[Aydın Menderes] - Menderes'in sevgi mektupları 4
Nuriye Akman
Şimal kutbu gibi geceler
Menderes uzun bir süre oğlunu görebilmenin hasreti ile yanmıştı. Nihayet rüya gerçek oldu. Baba-oğul kavuştular:
“11.5.1961”
Berin’im, dün mektup almadım, Yüksel’im geldi, haftalardır gelecek diye çektiğim heyecan son haddindeydi. Bu kadar hasretle beklenene kavuşmanın eşsiz heyecanı, biraz sonra gidecek diye duyulan derin elem, bu tezatlı hislerle perişandım. Annemizin ölüm haberi ve sonra gidişi, o gittikten sonrası; Yarabbi dün yaşadığım saatleri imkânı yok anlatamam, hala kendimde değilim. Berin’im, seni ta buralardan deraguş (kucaklama, sarma) ederek kalbimin içine alarak teselli etmek istiyorum, zihnim hercümerç (karmakarışık) içinde, yazacak halimde yok, yer de kalmadı. Pek çok öperim Berin’im benim.
Bakmaya kıyamadım
Menderes’in uğradığı sarsıntı büyüktü:
“12.5.1961”
Berin'im Yüksel’i görmemin hala şaşkınlığı ve sarsıntısı içindeyim, annemizin ölümü öylesine içime işliyor ki, gittikçe soğuyan bir yara gibi sızısını daha acı duymaktayım. Yüksel daha güzelleşmiş, görmeye doyamadım, bakmaya kıyamadım. Yarabbi ne hasret, ne göreceğim gelmiş. Hele seni Berin’im, nasıl özlüyorum Yarabbi. Aydın’ımı da. Yüksel dönünce biraz beni görmüş gibi olacaksınız, ben onu görmekle bağrıma basmakla biraz sizi de görmüş, bağrıma basmış gibiyim. 3,4,5,5 tarihli dört mektubunu aldım. Yüz binlerce öperim.
Kim bilir, Yüksel dönünce ana ile küçük oğul, onun çehresinde, eşinin, babasının yüzünü nasıl aradılar? Kim bilir Menderes de Yüksel’in yüzünde ailesinin diğer fertlerini nasıl seyretti? Yüksel’i görmek eşine olan iştiyakını daha da artırmıştı. “Hasret çölünün vahaları” olan mektuplar aksamaya devam ediyor, onların “sihirli tesirinden mahrum kalan” Menderes deliye dönüyordu. 27 Mayıs’ın birinci yıldönümünde şöyle yazdı:
Bir sen bir mektupların
“…Mektuplarınızı geç ve eksiz aldığına pek üzülüyorum, seninkiler de bugünlerde çok geç geliyor, çok da kısa yazıyorsun; adeta tezkerecik kadar. Vakıa uzun olduğundan galiba iki üç mektubun kesildi; fakat halimize acıyarak bunlardan başka hep müsamaha gösterildi. O kadar kısa yazıyorsun ki, müteessir olmamak kabil değil. Belki meşguliyetten yazamadığını söylüyorsun. Müsaade olunca her gün birçok sayfalar yazardım. Her gün yazıyorum, başka neyim var ki, bir sen, bir mektupların, çok öperim.”
14 Haziran tarihli mektup, hasret kavramının en iç parçalayıcı örneklerinden birini sergiledi:
“…Âlemim sensin, bu âlemin hadiseleri de mektupların. Onlar olmayınca şimal kutbu geceleri gibi gün doğmuyor. Yarabbi bu kısa yaz geceleri meğer ne uzunmuş; hasretiniz her şeyi değiştiriyor; rengi, ışığı, geceyi, ölçüleri, her şeyi…”
Menderes, artık “kendi kendinin seyircisi olmaktan” yorulmuştur. Hasret “bir kor gibi” içini yakmakta, her an eşini yaşamaktadır. Onun yazdıkları kadar yazmadıklarını da anlamaktadır:
“22.6.1961”
Berin’im; dün mektup gelmedi, hep onları beklemekle ümid etmekle vaktim geçiyor; o kısacı mektupların sayılı kelimelerinin her birinde ta içten gelen bir elem ve endişenin titrediğini, hasretin ateşini ve sevginin sıcaklığını ta içimde duyuyorum. Yazdıkların kadar yazmadıklarını da anlıyorum, yalnızlığımda o kadar seninle doluyum ki bazen yanımda nefes alışını duyar gibi oluyorum…
23 Haziran’da “özleyiş, bir alev gibi sarıyor, fırtına gibi sarsıyor” diye yazdı. “Allah'ım ne derin, ne ateşli bir hasretti” bu.
26 Haziran’da eşine şöyle seslendi: “…Vefanın, fedakârlığın ve hayat boyunca sevip bağlanmanın müstesna örneğisin, bu duyguların asaleti, asil ruhunun şaşmaz delilidir, bütün ızdırap ve çaresizliğimde çırpınıp titreyerek yegâne desteğim ve tesellim oldun. Bu hislerimle seni binlerce öperim canım Berin’im.”
Hasretten hasta
Menderes, 3 Temmuz eşine “hasretin bir hastalık haline geldiğini” haber verdi. Mektup gelmediği günler “kendini bilmez hale geliyor”, duruşmalara bu ruh hali içinde giriyordu. Yine de 4 Temmuz’da “Yüksel nasıl, hala üzgün mü?” diye soruyordu, “heyecan ve hasretten hasta haldeyim” diye yazdığı 5 Temmuz tarihli mektubunda oğlu Mutlu’nun doğum gününü tebrik etmeyi de ihmal etmiyordu. Aydın Menderes, dışarıdan girdiği sınavları başarmış, Ankara Koleji orta kısımdan mezun olmuştu. Babası 6 Temmuz’da “Aydın’ımın imtihanlardaki başarısıyla iftihar ettim, tekrar tebrik ederim” diye yazdı. Aydın, “Melek annesinin harika ahlaklı oğluydu.” Ama Yüksel’i yeni hayatına intibak edememişti, onu da teselli etti: “Yüksel’im hiçbir şeye üzülmesin, üzüldüğü boş şeyler, bir benim halimi düşünsün. Rabbim onu, hepimizi her türlü üzüntüden kurtarsın, korusun. Bütün çektiklerime nasıl dayanabildim, ben de hayretteyim. Cenabı Hak sabır ve tahammül ihsan ediyor.”
Sitem
Berin Hanım bir mektubunda Ankara’da havaların nasıl sıcak olduğunu yazmıştı. Menderes o kadar hassas bir hale gelmişti ki, 13 Haziran’da ona sistem etti: “Sıcaktan şikâyetin var; bense sıcağın soğuğun farkında değilim, hassasiyetim kalmadı. Düşüncelerimin mihrakını sen, siz teşkil ediyorsunuz, bütün hissim, bütün düşüncem sizde toplanıyor. Ne çare ki sana bir faydam olmak şöyle dursun, zararım oluyor size; bu ne elim bir şey benim için.”
Bir yanda ailesini kedere boğduğu inancının suçluluk duygusu, bir yanda yeniden kavuşacakları günün özlemiyle günler geçiyordu:
“18.7.1961”
Berin'im, dünde mektup almadım, üçüncü gün oluyor… Mektup almadığım zamanlar ne derin bir boşluk hissediyorum. Onları bu kadar özlersem, sana hasretimin derecesini düşün. Görüşmek için geçen defa, daimi istirhamda bulunmuştun. Lütfen müsaade olunmuştu. Şimdi de yine aynı istirhamı tekrarla, ne kadar muzdarip ve hasretiz, bu bilinince merhamet edip, müsaade olunur. Bunu senden son derece rica ederim canım, sevgili Berin’im.
Masumsun
Menderes, “Sana bu acıyı çektirdiğim için ne kadar içim yanıyor” dediği 23 Haziran’da “gözlerine bakıp ta gönlünün içine acılarımı, hasretimi, sevgimi söylemenin, anlatmanın eşsiz huzurunu duysam” diye dua ediyordu.
21 Temmuz’da Anayasa davası da bitmiş, sıra müdafaalara gelmişti. Berin Hanım mektuplarında eşine güç veriyor, “Mahkemenin yüksek adaletine sığındığını” belirtiyor, “Masumsun, vicdanen müsterihsin. Yüce Divanın da böyle düşüneceğine eminim” diye yazıyordu.
Gerçekte eşinin serbest bırakılacağına baştan beri inanmamıştı. 27 Mayıs’ın sabahı küçük oğlu Aydın’a “babanı bir daha bırakmazlar oğlum” demişti. Bu düşüncesini avukatlara söylemişti. Onlardan tek isteği sık sık Yassıada’ya gidip eşine moral vermeleriydi. Ama Berin Hanım bu hislerini hep saklamıştı. Adnan Menderes’in ise o sırada tek düşündüğü bir kez daha görüşmeleriydi. Çaresizlik 24 Temmuz’da ona şunları yazdırdı: “…Görüşmeyi temin için rica et, yalvar, yalvarırım sana; ne kadar özledim Yarabbi, anlatılmaz bu… Anlat sen de hasretini, merhamet ve müsaade olunur inşallah… Gönlümün gözümün ışığı Berin’im.”
4 Ağustos tarihli mektup Menderes’in heyecan fırtınasından ne hale geldiğini anlatıyor:
“…O kadar ki bir şey düşünecek halde değilim, adeta bir robot gibi gidiyor ve geliyorum, işte o kadar…”
15 Ağustos tarihli mektubu yine mektup alamamanın acısını şöyle anlatıyor: “…hâlbuki ufuk bile olmayan elem deryasında yaşamanın tek heyecanı sen ve mektupların. İçimde bir dinmeyen bir sızı; hasret ve alev alev yanan sevgin. Acaba Mecnun Leylası’na bu hasret ve sevgiyi duyabildi mi? Nasıl bir hatıralar hazinesinde damla damla toplanan ve nasıl satha çıkıp coşan bir hisler tufanı bu. Senin melekler gibi müstesna hasletin ve bir ömür boyunca bunun ruhumdaki biriktirdiği hisler yekûnu…”
Kalbim duracak
Menderes, 17 Ağustos’ta ailelerin ziyaretine izin verileceğini haber alınca “kalbim heyecandan duracak gibi” diye yazdı. Oysa 12 Ağustos’ta mahkemeler bitmiş, talihsiz son için geriye doğru sayış başlamıştı. Menderes, 20 Ağustos’ta, “Tabii müracaatınızı çoktan yaptınız ama takip ediniz, bir yanlışlık olmasın” diyordu. Büyük heyecan içindeydi, “asabım nasıl tahammül edecek” diye soruyor, “Hepiniz birden geliniz, hepinizi göreyim” diyordu.
Yarın: Sonsuz ızdrap