[Yunus Söylet] - Eğitim düzeyi yükseldikçe totaliter rejimlere olan ilgi de artıyor
Nuriye Akman
İstanbul Üniversitesi Rektörü Yunus Söylet, söyleşinin başında, Yunus Emre ve Yunus Peygambere atıf yaparak ismi ile ilgili hissiyatını sorduğumda, "Sizi hayal kırıklığına uğratmaktan üzüntü duyuyorum. Ama karşınızda çok yönlü olmayan, çok sıkıcı bir insan var. O yüzden en başta havlu atıyorum" deyince mecburen güncel olaylardan derlenen sorular öne çıktı.
Tabii ardından da üniversitelerin her dem taze sorunları. Sayın Söylet, "yeterince renkli" olmayabilir ama hiç sıkıcı değildi, üstelik benim imalı sorularıma karşı da olağanüstü hoşgörülüydü. YÖK, İstanbul Üniversitesi'nin bölünmesine karar verirse, o rektörlüğü bırakacak. Bölünme iyi midir kötü müdür bilmiyorum ama "Üniversiteler siyasi parti gibi davranamaz" diyen, darbeseverliğin köklerini eğitim ve aile sistemimizde gören, sorun çözmeye odaklı bir zihne verilen yöneticilik fırsatının heba edilmemesi gerekir.
Rektörlerin gözaltına alınmasını nasıl okuyorsunuz?
Ferit Bernay (Samsun 19 Mayıs Üniversitesi rektörü) benim yirmi beş yıllık arkadaşım. Ferit çocuk cerrahıdır. Zaman zaman görüşürdük. Ben bir ay sonra mesleğimle ilgili bir toplantı için Samsun'a gideceğim. Orada tekrar görüşmeyi düşünürken böyle bir şeyle karşılaşmak doğrusu beni biraz hırpaladı. Suç var mı, yok mu bunu bilmek mümkün değil. Umut ederim önemli bir sıkıntı çıkmaz sonrasında. Yani benim için olay bu.
Yani bu resimde bütün gördüğünüz arkadaşınızın gözaltına alınması mı?
Yani Ferit'in suçlu olma fikri beni çok sarsıyor. Çünkü o kadar candan, hayat dolu, hani her gün görüşmesem de her defasında bıraktığım yerden başlayabildiğim bir arkadaş. Yani ben onun her şeyini affetmeye hazırım. Dolayısıyla çok üzgünüm. Kemal Alemdar hoca ile fikren karşıt olabiliriz. Ama benim saygı duyduğum bir insandır. Hiçbir zaman ayrımcılık yapmamıştır. O da alındığında ben çok üzüldüm. Çıktıktan üç ya da dört gün sonra aradım ve geçmiş olsun dedim. Telefonların dinlendiğini bilerek yaptım bunu. Tabiî ki bu ülkede demokrasiyi sistematik bir şekilde yok etmeye çalışan grupların olması fikri beni çok rahatsız ediyor. Ama öbür taraftan da işin insani boyutu var. Hepimiz demokrasimizin derinleşmesini tabii ki arzu ediyoruz. Demokrasinin derinleşmesinin önündeki her türlü problemin de kalkmasını istiyoruz. Bu yöndeki girişimler tabii beni mutlu ediyor. Ama bir şey olurken adalet hissinin de uyanması gerekiyor.
Üniversitelerin geçmişte demokrasinin önündeki engellerden biri olduğuna dair yaygın bir inanç gelişti.
Biliyorum.
Üniversiteler bu noktaya nasıl geldi ve bundan nasıl kurtulur?
Her kurum asli görevlerini yapmalı. Ve hiçbir kuruma da asli görevlerinin dışında başka bir görev yüklememek lazım. Üniversiteler bütün dünyada bilim üreten ve kaliteli bilimi üretecek insanları üreten kurumlardır. Üniversitelerin bundan başka toplumsal görevleri de var. Ama bu görevlerin içinde bir siyasi parti gibi davranmak olamaz. Geçmişte bunlara rastladık. Bunun sıkıntılarını hala yaşadığımızı ama giderek normalleştiğimizi düşünüyorum.
Bilim yapması gereken bir kurum cumhuriyetin bekçiliğine neden soyunur?
Sebep olarak gözüken şuydu: Cumhuriyetin ve Atatürk devrimlerinin tehlikede olduğu noktasında ciddi bir kanaat vardı bir kesimde. Ve o kesim, o gün üniversitelerin de cumhuriyeti koruyucu organlardan birisi olması konusunda aşırı bir hassasiyet gösteriyordu. O dönemde bilimden daha önce cumhuriyeti korumak gibi bir misyon üstlenmişlerdi üniversiteler.
Acaba bilime fazla zaman ayırmadığı için mi üniversite o boşluğu bu misyonla doldurdu?
Hayır. Yönetimlerle ilgili geçici bir dönemdi bu. Üniversitenin o zamanki üst yönetimleri böyle bir misyonu üstlenmişlerdi. Ama beraber çalıştıkları ve şimdi bizim beraber çalıştığımız binlerce öğretim üyesinin aynı misyona sahip olduklarını düşünmüyorum. Onlar yine bilimsel çalışmalarına devam ediyorlar.
Gözaltına alınan rektörler sizce kendilerini cumhuriyetin bekçisi olarak gördükleri için mi yargılanacaklar?
Bir vatandaş olduğunuz zaman bir ülkede bazı durumlarda sorgulanmanız da gerekebilir. Ama sonuçlar ortaya çıkmadığı için herhangi bir hükümde bulunmayı doğru bulmuyorum. Yani bu yapılanın doğruluğu eğriliği konusunda bir hükmüm olamaz benim. Çünkü bu süreç devam ediyor. Herhalde bu süreçte epeyce bir şeyler bizi şaşırtmaya devam edecek. Çok da fazla yorum yapmak istemiyorum.
Çok da fazla yorum yapan öğretim üyeleri var ama. Tepkilerini dile getiren, gözaltıları baskı rejiminin aracı olarak görenler var üniversite camiasının içinde. Bunlardan rahatsız mısınız?
Ortada henüz bir suç istinadı olmadığı için ben çok ciddi bir etkilenme de görmüyorum doğrusu. Yani bana iletilen, büyük bir rahatsızlık da söz konusu değil.
1960'dan bu tarafa üniversitelerimiz maalesef bütün darbelerin arkasında durdu. Hatta hazırlayıcısı oldu.
Haklısınız. Çok doğru. Böyle bir izlenim hakikaten insan ediniyor.
Bilimcilik ile darbecilik nasıl oluyor da bir araya geliyor?
Bunun analizini doğru kelimeleri bularak yapmak lazım. Toplumsal olaylar ülkenin gelişmişliği ile, eğitim düzeyi ile çok ilgili. Fakat bir terslik var bizde. Eğitim düzeyi yükseldikçe totaliter rejimlere olan ilgi de artıyor gibi. Yani burada bir problem var.
Büyük bir dilemma.
Evet dilemma doğru. Acaba eğitim sistemimizle ilgili bir problem mi var? Acaba demokrasiye az katkı sağlayan ya da demokrasi kültürünü çok yerleştirmeyen bir eğitim sistemimiz mi var? Zannediyorum sorgulamamız gereken sadece eğitim sistemimiz de değil.Aile terbiye sistemimizin de sorgulamamız gereken bir tarafı var. Biz fazla totaliter, fazla ezik, konuşması çok kısıtlanan, çok rahat büyüklerin yanında konuşması istenmeyen çocukluklardan geliyoruz. Farklı bir edep anlayışımız var. Bunların hepsinin birer etken olduğunu düşünüyorum. Ve asıl beni yaralayan şey de toplumun tüm siyasi kesimlerinde, tüm inanç kesimlerinde, tüm topluluk ve cemaatlerde de aynı totaliter eğilimin olması.
Asıl sıkıntı budur. Dolayısıyla toplumun tümünü ilgilendiren bir algılama sorunu ile belki genetik bir sorunla karşı karşıyayız.
Öğretim üyelerini kimliksizleştirme, tek tipleştirme süreci yaşadık onlarca yıl boyunca. YÖK'ün etkisi nedir bütün bu olup bitenlerde?
Bizim sadece YÖK'te değil, bütün kurumlarımızda ileri derecede bir saygı bekleyen bir tavır vardır. Muhataplarından hep bağlılık beklerler. Tüm kurumlarımızda hep daha aşağıda yer alan ekiplerden önce sadakat beklenir. Liyakatın beklendiği kurumlar zaten farklılık gösteriyorlar.
Siz de mi sadakat bekleyen bir yönetici olacaksınız acaba? Böyle bir endişeniz var mı?
Var. Bunun için şunu yapmaya çalışıyorum. Aykırı fikirleri dinlemekte ısrarlıyım. Ama hepsinden önemlisi aykırı fikirleri dinleme şansım ortadan kalkmasın diye çok farklı görüşten insanlarla çalışıyorum. Üç rektör yardımcı var, üçünün de farklı siyasi eğilimi var.
Yetmez.
Rektör danışmanlarım da farklı siyasi görüşlerden ve farklı yapılardan insanlar.
Yetmez, çünkü siz rektörler adeta birer kralsınız. Pek çok yetkiniz denetim dışı. İsteseniz de devredemiyorsunuz. Bir süre sonra zaten devretmeyi de istemez hale geliyorsunuz. Yani bu çarkın içinde bir süre sonra siz de vampirleşebilir misiniz? Tabii biraz abartarak söylüyorum.
Hiç rahatsız olmuyorum, rahat olun. Vallahi yani çok tedbirli davranmaya çalışıyorum. Herkes gibi ya da birçok yönetici gibi çevre ile olan ilişkiyi koparmamak, aykırılıklarla olan ilişkiyi koparmamak için büyük gayret sarf ediyorum. Rektörlerin vampirleşebilecek kadar sonsuz yetkisi var mı? Geçmişte bunun örneklerini gördük hakikaten. Ama ben şu ana kadar böyle bir yetkiyi hissetmiyorum. Yetkiden çok daha fazla hissettiğim, anormal bir sorumluluğumun olduğu. Yani bunu hiçbir yetki ile dengelemek bana mümkün gibi gözükmüyor. Beni asıl burada rahatsız eden ve titreten bu sorumluluk. Yetki nerede?
Siz şimdi yeterince yetkim yok mu diyorsunuz?
Varsa da ben hissetmiyorum. İnsanları aşağılama bir yetki ise geçmişte bazı örneklerini gördük, eyvallah. Ama ben bunu bir yetki olarak görmüyorum.
A'dan Z'ye her şeye sizin karar vermeniz, her şeye imza atmanız korkunç bir yetki değil mi?
Ben onu liderlik gibi görmeye çalışıyorum. Böyle büyük bir kurumun başında yöneticiden çok daha önce lider olmak gerekiyor. İyi bir lider olmanın ön şartı da birlikte çalıştığınız insanların güvenini kazanmak ve ortak fikirleri ile son kararı vermek. Elbette son kararı her yerde tek kişi veriyor. Ama bu kararı nasıl verdiğiniz ve kimlerle paylaşarak ve ne kadar paylaşarak verdiğiniz bence çok önemli.
Bazı özel üniversiteler görece olarak devlet üniversitelerinden daha özgür bir bilim ortamını yaşatmalarıyla tanınır. Kanunlarca ya da resmi tarihçe uygun görülmeyen bir takım fikirler bazı üniversitelerde gerek öğrenciler, gerekse öğretim üyeleri tarafından dile getirilebilir, bazılarında getirilemez. Sizin rektörlük döneminizde en aykırı olarak neler ifade edilebilir?
Bu soruyu çok cevaplamak istemiyorum. Doğru cevabı bulamayacağım endişem var. Değiştirin sorunuzu.
En aykırı görüş nedir size göre? Ne kadar özgür tartışmalar yapılabilecek Üniversitenizde. Geçmişte yapılamıyordu. Gerek öğretim üyeleri, gerekse öğrenciler fikirlerinden dolayı soruşturmaya uğruyorlardı. Yalan mı?
Doğru. Ne sormak istediğinizi tam anlamamış olabilirim. Birazcık zaman da kazanmak istemiş olabilirim. Şöyle söyleyeyim: Aykırı bir fikir şahsımla ilgili olabilir. Herhalde en az bu beni rahatsız eder. Mutlaka üzerinde konuşurum, tartışırım. Böyle bir fikir niye ortaya kondu, ben ne gibi bir hata yaptım diye düşünürüm. Bundan da eminim ki çok da rahatsız olurum. Ama buna tolerans gösteririm. En aykırı fikir ne olabilir? Aslında bütün fikirler şiddeti öngörmedikçe benim gözümde çok da aykırı değildir. Herhalde benim için en aykırı fikir demokrasiyi zedeleyecek bir şey olurdu diye düşünüyorum. Yani ben demokratik ve özgür bir ülkede yaşamak istiyorum. İnsanların birbirlerine fikirlerinden dolayı zulmetmedikleri, anlayış gösterdikleri, birbirleriyle konuşabildikleri medeni bir ülkede yaşamak istiyorum. Ama kurallara da uydukları.
İşte sorun o kurallardan çıkıyor.
Yurttaşlık Bilgisi dersinden bir şeyi hiç unutmuyorum. Çok basit ama çok hayati bir tarifti o. Bir insanın özgürlüğü bir başka insanın özgürlüğünün başladığı yerde biter.
Ama kimilerinin özgürlük sınırı çok geniş, kimilerinin çok dar. O tanım hiçbir zaman sorunu çözmez hocam.
Valla ben çok uydum bu tanıma. Çok da kurallara uyan bir insanım. Başkaları da uysa sanki hep birlikte çok rahatta yaşarız.
Yaş aldıkça daha mı muhafazakarlaştınız, daha mı demokratlaştınız?
Daha demokratlaştım gibi geliyor bana. Şiddet beni çok rahatsız etti. Hiç böyle bir şeyin içinde yer almadım. Çok ciddi bir aidiyetim de olmadı. Öğrenciyken belki muhafazakar denilebilecek gruba biraz daha yakındım. Ama her gruptan arkadaşım vardı. Bütün hayatımda da oldu farklı fikirden yakın arkadaşlarım.
Üniversitelerimizin siyasallaşmasında siyasetçilerin rolü ne oldu?
Efendim, siyasetçilerin beklentileri oluyor mutlaka.
Bir siyasetçi bir üniversiteden ne bekler efendim?
Normalde bir siyasetçinin üniversitelerden akademik performans beklemesi lazım. Doğalı budur. Galiba daha çok sadakat bekleniyor.
Yani bir bilim adamı nasıl sadık olabilir bir politikacıya?
Siyasetçiler çok makro düzeyde, çok yukarıdan bir ülkeyi idare etmeye çalışıyorlar. Bir ülkeyi yöneten siyasetçilerin ya da yönetme arzusundaki, çabasındaki siyasetçilerin hoşgörüleri ve sabır sınırları daralıyor. Söylediklerinin mutlaka her kesim tarafından yapılmasını arzu ediyorlar. Halbuki bu konuda en az sadık olabilecek kesim akademisyenler.
Hatta olması gereken budur.
Olması gereken, katılıyorum. Çünkü akademisyen namusu daima ve her pozisyonda ve herkese karşı tabiî ki efendice doğruları söylemektir. Bence böyle akademisyenlere sahip ülkeler ve böyle akademisyenlerin olduğu ülkelerdeki siyasetçiler de çok daha başarılı olurlar.
Krala çıplak demek görevi bilim adamının olmalı diyorsunuz.
Evet. Doğru.
Siz öyle biri olabilecek misiniz?
Olmaya çalışacağım.
Bu cevaptan önümde epey zorluklar olacak. Acaba aşabilir miyim gibi bir endişe sezdim.
Aynen öyle.
"Siyasilerin karşısında dik duracağım", sizin rektörlük seçimlerindeki vaatlerinizden biri. Peki siyasiler rektörlerin hangi konularda eğilmelerini isterler?
Ben siyasetçilerin direkt rektörlerden bir talepte bulunacaklarını düşünmüyorum. Belki iki yıl sonra bu konuda da bir şey yaşamış olabilirim ama en azından üç ayda böyle bir şey yaşamadım. Siyasetçilerin karşısında dik durmaktan kastım da bir taraf eğilsin, bir başka taraf dik dursun değil. Herkes birbirinin karşısında dik dursun.
Hocam bu cevap beni hiç tatmin etmez.
Etmemiştir. Nuriye Hanım burada tek siyasetçilere yönelik konuşmayı da çok yanlış buluyorum. Çünkü bu ülkede demokrasi zaten çok kırılgan biliyorsunuz. Ve siyasetçilere de gereğinden fazla yükleniliyor. Yani bu konuşmanın çerçevesinin bir rektörün siyasetçilere yüklenmesi olmasını da istemem. Çünkü ben bu konuda tam tersine siyasetçilerinde arkasında durmaya çalıştım hep. Yani bu ülkedeki tek suçlu asla siyasetçiler değildir. Ama hem siyasetçiler hem de birçok kurumdaki insanlar, yönetici ya da üst düzey insanlar rektörlerden kadro konusunda elbette talepte bulunabilirler. Ama layık olanı almak ve bunu objektif, herkesin kabullenebileceği ve adalet duygusu ile kabullenebileceği şekilde yapmak bence akademisyenlerin ve akademisyenlerin başındaki yöneticilerin görevidir.
Peki başka ne gibi zorluklar bekliyor olabilir bu çerçevede?
Bunun dışında belki bir takım kurumlarla ilgili olarak siyaset alanından gelebilecek ihalelerle ilgili bazı istekler olabilir. Bunları zaman zaman duyduğumuz için söylüyorum. Çok şükür yani en ufak bir şekilde bir ima dahi olmadı bugüne kadar. Umut ederim bundan sonra da olmaz.
Üniversitemi Bölerlerse Rektörlüğü Bırakırım
YÖK'ün bazı üniversiteleri bölmeye yönelik bir projesi var. Sizin buna karşı olduğunuzu biliyorum. Ama niye karşı olduğunuzu bilmiyorum.
Ben YÖK üyeliği de yaptım. Çok uzun süre yapamadım ne yazık ki. Dört yılımı tamamlamayı çok isterdim orada.
Mecbur kaldınız istifa ettiniz, eleştiriler karşısında.
Doğru.
Peki etik miydi hem YÖK üyesi hem rektör adayı olmak?
Hayır değildi. Eleştirilerin de haklı olduğunu düşünüyorum kesinlikle. Yani kanuni bir zorunluluk yoktu hakikaten ama bence doğru işi yaptım. Çok da memnunum bunu yaptığım için ama inanın ki oradaki görevim kısa sürdüğü için de üzgünüm. Çünkü orada çok önemli işler yapılıyor ve çok daha da önemlileri de yapılabilir. Bir kere bu tespitimi söylemek zorundayım. İkincisi YÖK'ün görevlerinin başında planlama, denetleme geliyor. Planlarken de bir taraftan üniversitelerin hem kaliteli hem de verimli çalışmalarını da planlamak zorundalar. Dünyada da böyle bazı aşırı büyümüş üniversiteleri bölmek gibi bir yöntem de var gerçekten. Ama İstanbul Üniversitesi'nin bir marka değeri var. Öğretim üyesi olarak 29 yıl civarında ve 6 yıl da öğrenciliği koyun 35 yıldır bu kadar çok hissetmemiştim bunu. Ama bu kurumun başına geldiğiniz andan itibaren ne kadar büyük bir marka değerinin başına geldiğini anlıyorsunuz.
Dünya üniversitelerinin içinde kaçıncı sırada ki siz bir marka değerinden bahsediyorsunuz? Neyin markası?
Neyin biliyor musunuz, binlerce binlerce binlerce mezunun. Hem dünyada, hem ülkemizde gerçekten çok başarılı olmuş ve çok önemli kurumların başına gelmiş, çok önemli görevler üstlenmiş binlerce, onbinlerce mezunun bir markası bu.
Ama çok alt düzeyde bir çıta bu. Bir üniversite, özellikle 550 yıllık bir geçmişi varsa hiç değilse dünya üniversitelerinin vazgeçtim ilk 100'üne, ilk 200'üne girmeliydi.
Buna katılıyorum.
O yüzden avutmayalım kendimizi marka değeri diye....
Yine de Şangay indeksine göre dünya üniversiteleri arasında ilk 500'e giren tek Türk üniversitesi. Demek ki bu bizim bir markamız.
Ne yaptınız da o listeye girdiniz?
Kalabalık ve büyük olduğumuz için giriyoruz.
Ayy. Ama bu övünülecek bir ölçü mü?
Övünülecek demiyorum. Markanın nedeni bu. Tam da bölünülüp, ortadan kaldırılmaya çalışılan şey bu marka.
Belki de bölünürseniz daha çok üretim yapacaksınız. Daha çok bilimsel yayın yapılacak. Daha çok sanayi ile işbirliği yapacaksınız. Topluma daha çok yararlı olacaksınız.
Bölmek bu söylediğiniz performansları arttırıcı nasıl bir etki yapacak ki? Yapmayacak. Bu iradeyi bizim bu halimizle göstermemiz lazım. Yani biz daha nasıl verimli oluruz, performansımızı nasıl yükseltiriz diye bunun formülünü bu halimizle bulmamız lazım.
Hocam 550 yıldır kimse bulamadı bu formülü? Bu manada kimse İstanbul Üniversitesi'ni yönetmeyi beceremedi ki.
Bu kadar da acımasız olmayın. İstanbul Üniversitesi'nin 550 yıldır tabiî ki yönetildi ve buraya kadar geldi. Batmadı çok şükür. Ve de performans düzeyi de Türkiye'deki üniversiteler arasında hep üstlerde oldu.
Canım hocam, bilimsel yayın indeksinde kaçıncı sıradasınız?
Türk üniversiteleri arasında kişi başına düşen yayında otuzuncu sıradayız. Kötüyüz yani.
İşte ben de buna dayanarak kötü yönetildi demek istiyorum.
Bu önemli bir indekstir bir üniversiteyi değerlendirirken. Tabiî ki tek indeks değildir. Bu konuda yapmamız gereken şeyler olduğunu biliyoruz. Bunları yapmak için de ikiye ya da üçe bölünmemiz gerekmediğini düşünüyorum. Bu halimizle de, bu yönetim biçimimizle de bunu pekala yapabiliriz. Çünkü benim üst yönetici olarak ne istediğimle de çok alakalı.
İstemeyi mi bilemediler daha evvelki rektörler?
Belki. Bakın çok hızlı değişen bir dönemde yaşıyoruz. Globalleşmenin etkilerini biz yeni yeni fark ediyoruz. Standart kriter, akreditasyon gibi bir takım çağdaş, kaliteye yol açan kavramları daha biz yeni yeni içselleştirmiş durumdayız.
Yönetişim...
Yönetişim dediğiniz şey zaten oldukça yeni. Belki dünyada biraz eski ama bizde daha yönetişim deyince dili sürçtü diyorlar. Yönetim diyecekti, yönetişim dedi! Yani böyle bir noktadayız. Geçmişe eleştiri getirirken bunları da düşünmek lazım. Bunlar çok yeni kavramlar. Ben de genç bir yönetişimciyim. Benim bunlara adaptasyonum daha kolay olacak.
Tabii ki sorumlu bir rektör olarak geçmiş dönemleri kötülememe konusundaki hassasiyetinizi anlıyorum. Ama bu beni tatmin etmiyor.
Ben çok rahatım Nuriye Hanım.
Siz rahat oturun efendim. Ama ben diken üstündeyim. Çünkü üniversitelerin bir görevi de antenlerini yeniliklere açık tutmak, dünyayı herkesten önce algılamaktır. Halbuki bizde tam tersi olmuştur. O nedenle geçmişi affedilir göstermeyi bir kenara bırakalım. Sizin iddianızı ele alalım. Başkalarının yapmadığı şeyi siz sadece gençliğinizle mi yapacaksınız? Nedir sizi Süpermen yapacak şey?
Kendimle ilgili umudum şudur: Ben, karşıma bir problem geldiğinde sadece ve sadece bunu nasıl çözerim diye düşünen bir insanım. Bunun bu toplumda çok yaygın olmadığının farkındayım. Şöyle ciddi bir sorun karşılarına geldiğinde birçok insanın ilk ve tek tepkisi ben bunu nasıl çözerim olmuyor. Bir farklı yönümün bu olduğunu düşünüyorum. İki, o sorun çözülmediği sürece, kafamın bir yerinde takılı kalır ve beni tırmalar. Zaman zaman çıkıp beni rahatsız eder, ta ki çözene kadar. Bunun güzel bir huy olduğunu düşünüyorum.
Yetmez hocam. Dünya bu sorun çözme evrelerini geçti. Artık "Sorun çözülür böylece işletme ayakta kalır" evresinden rekabet üstü evresine geçildi. Yani sorun daha belirmeden, yeni bir değer ve kavram yaratarak rakiplerinizden başka bir kulvarda yürüme devrindeyiz.
Çok doğru.
Yani sorunu çözmeyi bilmeyen ya da öyle bir alışkanlığı olmayan bir yere sorun çözme becerileri belki getirebilirsiniz ama fazla ilerleyemezsiniz. Yani sorun çözmek üniversiteler için yeterli bir şey değil.
Tamam ama sonuçta ben bir üniversitenin yöneticisiyim. Bu üniversitede her yeniliği benim düşünmem gerekmiyor. Bu yenilikleri yakalayabilecek, ortaya çıkarabilecek insanlara uygun bir vasatı sağlamak benim görevim. Çünkü ben her şeyi en çok bilen değilim. En tecrübeli değilim, en akıllı değilim
Ama maestrosunuz. Bir iddianız var.
Ben iyi bir lider olma iddiasındayım. İyi bir lider de beraber çalıştığı insanların vasıflarını ortaya koymalarını sağlayan, onların önünü açan insandır. Ben bunu yapmaya çalışacağım. Ayrıca da çok ciddi birçok problemi var üniversitenin. Birilerinin onu da çözmesi lazım.
Haklısınız. Diyelim ki YÖK ısrar etti bölünmede. Tavrınız ne olur? Elinize bir pankart alıp direnişe geçer misiniz?
Yok elime pankart almaya gerek yok. YÖK bizim üst kurumumuz. Direnmeden önce herhalde konuşuruz, karşılıklı argümanlarımızı ortaya koyarız. Ve ortak bir yol bulmaya çalışırız.
Bölünmeden daha iyi bir öneriniz var mı?
Var tabii. Birincisi yönetim organizasyon şemasında çok hızlı bir değişiklik gerekiyor Nuriye Hanım. Mesela yeni kurulan bir üniversitenin de üç rektör yardımcısı var. Çok büyük üniversitelerin de üç. Bir kere gerçekten üç rektör yardımcısı ile yönetmek çok zor. Bunu işte danışmanlarla vs. ile kapatmaya çalışıyorsunuz. Ama onların da imza yetkisi yok. Hakikaten yönetirken az sayıda insanla çalışmak gibi bir sıkıntıya düşmüş vaziyetteyiz. Bence bu bir adımdır.
Başka?
İkincisi, bütün dünyadaki eğilim insanların çalıştıkları ölçüde desteklenmeleridir. Yani bir performans yönetimi gerekiyor üniversitelerde. Üniversitelerdeki performans yönetimi içinde ben biliyorum ki YÖK'teki öğretim üyeleri ciddi hazırlıklar da yaptılar ve yapıyorlar. Mesela bu Tam Gün Yasası ile birlikte Döner Sermaye Yasasındaki öngördükleri, şu an hepsi taslak halinde ama, değişiklikler bana göre üniversitelerde ciddi bir performans yönetimi için atılmış adımlardır. Bence kaliteli, verimli çalışmayı biz ancak bunlarla sağlayabiliriz bölünmenin ötesinde.
Başka?
Bir başka konu, özellikle son üç dört yıldır akademik değerlendirme ve kalite geliştirme konusunun çok ciddiye alınması ve bir kalite felsefesinin üniversitelere verilmeye çalışılması. Yine başka bir konu, minimum standartlar dediğimiz akreditasyon çalışmalarının hızlandırılması. Türkiye'de henüz daha olmayan bir eğitim akreditasyonu kurumunun ki sadece mühendislikler için var. Bir de işte yödek(?) diye genel bir tane kurulmaya çalışılıyor. Bu çalışmaların artık son haline gelmiş olması. Ben bunların YÖK'te çalışıldığını biliyorum ve çok da önemsiyorum.
Ama YÖK bunları yeterli bulmamış ki bölelim diyor.
İnsanız hepimiz. Dört yıl çok çabuk geçiyor. Dolayısıyla bütün silahları bir anda kullanmak istiyorsunuz. Ama bazen bu kadar uzun süredir yavaş çalışan bir tekerleği çok da aşırı zorlarsanız kırmak gibi bir risk var. Şimdi her şeyi birden yapalım deyip herhalde pilot çalışmalarla, sonuçlarını biraz görerek, bir işin oturmasını da bekleyerek, biraz zaman tanıyarak bu işi yapmak lazım.
Tıp fakültelerinin üniversitelerin bütün kaynaklarını sömürdüğüne dair bir görüş var. Bir üniversitede tıp fakültesi varsa ondan bir şey bekleme denir. Bunda gerçeklik payı var mı?
Var.
Sizde iki tane var üstelik.
Var. Doğru. Tıp fakülteleri gerçekten çok kaynak gerektiren fakülteler. Hizmet açısından konuşuyoruz. Yani eğitim araştırma açısından konuşmuyoruz. Çünkü orada birbirlerine çok fazla üstünlükleri yok fakültelerin. Ama öbür taraftan bakıyorsunuz tabi en büyük kaynağı da onlar üretiyor. Yani eşyanın tabiatı gereği. Çünkü günlük hizmetlerin en çok üretildiği yer tıp fakülteleri. O yüzden tükettikleri kadar da üretiyorlar. Bunun dışında modeller var dünyada. Özellikle doğu blokunda ayrı tıp üniversiteleri çok yaygın bir uygulama. Avrupa'da ise sadece Avusturya'da tıp üniversitesi, yani sağlık bilimleri üniversitesi şeklinde sosyal bilimler ve fen bilimlerinden ayrı...
Siz buna taraf değil misiniz?
Viyana deneyiminin biraz daha gelişmesi ve ortaya kanıtların çıkması lazım. On yılı bulmadı geçmişi. Avrupa yüksek öğretim alanı içerisinde çok ciddi çabalar var. Bolonya süreci (?) devam ediyor. Başka Avrupa ülkelerinden bazı rektörler şunu söylediler mesela son bir toplantıda. "Avusturyalılar bizden akılsız değiller. Ama bizden akıllı da değiller" dediler.
Bu deneyimin de yürümesi lazım. Bunlar böyle yıllardır denenmiş, sonuçları ortaya çıkmış, tartılmış, ha bu daha iyidir, bu daha kötüdür diye ilmi bir kanıtı olmayan şeyler. Bekleyip biraz görmek lazım.
Hocam, YÖK her şeye rağmen sizin görüşlerinizi, sizin gibi düşünen rektörlerin görüşlerini dikkate almadı, bölünmeye karar verdi diyelim. Siz bu durumda Çapa'nın mı başında olmak istersiniz, Cerrahpaşa'nın mı?
Ben ailemin başında olmayı isterim
Aa o zaman ben yapmam bu işi diyorsunuz.
Evet. Böyle bir şeyi YÖK yapabilir. Ama benim de ailemin başında olmak gibi bir hakkım var.
"Daha büyük olursa yönetirim, daha küçük olursa almayayım" gibi algılanırsa?
Böyle de algılayan varsa ona da saygı duyarım. Benim endişem şu olur, tarihe böyle geçmek istemem. Yani 556 yıllık İstanbul Üniversitesi'nin bölünmesine çanak tutan rektörü olmayı istemiyorum.
Rest midir bu?
Benim rest çekme hakkım yok ki böyle bir konuda. Bu tamamen benim kişiliğimle alakalı bir şeydir. Kurumlar yetkilerine uygun davranmak şartıyla kararlarını özgür ve bağımsızca alabilirler. Ve almalıdırlar. YÖK'ün de böyle bir yetkisi vardır.
Ama beni kaybederler!
Beni kaybeder diye bir şey yok. Yunus Söylet nedir ki bu büyük tablonun içinde. Ben hiç önemli olmadığımı düşünüyorum. Sadece ben gerçekten tarihe böyle geçmek istemiyorum. Bu asla bir rest değil. Bunu çok sessiz, sakin yaparım. Yani böyle gürültü çıkarıp kahraman olmak diye bir derdim yok benim.
Ben Bu Oyuna Nasıl Geldim Bilemiyorum.
Hocam, doktor olup bilim yapmak neden size kafi gelmedi de bir de üstüne rektör olmak istediniz?
Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Yalnız bu doğru bir soru. Rektör olmayı çok istemedim. Rektör olma fikri benim fikrim değil.
Tayyip Bey'in fikri miydi?
Hayır Tayyip Bey'in de fikri değildi.
Abdullah Gül'ün fikri miydi?
Kesinlikle değil. Benim çok uzun yıllardır tanıştığım Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ndeki sekiz ya da on arkadaşın fikriydi. Bu konuda çok ısrarlı oldular. Ve ikna ettiler.
Genelde ısrarlara dayanamayan biri misiniz?
Evet öyleyim. Çok fazla ısrar edilirse dikkate alırım. Haklı yönleri fazlaysa tabiî ki.
Peki, idarecilik, hayatta en iyi yaptığınız şey mi?
Hayır, hiç öyle bir iddiam yok. En iyi yapmayı istediğim şey oldu sonradan bu.
Yalnız şöyle bir değişiklik yaşadığımı da itiraf etmek zorundayım. Galiba 45'li yaşlarımda yaptığım işin beni tatmin etmeyen bir tarafını hissetmeye başladım. Farklı eğitimler almaya başladım. Mesela sağlık iletişimi, hastane yönetiminde toplam kalite konusunda, tezsiz bir yüksek lisansa başlamıştım. Doğru Türkçe ve güzel konuşma gibi birçok kursa katıldım.
Hocam, siz ısınma hareketleri yapıyormuşsunuz rektörlüğe. İsrarlara dayanamama hikaye.
Nuriye Hanım ben hep şu ikiliyi gözümün önüne getirmişimdir. Tarık Minkari ile rahmetli Cemi Demiroğlu. Ben asistanken Tarık Hoca'nın torununu ameliyat etmiştik. Ben de o ekibin içindeydim. Balta Limanı'ndaki köşkün üst katında Tarık Minkari hoca bize bir yemek vermişti. 1985'lerden bahsediyorum. Rektörümüz Cemi Demiroğlu da o yemekte bulunmuştu. Cemi Hoca çok heybetliydi. Ama benim gözümde asıl büyük olan Tarık Minkari'ydi. O çok büyük bir cerrahtı, çok büyük elleri vardı. Çok güzel cerrahi yapardı. Çok esaslı bir hocaydı. Ben asla Cemi Hoca'ya özendiğimi düşünmüyorum. Cemi Hoca ile o kadar yakın dost olabilen Tarık Minkari benim gözümde daha idealdi. Onun için ben hep onun gibi olmayı arzu ettim. Hiç yönetici olmayı istemedim. Bu son yıllardaki değişiklik, zannediyorum hobilerim olmadığı için kendime biraz değişiklik aradım diye düşünüyorum. Rektörlük tabii hobi olmanın ötesinde bir iş. Ama rektörlüğü hedeflemediğim çok aşikar. Çok da kararlı olduğumu düşünüyordum. Ben bu oyuna nasıl geldim bilemiyorum.
Dostunuz Tayyip Bey'in fikrini sormuşsunuzdur muhakkak.
Sormadım, hayır. Sizin dost nitelemenizden tabiî ki çok mutlu oluyorum. Tabiî ki belediye başkanlığı döneminden bu yana tanışıyoruz. Giderek daha seyrekleşse de görüşüyoruz. Onun tanıdığı binlerce insandan bir tanesiyim ama benim için tabii onu tanımış olmak son derece önemli. Ama yani böyle bir konuda niye illa ona sormam gerektiğini de çok anlamıyorum.
Neden mi? Çünkü siyasilerin de rektörler konusunda tercihleri var. Kimi nerede görmek istediklerine dair fikirleri var. Bu yüzden sormuşsunuzdur.
Hayır, sormadım. Sormamı gerektirecek bir konu olduğunu düşünmüyorum. Kendisiyle adaylığım esnasında görüşmedik. Seçimlerden epey bir zaman sonra, atama olduktan sonra telefonla tebrik etti. Ben onu da normal görmüyorum. O kadar yoğunluğu arasında nasıl bunları akıl eder diye de çok merak ediyorum. Çok mutlu oluyorum tabii.
Peki sizce Sayın Gül sizi niye tercih etti?
Belki yine inanmayacaksınız ama ben Sayın Cumhurbaşkanımızla YÖK üyesiyken 29 Ekim resepsiyonunda ilk defa şöyle bir el sıkıştık. Daha önce hiç konuşmamış ve tanışmamış idik. Dolayısıyla beni niye tercih ettiğini benim bilmem mümkün değil. Ama tercih edilmeyi gerektirecek düzgün vasıflarım olduğunu, çok düz bir çizgimin var olduğunu düşünüyorum.
Rektörlükte geçirdiğiniz zaman doktorluk becerinize bir darbe olacak. İnsan asıl mesleğine ihanet eder mi?
Etmez, etmiyorum da. Az önce bir hasta gördüm, oradan geldim buraya. Yani haftada iki kere hasta görüyorum. Ve cumartesileri ameliyat yapıyorum. Salı günleri de benim çok uzun yıllardır ameliyat günümdür Cerrahpaşa'da. Salı günleri de böyle çok karmaşık abi yetiş dedikleri konular olursa arada bir kaçıp cerrahlık yapıyorum.
Çocuk ürolojisi konusunda uzun yıllardır çalışıyorsunuz. Başbakanın dört çocuğundan hangisinin doktoruydunuz?
Bana bir şey sorulduğunda hangisi için olursa olsun cevap vermişimdir. Daha fazlasını benden beklemeyin.
Beklerim ben hocam.
Bütün çocuklarına emeğim geçmiştir, öyle diyelim.
Ameliyat ettiniz mi o çocuklardan birini?
Etmedim. Ama geçen yaz torunlarının sünnetini ben yaptım...
O halde sizi çocukların doktoru diye tanıtmak yanlış mı olur?
Çok yanlış olur. Çünkü çocukların doktoru olmayı hak eden insan, çocukları doğumundan itibaren takip eden, her türlü hastalığında gidilip sorulan, danışılan gece gündüz, aşılarını yapan, onları büyüten, işte diyetlerini ayarlayan çocuk hekimidir. Ben bunu hak etmiyorum. Bana sayın başbakanımız omuz problemini sormuştur, ya ne yapalım bunu diye. Veya dizi ağrıdığı zaman kırk yılda bir bana da sormuştur.