûmlarının aileleri avukat bulmakta büyük zorluklarla karşılaştılar. Kendilerine avukatlık teklif edilen birçok isim ya açıkça bunu kabul edemeyeceklerini söylüyor, ya da o anda ödenmesi mümkün olmayan yüksek ücretler talep ediyorlardı ki; bu da nazik bir şekilde red anlamına geliyordu. Bu arada havalar iyice soğumuştu. Menderes eşine yün ceket, lacivert pardesü siparişi verdi. Ancak gönderilen ceketi beğenmedi:
"5 Ekim 1960"
Berin'ciğim, dün yine mektubun gelmedi, bugün üçüncü gün, müteessirim tabii. Dün jaket geldi, istediğim değil; ben robdüşambr gibi pijama üzerine giyilebileceklerden istiyorum. Devetüyü yakalılar vardı ya onlardan. Yahut ince yünden robdöşambr acele yaptırıver. Biraz zayıfladığıma göre ölçüyü ona göre yaptır...
Menderes'in o zaman on dört yaşında olan küçük oğlu Aydın okul taksitleri ödeme imkânı ortadan kalkınca kaydını Robert Kolej'den aldırmıştı. Berin Hanım oğullarının tahsiline sınavları dışarıdan vererek devamını uygun görmüştü. Menderes 8 Ekim'de fikrini söyledi: "Aydın'ın evde okuması, senin yanında bulunması pek muvafık." eşinden gelen mektupları "gözlerinde sıcak damlalarla okuyan" ve kendisine yazılan her satır için "minnetlerini" belirten Menderes, 19 Ekim'de eşine yakında görüşebilecekleri müjdesini verdi: "Asal geldi ve görüştük. Pek yakında senin, Aydın'ımın
beni görmeye gelebileceğiniz söyledi. Fevkalade müteheyyiç oldum (heyecanlandım)."
Menderes bir hafta sonra şöyle yazdı: "Berin'im bugün avukatlar geldiler, sana da telefonla bildirmişlerdir. Sonra da yirmi üç, iki yirmi dörtlü üç mektubun geldi. Nasıl yetişiyorsun, nasıl daima yanımdasın. Robdöşambr geldi. Üç yüz de geldi. Daha ince yünden kısa amma çok kısa değil, jaketimsi bir şey gönderirsen daha pratik olacak. Gönderdiğinin de kemeri yok, eksik geldi. Bugün Yüksel'e de yazdım. Aydın'ım nasıl, sizi ne zaman görebileceğim? Yarabbim sabır ihsan eyle, dayanılmaz tahassür (Kaybedilen bir şey için duyulan acı) bu. Bu tahassürle sizi öper, öperim" Mektubun sonuna Tesellüm Bürosu bir not düşmüş ve robdüşabrın kuşağının "emniyet mülahazası ile" alındığını belirtmişti.
Hasretin tahribatı
Kasım ayından itibaren hasretin tahribatı artık kendini göstermeye başlamıştı:
"2 Kasım 1960"
Berin'im, yirmiyedi tarihlileri aldım, yirmiyediden beri mektup almadığını, yeni harflerle yazamadığını söylüyorsun, yazında, belli ki titreyerek yazılmış, nasıl bir teessür ve perişanlıkla yazmışsın anlaşılıyor. Bu halin beni ne kadar muzdarip ve perişan ettiğini tahmin edemezsin. Bu satırları titreyen ellerimle, bin müşkülatla ve büyük bir gayretle yazabiliyorum. Gelecek mektuplarını ızdıraplı bir tehalükle (tehlikeye aldırmadan istekle atılma) beklemekteyim. İnşallah hayırlısıyla bugün senden mektup alırım. Seni binlerce binler kucaklar, Aydın'ımla sizi pek çok öperim.
Bu arada Aydın'a hoca aranıyor, Menderes eşini "üzüle, bulunur elbet" diye teselli ediyordu. O dönemde kimse "düşük bir başvekilin oğluna" ders vermeyi göze alamıyordu. Aranan hoca sonunda bulundu: Ekrem Pakdemirli. ODTÜ'lü bir delikanlı. Hem okuyup hem harçlığını çıkaran bu genç Aydın Menderes'in üç yılın derslerini birden vererek Ankara Koleji'nden mezun olmasında büyük pay sahibi oldu. Görüşme izni hala çıkmamıştı. Menderes hemen her mektubunda o anı nasıl sabırsızlıkla beklediğini yazıyor, bir yandan da hastalığıyla ilgili gazete haberlerine üzülen eşini teskin ediyordu:
"18 Kasım 1960"
Yavrum Berin'im, dün dört mektubunu aldım. Biri tarihsiz, onüç ve ikisi ondörtlü. Gazeteler hastalığımı yazmışlar, elem ve ızdırap dolu satırlarını gözlerim dolu dolu okuyorum. Müsterih ol Berin'im, sıhhatteyim hamdolsun, iki ay evveline nazaran çok iyiyim sıhhatçe. O zamanlar zayıflamıştım. Bu elemi size verenler aynı elemi duysunlar diyemiyorum, çok acı olduğunu biliyorum çünkü. Aman sen hasta olma, sen de kendine iyi bak. Minnet ve teşekkürler. Üç yüz gönder. Sizleri kalbime basar, öper, öperim.
Ve beklenen görüşme
Görüşmenin tarihi henüz belli olmamıştı:
"21 Kasım 1960"
Berin'im, bugün pazardı, mektubun gelmedi, bunu yarın göndereceğim. Kumandan Bey adaya geldiğin takdirde görüşmemize müsaade edeceğini bildirdi. Sana hemen acele telgraf çektim. Teşebbüse ve harekete geçmen için. Bilmiyorum, ne zaman alırsın, dün, Pazar çektiğim telgrafı. Allah'ım bize arızasız, elemsiz, kedersiz gelmenizi, kucaklaşmamızı nasip etsin inşallah. On yedi tarihliden sonra mektup almadığını yazıyorsun, üzüldüm çok. Öperim pek çok.
Altı aydır beklenen görüşme 25 Kasım'da gerçekleşti. Yassıada kumandanının odasındaki buluşmada Aydın Menderes de bulundu. Ancak karı koca Menderes'ler bir dakika olsun baş başa kalamadılar. Yarım saat süren birliktelikleri, hasretlerini dindirmedi. Varlıklarını birbirlerinde bırakarak ayrıldılar. İkisi de buluşmanın heyecanıyla günlerce kendilerine gelemediler. Berin Hanım hemen Ankara'ya dönmedi, bir süre İstanbul'da kaldı. Bu arada tekrar bir araya gelmeyi umdular. Kader onları ummadıkları biçimde tekrar karşı karşıya getirdi. Berin Hanım, mahkemede örtülü ödenek davası için tanıklık yapacaktı. Eşi için tanıklık yapmamak yasal hakkıydı. Ama Berin Hanım, yakınlarına danışmış, tanık olmasının daha yararlı olacağı sonucuna varmışlardı. Ama Berin Hanım'ı tanık sandalyesinde görmek Adnan Menderes'i çok sarstı:
"29 Kasım 1960"
Berin'im, dün çok hazin ve ızdıraplı gün oldu. Seni karşıdan görmek, ızdarıbını kat kat fazlasıyla duymak nasıl tahammülü güç bir acı oldu. Fakat yine de görmüş olmanın, sesini duymuş olmanın, benim için çektiğin ızdırabı hissetmiş olmanın bile çok acı dahi olsa, beni anlatılmaz bir heyecanla tezatlı duygularla sarstığını ifade etmek güç. Büyük Allah'ım, seni hayırlısıyla görebilmek, size kavuşabilmek lütfunu esirgemez inşallah. Seni Berin'im, Aydın'ımı milyonlarca öperim.
Aralık başında Berin Hanım Ankara'ya döndü. Menderes, 4 Aralık tarihli mektubunda "Şimdi gazetede Ankara'ya dönüşündeki resmini gördüm; elem ve ızdırap heykeli gibi duruşun beni ne kadar mahzun etti" diye yazdı.