Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Mehmet Kahraman] - "Beni fena harcadılar..."

SHP'nin imam hatipli bakanı Mehmet Kahraman, iki buçuk yıllık sabrı hüsrana dönüşünce istifa etti. İnsan haklarından sorumlu Devlet Bakanı, teşkilat yasasının "çıkmaz haftanın son çarşambasına" kaldığını anlayınca tevekkülü elden bırakmıştı.Yine de bu bırakışı sessiz oldu. Ta ki Genel Başkanı'nın, "Ben zaten onu görevden alacaktım" açıklamasını basında okuyuncaya kadar. Kara Murat'ın bu "şovmenlik iması", "karıncaezmez" bakanın dünyasını kararttı. Bu kadar harcanmayı hak etmemişti. Bu kez sessiz kalmayı sürdürmedi; konuştu.

İmam Hatipli bir Sosyal Demokrat

Sayın Kahraman siz gerçek bir kahraman mısınız, geç bir kahraman mı?

İstifa kararının alınmasını kimse kahramanlık olarak değerlendirmesin.

Zaten kahramanlıktan söz ederken istifanızı değil, 2,5 yıllık sabırlı bekleyişinizi kastetmiştim.

Herhalde bütün çareleri sonuna kadar aradığım için bana bu sıfatı uygun gördünüz.

İstifa kararını ne zaman aldınız?

İnsan hakları teşkilatını kurmakla ilgili yetki yasasının TBMM'de engellenmesinden sonra.

Yasanın çıkmayacağını son anda anladıysanız, ya kendi partinizi ya da ortağınızı iyi tanımıyorsunuz.

Kendi partimi de çok iyi tanıyorum, koalisyon ortağımızı da. Ben çok uzun yıllardır siyaset yapıyorum.

Peki, mucize mi bekliyordunuz, İnsan Hakları Bakanlığı yasası çıkar mıydı?

Müsaade buyurun. Koalisyon hükümetinin program ve protokolünde söz verimler var. Bunların gerçekleşmesinin takipçisi olmak lazım.

İstifa kararınızı alırken danıştığınız kimse oldu mu?

Kararımı arkadaşlarıma söyledim. Onlar da benim biraz daha sabretmemi istediler. Ama takdir edersiniz ki ben bu süreçte hak etmediğim çok eleştiri aldım. Bu bakanlığın gerçekleşeceği umudunu yitirdikten sonra görevde kalmam, benim makam ve kırmızı plaka
tutkunluğum şeklinde değerlendirildi.

Ama Karayalçın, sizi görevden alacağını önceden söylediğini açıkladı. Dolayısıyla şov yaptığınızı ima etti.

Kahkahalar.

Neden gülüyorsunuz?

Genel Başkanımızın, dilediği bakanı dilediği zaman görevden alma yetkisi var. Görevden almak istiyorduysa alması lazımdı.

Yani size doğrudan bir şey söylemedi mi?

Hayır. Kamuoyunda sürekli kabineyi değiştireceğini söylüyor. Kimi değiştireceği, kimi değiştirmeyeceği kendi kafasındaki bir olaydır. Tabi ben çok üzüldüm bu açıklamasına. Ben hiçbir zaman fırsatçı olmadım. İkili oynamadım. Parti içi çalışmalarımızda kaybedeceğimi bildiğim halde hep ilke ve ideolojim doğrultusunda tavır aldım.

Kongrede Gürkan'ı desteklediğinizi mi ima ediyorsunuz?

Efendim bunun birçok aşaması var. Ben şovmen değilim. Ki bu bakanlık şova çok müsait. İsteseydim 2,5 sene kendimi bu kadar harcanmaya, eleştiriye maruz bırakmayabilirdim.

2,5 senelik bekleyişin sonunda bakanlığınızın "ayağa düştüğünü" mü düşündünüz?

Hayır. Bakın bu kurum demokrasi için çok onurlu, çok elzem bir kurum.

Peki, Hikmet Çetin'in sizi sattığını düşündünüz mü?

Sayın Çetin'in benim yasamın çıkarılmaması için uğraş verdiğine inanmıyorum. Ona sitemim şu. Aynı partinin birer bakanı, bu 2,5 yılda yalnız ve yalnız bakanlığın teşkilatını oluşturacak yetkiyi alabilecek altı maddelik bir yasanın TBMM'de böyle bir
tepkiyle karşılanması karşısında kendisinin de tepki, tavır göstererek yasasını görüştürmemesi gerekirdi. Üstelik bu bakanlığın çalışmalarından en çok onun bakanlığı rahat edecekti.

Çetin'e sadece sitem mi ediyorsunuz, yoksa onu kırgın mısınız?

Hiçbir kırgınlığımız yoktur.

Var, var. Mesela Viyana'da toplanan insan hakları konferansına sizin değil, sanki varmış gibi bir memurunuzun katılmasını istemişti ya?

Şimdi bakın bu, Dışişleri'nin bir yanlış uygulaması. Uluslararası sağlık konferanslarına Sağlık Bakanlığı, çalışma hayatını ilgilendiren konulara da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı gider konuru. Ama her nedense ben bunun hikmetini anlayamadım.

Hikmet'in hikmetinden sual eylemediniz mi?

Hikmetini anlamadığım, insan haklarının görüşüldüğü bir konferansta, bu konuyla ilgili devlet bakanının geri plana atılması... Demek ki sonuçları 2,5 yıl sonra ortaya çıkıyor. Yani böyle bir bakanın o alanlarda çalışmasını hazmetmeyenler var.

Hikmet Çetin imzalı o mektup size geldiğinde, Dışişleri Bakanımıza "Hayır, oraya benim gitmem gerekir" dediniz. O da "Peki" demek zorunda kaldı. Ancak hazırladığınız konuşmanın sunuşunu yapmanız engellendi. Dolayısıyla aranızda o günlerden kalan bir kırgınlık yok mu?

Hayır, ihtimal vermiyorum.

Öyleyse neden Çetin Viyana'ya ulaşmadan siz Türkiye'ye geri dönmüştünüz?

Bakın o prosedürler ayrı, çok detaylı. Benim yurtdışına gitme iznim Dışişleri Bakanlığı'na bağlı değildi. Zamanın Demirel hükümeti tarafından onaylandı ve gittik. Ancak oradaki çalışma programı Dışişleri kanalıyla yürütülüyordu. Dolayısıyla bizim istediğimiz sonuçları alabilmemiz için bu işin kurumsallaşması ve bu bakanlığın uluslararası hizmetlerinin Dışişleri'yle beraber yürütülmesi lazım.

Dışişleri cephesi böyle de, İçişleri cephesinde o sıkıntılarınız oldu. Sivas olaylarına gözlemci olarak gitmeniz engellendi, size "merkezde kal" dendi. Acaba yufka yüreğinizin o manzaraya dayanamayacağı mı düşünülmüştü?

Biliyorsunuz haksız yere benim adım çıktı infazcı bakan diye. Şimdi ben düşündüm Sivas olayına da gitsem; yine bir infazcı bakan olurum. Kadrom yok. Memurlarımı olsa onları gönderip inceletirim.

Sanki gitmek istemeyen sizmişsiniz gibi sunuyorsunuz olayı.

İstemeyen meselesi değil. Ertesi gün diğer bakan arkadaşlar gitti. Sayın İnönü'nün emriyle birlikte biz gidemedik. Herhalde başka bir şey olmuştu, şimdi hatırlayamıyorum. Küçük bir uçak ayarlanmıştı.

Siz de çok şişman değilsiniz, uçak almaz mıydı?

(Kahkahalar) Tabii olay olmuş bitmiş, Adliye olaya el koymuş. Ondan sonra benim yapabileceğim bir şey yok.

37 kişinin yandığı bir olaya karşı siz böyle çekingen davranırsanız, "yalnız adam" olmayı da hak etmez misiniz?

Hayır, yalnız adam olmayı haketmedim. Ben elimden gelen bütün gayreti sarf ettim. Ama teşkilatımın oluşturulmaması ile yalnız bırakıldım.

Bu koşullara rağmen 2,5 yıl sabretmenizi, Tansu hanımın, ellerinizi avuçlarının arasına alıp, "Mehmet ben yasana kefilim" demesinden etkilenişinize bağlayabilir miyiz?

Hayır. Sayın Başbakanın benim bakamlığımla ilgili oluşumu bir geriye atma durumu olmadı ki. Sayın Başbakan tabii herkesle sıcak ilişkilerini sürdürüyor. Ama yasa onun istemine rağmen çıkmadı.

Peki, istifa dilekçenizi kaç kez yazıp değiştirdiniz?

Nasıl kaç kez yani? Bir kez yazdım. Müsveddesi üzerinde rötuşlar yaptım. İkinci rötuşta düzelttik.

Ama çöp sepetiniz yırtılıp atılmış kâğıtlarla dolmadı mı o gün?

(Kahkahalar) Şimdi samimiyetle söylüyorum, öyle değil.

Aman efendim her soruya samimi cevap vermenizde gerekmiyor zaten.

(Kahkahalar) Bütün sorularınıza samimiyetle cevap verdim.

Size "karıncaezmez" diyorlar. Bu yapıdaki bir insanın, "onu bunu incitmeyeyim" düşüncesiyle istifa dilekçesini bir defada yazamayacağını düşünmüştüm.

Benim mesleğim avukatlık. Sadece cümlelerde düşüklük var mı diye iki kez kontrol ettim.

Yine de dilekçenizde "kimseye ayıp etmeyeyim" ilkesinin ağır bastığını öğrendim. Bu düşünce, size ayıp edildiğini düşünmenize engel oldu mu?

İşin özünden zaten bu anlamın çıktığı ortada. 2,5 yıl bir insan insan haklarından sorumlu bakan olarak görevlendirilir, yasanın
çıkması engellenirse, bu sorun bakanın değil, ülkeninse ayıp edilmiş sayılmaz mı yani?

Peki siz "kağıttan bakan" olmaktan kurtulup gerçek bir bakan olsaydınız, ne değişirdi?

Önce insan hakları değişirdi, haksızlıkların yapılması önlenirdi. Ortaya atılan iddiaların gerçekliği anlaşılırdı. Uluslararası alında Türkiye gerçekten demokratik gelişimiyle birlikte hak ettiği yeri alırdı.

Yani "bakanlık olmazsa insan hakları da olmaz" mı?

Hayır. İnsan hakları, anayasa, hukuk ve uluslararası sözleşmelerle belirlenen şeyler. Onun da ötesinde evrensel bir kavram. Bakanlık kurulsaydı, denetim mekanizması Demoklesin kılıcı gibi herkesin başında sallanırken, herkes kendine çizilen hukuk çerçevesinin dışına çıkmamaya özen gösterirdi.

Türkiye'nin insan hakları bakanlığının olması dünyanın gözünü boyamaya yetecek miydi?

Ben dünyanın gözünü boyamak için bu bakanlığın başında bulunmadım. Tabii bakanlık olmayabilir, bir teşkilat olabilir. Nitekim biz
müsteşarlığa da razı olduk. Önerim, Sayıştay bir anayasal kurum olarak nasıl hesapların denetim mekanizmasını isletiyorsa, İnsan Hakları Teşkilatı da benzer bir anayasal kurumu olarak tüm ihlallerin denetimini yapacak hale getirilmeli.

Yasanız çıksaydı, insan haklarıyla ilgili muhatap olacağınız sorulara karşı yurtdışında diplomat, yurtiçinde politikacı olmayı başarabilir miydiniz?

Ben yetkilerimi aldıktan sonra başta tartışma konusu olan meseleleri en ince detaylarına kadar inceler ve bunu açık ve net olarak söylerdim.

O zaman da içerde politikacı olarak kalamazdınız.

Ben sorunun giderilmesi için gereken tedbirlerin alınmasını da mutlaka önerirdim. Çünkü her ülkede istenilen her an yapılamayacağını, Türkiye'nin demokratik gelişmeye arzulu olduğunu, ama bunu birdenbire gerçekleştirmenin zor olduğunu herkes biliyor. Yabancı heyetlerle görüştüğümüzde herkes bunu anlayışla karşıladı.

Türkiye'nin insan haklarıyla ilgili olarak imzaladığı kaç uluslararası sözleşme var, biliyor musunuz?

Elimde tam bir rakam yok. Yani şu anda bilemiyorum.

Peki, Türkiye'nin kaç sözleşmeye imza atmadığını biliyor musunuz?

Türkiye bugün birçok ülkenin ekseriyetle kabul ettiği birçok konulara imza koymuş. Yani Türkiye'nin imza koymadığı sözleşmeleri araştırmaktan ziyade, imza koyduklarının iç hukuka taşınması önemli. Bu taşınabilse pek sorun kalmaz.

Sayın Bakan, yine de siz bir sosyal demokrat olarak acaba üzerinize düşeni tam yaptınız mı? Mesela bilim adamları yargılanırken, siz ne yapıyordunuz, tevekkül içinde yasanızın çıkmasını mı bekliyordunuz?

Şimdi bakın, biliyorsunuz 141, 142, 163 kaldırılınca arkasından terörle mücadele yasası çıktı. Bu yasanın 8'inci maddesi özellikle bu şeyleri kapsıyor. Biz burada eylem şartının aranmasını önerdik. Ama koalisyon ortağımızla anlaşamadık. Önemli
olan düşünce özgürlüğü ve demokratikleşmeye istençli olmaktır. Bu bir taahhüttü. Hükümetin iki grubunun da buna itiraz etmemeleri lazımdı.

Zulmü kınayan gür sesiniz nerede duyuldu?

Şimdi efendim ben bir kurum değilim. Hükümetin bir bakanıyım. Benim görevim basında bağırıp çağırmak değil. Benim görevim bunları düzeltmek. O görev sivil kuruluşların görevi.

İstifanızdan sonra "Ortaklık masaya yatırılmalı" demiştiniz. Bu, "SHP hükümetten çekilsin" demek mi?

Hayır. Protokol gözden geçirilmeli, hangi taahhütler yerine getirilebilir, hangileri getirilemez belirlenmeli.

Bu hükümetin yerine getirebileceği bir taahhüt var mı?

Demokrasilerde çareler bitmez. İstekli olunduğu sürece bir sonuca varılır. Bağnazlık yapılmazsa protokoldeki konuların hepsi gerçekleşebilir.

İstifadan sonra "İnşallah bu kararım diğer arkadaşlarıma kendi bakanlık hizmetleri için kolaylık sağlar" demiştiniz. SHP'li bakanları istifaya mı çağırıyorsunuz?

Hayır, o protokoldeki esasların uygulanması konusunda onlara kolaylık olur diye söyledim.

Ama siz protokolün uygulanacağına inanmadığınız için istifa ettiniz. Başkalarını buna inanmaya çağırmanız çelişki
değil mi?

Hayır.

Öyleyse "Arkadaşlarım istifamı iyi değerlendirsinler" ne demek?

Uyanık olsunlar! (Kahkahalar)

Sayın bakan, siz Kürt müsünüz, Kürt kökenli misiniz?

İnsanın kökeni neyse odur. Ben Kürdüm.

Bakanlığa atanmanızda bu yönünüzün etkisi oldu mu?

Bu yanlış. Bu görevi bana layık gören, takdirine mazhar olduğum Sayın İnönü'dür. Bu kararı verirken neler düşündüğünü
bilmiyorum. Hukukçu olmamı, olaylar karşısındaki sabrımı, şikâyetlerin en çok geldiği Güneydoğu ve Doğu bölgesi olduğu için olaylara gerçekçi yaklaşabileceğimi düşünmüş olabilir.

Bir Kürt'ün, devlet suçlarıyla ilgili bir bakanlığa getirilmesinin bölgeyi yatıştıracağı mı düşünüldü?

Olabilir tabibi. Sorunları yerinde bilen, yetikleri aldıktan sonra anında müdahale edebilecek ve onlara sahiplenebileceği umudunu verebilecek...

Sormamı istediğiniz başka bir şey var mı?

Yeter artık. Bu işi bitirelim de biraz nefes alalım. (Kahkahalar)

Aman efendim, sabırlıların nefesi hiç tükenmez...

1994 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player