[Sezen Aksu 1] - ‘Düşünerek yaptığım hiçbir şey yok. Aklım devreye girince çuvallarım'
Nuriye Akman
Sabah Gazetesi
Kartal kanatlı minik serçe...
Ne kulak tohumun ürpertisini duyar, ne göz goncanın açılışını görür, ne de el rüzgârı tutabilir. Her oluşun tanığı kendi zamanında gizlidir. Bu tanıkla tanışma fırsatını ancak kalbini "kan pompalığından" kurtaranlar yakalar. Kalbin protokol yeri ilk sıraya geçirilirse, vücut kafesinden çıkar, ruhunun uçuşuna eşlik etmeye başlar. O zaman serçe de olsan kartal haşmetiyle uçabilirsin. O zaman minik kanatlarında dünyayı taşıyabilirsin. O zaman dilin dillenir, elin ellenir, gözün gözlenir. Aralanır gizem perdeleri, bir ana sığar yılların serüveni. Serçe'yle buluşmaya giderken böyle düşünüyordum. O'nun şarkılar yüklü kanatlarında bir yer bulsam da uçsam diyordum. Ama ya ürkütürsem de bensiz çıkarsa uçuşa? Ya söz biz aracılık etmez de dokunamazsam yüreğine? Neye yarar gazeteci olmak? Neye yarar okura anlatmak üzere bir anı yaşamaya çabalamak? O yüzden duygular dilini seçtim O'nunla konuşurken. Bizim buluşmamıza başka insanları davet etmenin tek yolu buydu çünkü. Ve ben doğru seçimin ödülünü aldım. Söz zengin bir sofra açtı bize. Buyurmaz mıydınız?
Bunca yıldır kullandığınız duygular dilinin size öğrettiği en önemli şey ne?
Bana öğrettiği düşünce dilinden daha samimi olduğu. Çünkü düşünce ile insan, özellikle insan ilişkilerinde bir şekilde kendini beğendirmenin yolunu buluyor. Sözcükleri daha iyi kullanan, ikna edici oluyor. Hele kendini sunmak istedikleri zaman. Genellikle de zekâyı kullanarak inşa edilen ilişkilerin sonunda hayal kırıklığı oluyor. Hangi nedenle o noktaya itilmiş insanlar? Belki biraz savunma var içinde, ama hiç kimse çok rahat kendisi olamıyor. Ama duygu dili söz konusu olduğunda, özellikle şarkıyla, türküyle, şiirle kurulan ilişkilerde müthiş bir masumiyet var. Kendiliğinden sizinle buluşuyor karşınızdaki insan. Bu çok etkiliyor beni. Hep söylüyorum çok ayrı sınıflardan, ayrı düşüncelerden, günlük yaşam içinde birbirlerini yiyebilecek insanlar üç buçuk dakikalık bir şarkı süresi içinde müthiş bir uzlaşma yaşıyorlar.
Sizin için "İçi boşalan kavramları başka bir yandan doldurmaya çalışır" diye bir yorum yapılmıştı. Bense "Ya içini olduramadığınız kavramlar?" diye soracağım.
Hayatın içinde düşünerek yaptığım bir şey hiç yok. Ben aklımı devreye soktuğum zaman genellikle çuvallayan biriyim. Çok denedim olmuyor. Nasıl yapıyorum da dolduruyorum, ya da boş kaldığı zaman neler oluyor? Gerek olumlu gerek olumsuz anlamda büyük duygu sarsıntıları yaşadığım doğrudur. Ama farkında olmadan, hemen yerine bir şeyleri getirdiğimi ben de hissediyorum. Ama böyle deyince, şunu şöyle yaptım, bunu böyle yaptım gibi aklıma gelmiyor bir şey.
Ben soruyu "çözümleyemediğiniz kavramlar" anlamında sormuştum.
Ha tamam. Şimdi sezgilerimi, kendi hayatımdaki küçücük deneyimlerimi kendi bireysel bilgilerimi birleştirdiğimde bir takım şeyleri farklı hissetmeye başladım son zamanlarda. Ama şimdi bunu bilgiyle beslemenin şart olduğuna inanıyorum. Hayatı daha yaşanır kılmak için buna hepimizin ihtiyacı var.
Ne tür bir bilginin peşindesiniz şu günlerde?
Mesela bu kadar duygu, bu kadar insanın yürek bilgisi, o şiirleri yazan insanlar, o yazılarda anlatılanların, bu hayatın en temel gerçeklerinden birisi olan ölümle yok olduğuna inanmıyorum artık. Fakat bizim biçimsel olarak gördüğümüz o noktadan sonra nereye varıldığı konusunda çok cahilim ve geliştirmek istiyorum. Özellikle bu son olayda (Uzay'ın ölümü)onu çok yoğun yaşadım. Önce çok insani bir isyan olarak çıktı. Mümkün değil yani yok olması ve kaybolması. Sonra giderek başka bir biçime doğru hareket ediyor. Sizden de onun için istedim o kitabı (Taşkın Tuna, Uzayın Sırları). Yani en azından uzayın kendi doğal bilgisine yaklaşabilmenin yollarını arayacağım. Yoksa çok acı ve dayanılmaz bir şey insanın dünyadaki macerası.
Uzayla Uzay'ın birleştiği anı kastediyorsunuz değil mi?
Tabii. Uzay'ın adını öyle koymuşlar zaten. Astronotlar aya indiği ya da döndüğü anda doğmuş Uzay.
Uzay'la son konuşmanızı hatırlıyor musunuz?
Evet. Bodrum'a gidecekti. Sordum, "Emniyetli mi yol?" Dedi ki bana, "Tedbirlerini alırsan iyi. Çok güzel bir yol" dedi. "Giyimin, kuşamın, kaskın maskın yerinde olursa. Adam kaskı takmıyor, basıyor yüz elliye, iki yüze; ondan sonra da ölüyor. Ölürsün tabii ulan" dedi. Son konuşmamız bu. Ve o kaskını takmadı, gitti çarptı. Olabileceğin en kötüsünü yaptı. Yani mesela, Uzay hastanedeyken bir sürü motosiklet kazası geliyordu. Kolunu kıran, bacağını kıran kafasını kıran. Doktor Cengiz Aslan "Üç önemli boşluk var insanın vücudunda, kafa, göğüs, karın; üçü de hasarlı" dedi. Her şeyin en aşırısını yapıyordu. Yaa... En son akıl verdi bana bilmiş bilmiş. "Kaskını takmazmış, basar gidermiş, ölürsün tabii" dedi. Öldü. Şaka gibi.
Sezen'in arka bahçesi
Sezen Aksu'nun Ulus'taki evinin arka bahçesi, O'nun ruhunun arka bahçesine uzanışımıza sahne oluyor. Hayatın kendisine giydirdiği bütün elbiselerden soyunmaya başlayışın öyküsü bu. Bambaşka bir iklimi yaşamaya hazırlanışın önsözü. Geçmiş şarkılarının bugüne izdüşümleri. Gelecek şarkılarının ayak sesleri. Ah O'nu duymalıydınız. Itri'nin bestesi "Salâvat-ı Şerif"i söylerken. Tek kişilik bir koro gibiydi. Görmeliydiniz türbanlı bir kızın "Herkes sizin gibi hissetse ne kolay birleşiriz" dediğini anlatırken gözlerindeki yaşı. Şahit olmalıydınız, "Hey dost / Bu acı sana çok yakışıyor/ Çünkü şimdi daha net görüyorsun/ Alınlarını secde yerine /Ateşe bastıranları/ Şimdi şimdi biliyorsun /Et acıkmaz, kemik susamaz aslında / Çünkü zaman bitmez / Başka zamanlara gider mekânda" dizelerinde ortak gerçeğimizi nasıl yakaladığımıza.
Sizinle şimdiye kadar yapılan bütün söyleşilerde hep geçirdiğiniz değişimlerin izi sürülmüş. Peki siz hiç
değişmeyecek olanın peşine düştünüz mü?
Bütün bu yolculuğun içimde yarattığı şeyi düşününce, en büyük projem bu "ben" meselesinden sıyrılmak. Yani peşine düştüğüm şey bu. Artık kendi kendime çok sinir olduğum şeyler var. Röportajlardan sonra ne kadar ben lafı geçti ona dikkat ediyorum. Bak yine düştüm bu tuzağa diyorum kendi kendime. Bütün bu şarkılar, sözler, sesim, kendi marifetimle elde etiğim şeyler değil. Bu bir lütuf, bir şans dünyaya böyle gelmiş, insanlara böyle ulaşıyor olmak. Bana verilen bu şansı çalışkanlıkla değerlendirdiğime inanıyorum. Onun içinde kendi marifetim olmayan malzemelerden dolayı böbürlenmek saçma gelmeye başladı. Hayatın içinde övünmek, şişinmek veya kendini bir şey zannetmek... Peşine düştüğüm en vazgeçilmez şey, bu dünyevi "ben" duygusundan sıyrılabilmek. Bunu yaşamımı tamamlamadan halletmek istiyorum.
Bu konuda hangi enstrümanlar yardımcı oluyor size?
İnsanlarla duygu ve düşüncelerin gerçekten üretilmesi. Ama bakıyorum çok zeki, çok bilgili insanlar bile birikimlerini masa başında bir saatlik bir zafer elde edebilmek için kullanıyorlar. Yani o masadan en etkileyici konuşmayı yapan birisi olarak kalkmak ve kendini istediği gibi sunmak. Yani iktidar mücadelesinin yapılmadığı çok az alan var hayatın içinde.
Ve siz artık masumiyete teslim olmak istiyorsunuz.
Samimiyetle tam hatırlayamıyorum, bir film yönetmeninin bir yazısını okumuştum. "Bize insanı hayvandan ayıran özelliğin düşüncesi olduğu öğretildi. Yanlış. Duygusu ayırıyor insanla hayvanı" diyor. Diyor ki, "Bazı insanlarda dünya tarafından üzeri örtülmüştür. Onu ortaya çıkarmak için çok derin kazılar yapmak gerekebilir. Bazı insanlarda doğuştan vardır gerek yoktur bu kazılara. Bazılarında ise hiç yoktur, hiç uğraşmayın." O içteki çocuk yere, saf yere, hiç durmadan kendini korumak, kendini sunmak üzere, kendi varlığından emin olmak üzere mücadele eden saf noktaya ulaşabildiği zaman insan teslim oluyor... Ben çok şey yaşadım, böyle kayalar gibi sert insanlarla olağanüstü, göz yaşartıcı, ağlaya zırlaya buluşmalar yaşadım hayatımda.
Derinlerde bir yerde, mutlak gerçeğin denizinde dinlenmek arzunuz var. Doğru mu?
Sonsuz, sonsuz... O kadar yeni düşünmeye başladım ki üzerinde... Gerçi düşünmeden, farkında olmadan öyle bir yolculuk yapmışım ki... Mutlak gerçeği arayanlardanım benim. Dünyanın bu kadar olmadığına, hiçbir şeyin bu kadar olmadığına inananlardanım ben. Ama çok bilgisizim. Nasıl ulaşacağım oraya, ben de çok iyi bilmiyorum. Ama mutlak gerçekte dinlenmek. Bu çok güzel bir cümle. Ben bunu bir daha düşüneyim. Zaten bunun peşindeyim. Bu kadar değil, hiçbir şey göründüğü kadar değil.
Demek ne yaşadığımız anların, ne de bulunduğumuz mekânların mutlak olduğunu anlayacak yoğunlukta yaşadınız. Demek bu kadar yoğun.
Gördüğünüz hiçbir şey yeteri kadar gerçek değil. Bu an, bu an değil. Bu örtü bu örtü değil. Bu eller benim değil. Bu bedeni giderek bu kadar sahiplenmemek yolunda ciddi ciddi düşünüyorum. Yani insan etine, kemiğine, tırnağına o kadar zaaf duyuyor ki. Sonra bakıyorum bu değil, şu kol, şu bilek, şu saç hayır bunlar değil. Ama ne olduğunu da bulmak için insanın kendi içinde çok ciddi bir yolculuk gerekiyor. Deliler gibi bunlarla ilgili kitaplar okuyorum.
Fark edilmeyi, sevilmeyi istiyordunuz, bunu elde edeli çok oldu. Şimdi başka arayışlar içinde olmanın bununla ilgisi var mı?
Fark edilmek uzun yıllarımı aldı üstelik. O dünyevi kimlik meselesi ne kadar önemli bir şeyse senelerini alıyor elinden. Şimdi ruhun cinsiyeti olmadığına inanıyorum. Şimdi yaşın hiç önemli olmadığını anlıyorum.
Birkaç sene öncesine kadar "Herkesin bir şekilde bu dünyada var olduğundan emin olmaya ihtiyacı var" diyordunuz. Bugün "Bu dünyaya ait olmamın mümkün olmadığını" anladığınızı görüyorum.
Yani tuhaf bir şekilde sonluluğa mücadele olarak herhalde, insanın kendi gözünün önündeki dünya en temel gerçek gibi görünüyor. Orada kendini var edip karşısındaki insanlardan onay alıncaya kadar çok zaman kaybediyor. Asıl gerçeğin o olmadığını fark etmesi için insanın o doyuma ihtiyacı var. O alkışa, "Tamam sen buradasın. Seni kabul ettik" denmesine ihtiyacı var. Ben şimdi geldiğim noktada ölümün de mutlak son olmadığına inanıyorum artık.
Yarın: Ölümü öncedenhissetmek...