[Sezen Aksu 3] - Mutlak bilgiye sonuçta tanrıya ulaşmak için çabalamak
Nuriye Akman
Sabah Gazetesi
‘İnancımı hiç yitirmedim'
Doğum kadar ölüm de can verir
Bazen şarkıların en güzel yeri solistin sustuğu anlardır. "Es"tir, notaların şımarmasını önleyen. Bizim söyleşimizde de susmayı yazmaya tercih ettiğimiz anlar oldu. O anların sözlerini Sezen Aksu'nun anılar kitabına bıraktık. Kalpleri yalnızca pompa görevi yapanlara malzeme vermek istemedik. Didiklenmeyen bir şeyler kalsın geride istedik... Ve biz "tesadüf" kelimesini sözlüklerimizden sildik. Çünkü biz
"Başlangıçlar kadar,
Bitişler de güzeldir
Sadece doğuşlar değil
Batışlar da can verir" diyenlerdendik.
Sizin artık şarkılarda yaşamaya devam etme avuntunuz yok sanırım.
Yok. Sadece şarkılarla olmayacağını biliyorum artık. Bir de tabii beynin çok sınırlı olması, kapasitenin çok altında, çok dar bir bölümünü kullanması var. O yüzden de meditasyon o kapıları açmakta, algılamayı çoğaltmakta çok katkıları olan bir şey ama başarılı değilim henüz meditasyonda.
İngiltere'de ölümcül bir ameliyat geçirmiştiniz. O anki duygularınızı anlatırken "Ben bu şarkıları nereye götüreceğim", dediğiniz yazılmıştı. Bu sözleriniz için ne kadar işkolik bir kadın olduğunuz gibi bir yorumla sunuldu. Ben ise bu "Şarkıları nereye götüreceğim" cümlesinin başka bir anlamı olmalı diye düşündüm. Doğru mu?
O anda da başka bir anlamı vardı. Yani hangi araçları kullanarak devamlılığımı sağlayacağımı bilmediğim için, beden ne oluyor, ruh ne oluyor, bu enerji nereye gidiyor, o bilgileri bilmediğim için, daha kafamın içinde bir sürü proje var, şarkılar, sözler uçuşuyor. Onları ne şekilde ulaştıracağımı bilemediğimi ifade etmek istedim. Çünkü onları vermek istiyorum, dağıtmak istiyorum. Bilemiyor ki insan. Ölürsem nasıl yapacağım? Bunun mutlaka bir yöntemi var ama.
Uzay'a dönelim mi? Ölümüyle sizin için hangi gizler çözüldü?
Yani tam çözülmedi ama çözülebileceğini düşünüyorum. En azından o mutlak bilgiye ulaşmak için çabalamak, oraya yaklaşmak bile, insanın dünyadaki nefes alıp verişini kolaylaştırır diye düşünüyorum. Çünkü bu sonluluk, bu kadar bilgiyle yetinip bu kadarını algılamaya devam etmek, katlanılır bir şey değil. Kendi sonluluğuna reaksiyonun dışında, insanın bir daha hiç görüşmemek üzere o kadar paylaşımda bulunduğu kişilerden ayrılması sonsuz bir acı. Bu bilginin peşine düşmek gerek. Zaten mutlak bilgi dediğimiz şeyin ucu neticede Tanrı'ya dayanıyor. Ben oldum olası Allah'a hep inandım. Yani hiçbir şey, o üniversite çağlarında okuduğumuz kitaplar, evrim teorileri, ideolojik kitaplar, maddeyi açıklayan, maddeyle açıklayan hiçbiri, çok ikna edici insanlar, çok ikna edici yazılar bilimsel gibi görünen, onların hiçbiri bunu yok edemedi. Herkesin kendi özel ilişkisi içinde yine kendi deneyimleri var. Onları yok etmek mümkün değil ki. Ancak onları tamamen yok etmek lazım bunun aksine inanabilmek için. Herkesin kendi deneyimleri aslolan. Benim çocukluğumdan beri bir ilişkim var.
Allah'la mı?
Evet. Bunlar çok özel şeyler. Dediğim gibi hiçbir şey, hiçbir kitap, hiçbir öneri değiştiremedi bunu, yok edemedi. Daha kuvvetli bir şey vardı çünkü benim içimde. Bütün o bilgilerden daha kuvvetli bir his.
Bu his sizi sakinleştiriyor mu?
Çok sıkıntılı olduğum, sıkıştığım anlarda o akışa kendimi kaptırıyorum. Ama birdenbire bunu hatırlayınca meselelere bakışım, o taşkın halimden sıyrılıp daha başka bir boyuta sıçrıyor. Sakinleşiyorum.
Önceki röportajlarınızdan birinde "Ruhumu eğitiyorum" diye bir cümlenizi hatırlıyorum. Rekabet duygusunu yenmek de var mı bu eğitim içinde?
Evet, ruhumu eğitiyorum. Özellikle insan ilişkilerindeki o çok belirleyici hırsları yatıştırmak, terbiye etmek yolunda oluyor bu. Herkes benim rakibim aslında. Ama zaman içinde bunları yatıştıramazsam ve başka bir pencereden bakmazsam olmayacak. Mesela diyorlar ki "Nasıl veriyorsun şarkılarını?" Benim böyle bir noktaya gelmem hiç kolay olmadı, ama şimdi seve seve veriyorum şarkılarımı.
Geçenlerde sizinle ilgili bir yazı vardı. İşini en iyi yapan "Top 10" arasındasınız. Ve yazı şöyle bitiyor, "İnşallah erecek yakında." Doğru mu?
Sertablarda aynı şeyi söylüyorlar, vallahi bilmiyorum ama tabii kolay bir şey değil.
Çok zor bir yola düşmüşsünüz.
Çok zor. Ama onun bir kere tadını keşfedince de resmen temizlendiğini falan hissediyor insan; başka birinin şarkı söylemesinden zevk alma hakkını elde ediyor. Daha önceden "Ah ne güzel onun şarkısı. Benden daha çok satacak. Şimdi ben ne yapacağım. Daha kuvvetlisini yapmalıyım" derdim. Bütün bunlardan sıyrılınca müthiş bir huzur oluyor. Mesela gençlik zamanlarımda Nükhet Duru'nun bir kaseti çıkmıştı. Deli oldum, yani o kadar güzel söylüyor, o kadar güzel ki. Baktım şarkıları Nükhet gibi söylemeye başladım, stilim değişti.
Hangi şarkı olduğunu hatırlıyor musunuz?
Söyleyeyim. "Gün olur da bir gün bu evden çıkıp gidersen beni benimle bırak." Tarzım falan değişti, duruşuna muruşuna kadar her şeyine bayılıyorum. Fakat bir yandan da bir şey var içimde, "Nereden çıktı bu kadın şimdi?"
Çok tatlı.
Evet. Yani ne güzel yoktu. Sonra öyle güzel bir dostluk gelişti ki nükhet'le aramızda. Sonra birdenbire bütün bunlardan sıyrılınca, her yeni şarkı bir pencere, yeni bir serüven oldu. Alıp böyle bir yerden bir yere sürüklüyor. Öbür türlü sadece "Ben şimdi ne şarkı yapacağım" diye yaşıyorum. Korkunç bir şey. Mesela dün gece burada Sertab bir şarkı mırıldanıyor. Allah'ım şükürler olsun diyorum böyle bir şeyi kazanabildim ben. Onun sesinin bütün en ince lezzetlerine varabiliyorum, hissedebiliyorum, tadını çıkartabiliyorum. Bir insanın o kadar saf mutluluğu, huzuru yakaladığı anlar çok nadirdir. Ve çok bol şimdi öyle zamanlar.
"Annem babam hiç dokunmadı bana küçükken. Benim oğlumu sevdiğim gibi beni seven hiç olmadı. Ailem sevgisini uzaktan gösterdi" demiştiniz bir söyleşide. Ama şarkılarınızın dokunmadığı kimse kalmadı. Almadığınız bir şeyi nasıl verebiliyorsunuz?
Yeteri kadar ifade edememişim herhalde. Ten teması olmadı. O güveni, o saygıyı sonsuz bir güçle hissettik. Kardeşim de bende. Sevgilerini belli etme yöntemleri farklıydı. Şimdi daha iyi anlıyorum, her gün dua ediyorum çok uzun seneler yaşasınlar. Onlara çok ihtiyacım var bu dünyada. Bana katıksız, saf, beklentisiz sevgiyi çok iyi öğreten iki insan benim annem babam. O beklentisizlik hakiki kılıyor sevgiyi. Kadın-erkek, arkadaşlık, anneyle çocuk, babayla çocuk ilişkisinde de o beklentisizliği yakaladın zaman her şey değişiyor. O zaman teslim de oluyor insanlar. Yani kendini sonuna kadar savunan... Ben çok yaşadım bunu. O anda bir çocuk olduğunu görüyorum insanların. En böyle erişilmez, ulaşılmaz insanların, sıcacık bir gülüp, elimi uzattığımda nasıl çözülüverdiklerine, bütün kapıların nasıl açıldığına kaç kere tanık oldum. Çocuk haline geliyorlar, bütün o silahlarını, zırhlarını elbiselerini üzerlerinden atıp. Kardeşim Nihat müthiş bir oğlandır. Çok zeki, acayip bir IQ'su olan, çok hoş bir çocuk.
Dindar insanlar mı aileniz?
Dindar insanlar evet. Babam son derece aydın, müthiş Atatürkçü, ama son derece de dindar. Kendimi çok emniyette hissediyorum onların dualarıyla.
Kokain kullandığınız doğru mu?
Katiyen kullanmıyorum. Benim gibi insanları mahveder kokain. Bu dedikodu neden bu kadar yaygın bir hale geldi ben de bilmiyorum. Ben kasıtlı olarak insanlar böyle şeyler çıkarıyorlar diye düşünmekten de hoşlanmam. Mesela geçen seneye kadar çok gergindim ve çok içki içtiğim bir dönem var. Şekerden dolayı da kesmek mecburiyetinde kaldım. Ama ne bir uyuşturucu, ne bir kokain, ne şu ne bu.
Bir de Aacayipsin'i kendi bedeninize bakarak yazdığınız dedikodusu var.
Bazen insanın kalbi kırılıyor. Ama şuna inanmak istiyorum, bunu okuyan kimse yirmi yıllık bir ilişkiden sonra bunan inanmaz. Bu ne biçim bir laftır ki. Çok seviyesiz bir şey. Olur mu yani kendi bedenime bakıp (kahkahalar) "Oynama şıkıdım şıkıdım" demek çok bayağı bir şey.
Peki, bu lafları nasıl yakaladınız, nasıl oluştu bu şarkı?
Bir gece buraya geldiler, Sertab, Levent, Tarkan. Tarkan'ın yeni kasetini dinlemek üzere. Çok anlatıyorlar, "Çok ciddi çalışıyor Tarkan, farklı bir yere doğru gidiyor" diye. Zaten ilk kasetini büyük sıkıntılarla yapmış, istediği gibi de yapamamış. Ben de dinledim, dedim ki çok güzel, performansı çok güzel. Bir değişim var ve o çabayı hissediyor insan. Belli ki çok emek vermişler. Sohbete başladık. "Bir tane çok hareketli, kolay takılan, lokomotif bir şarkı olsa. Çıkmadı" dedi. Sohbet ederken ederken sabah dört buçuk gibi bu şarkı bitti. Aldı şarkıyı gitti Tarkan.
İnanmıyorum!
Tabii. Tamamen Tarkan'ın motive etmesiyle beni. Ben çünkü çok heyecanlıyımdır, orasını öyle mi yapalım, öyle mi melodi yazalım falan. Levent gitar çalıyordu. Sertab bir şeyler söylüyordu. Sonunda "Buldum çocuklar" dedim.
Şarkının sözleri cinsel çağrışımlara açık...
Hiç de karşı değilim böyle bir çağrışıma. Yani insanların yaşadığı sahici olan her şeyin ifade edilebilirliğine inanıyorum. Yani genç kızlarla delikanlılar arasındaki, o çağdaki hele... İşte erkekler laf atar, kızlar biraz sinirlenir ama onun dışında gizli bir hoşluk, bir elektriklenme ancak o yaşlarda oluyor. Kendi gençliğimde de yaşadığım şeyler.
Bu şarkıyı kullanmak isteyen ANAP'a "Şarkımla politika yaptırmam" dediniz. Niye daha önce "Hadi Bakalım" la yaptınız?
Ben sadece seslendirdim Hadi Bakalım'ı. Bestecisi Onno Tunç. Sözleri de benim değil. Hatta ben yazılı açıklamada da bulundum gazetelere o zaman benle ilgisi olmadığına dair. Çünkü yıkıldı telefonlar "Sizden bunu hiç beklemezdik Sezen Hanım" diye.
Nasıl da atlamışım.
Çok da karşı çıktım kullanılmasına. Bir politik düşünceye direk ya da endirekt angaje olmak için, onunla dört dörtlük uzlaşmak lazım. Ama böyle bir durum yokken çok başka duygularla bestelenmiş bir şey ve ben inanıyorum ki onların amacında da uygun olmayacak. İçindeki asıl duyguyu, genç kızlarla delikanlılar arasındaki cilveleşmenin tadını taşıyacak. Ne kadar üstüne başka laf yazarlarsa yazsınlar dipteki duyguyu değiştirmeleri mümkün değil. Onların yerinde olsam gider yeni beste yaptırırım, kendileri de yapabilirler. İçlerinden birisi söz yazmış, beste de yapabilir. (Kahkahalar)
Karşı çıkmanızın, şarkının Başbakan Tansu Çiller'e karşı kullanılacağıyla ilgisi var mı?
Yok. DYP de şarkıyı almak için kolları sıvadı gibi bir takım laflar geldi, bilmiyorum doğruluk derecesini. Şarkılar insanları birleştiren şeyler. Böyle bir amaçla benim onay vermem mümkün değil. Kavgalara, gürültülere, didişmelere araç olsun istemem.
Peki, bir şarkının oluşum anını anlatmak ister misin?
İlk önce herhalde kaydetmekle başlıyor. Depo doluyor, doluyor, bir gün geliyor aklıma gelmeyen kelimeler, kavramlar imajlar birdenbire dökülüyor.
Bir defa mı çıkar?
Neredeyse bir defada. Teknik sonra devreye girer. Önce su gibi akıp geliyor her şey. Tak tak tak yetişemiyorum bile hızına. Bir abuk sabuk defterim var mesela yazılar gözükmüyor. Bunları sonradan sökmek için uğraşıyorum sanki ben yazmıyormuşum gibi.
Başkası yazdırıyormuş gibi mi?
Evet, çok ilginç anlar bunlar benim için.
Ama çok da yıpratıcı haller herhalde.
Medyumlar ayılıp bayılıyorlar böyle transa geçtikten sonra fenalık geçiriyorlar. Ben her şarkıdan sonra o kadar büyük bir yorgunluk yaşıyorum. Ama dehşet de zevk. O kadar büyük bir zevk ki sadece bunla yaşar gibi bir hale geldim ben. Kendime ait hiçbir şey yok neredeyse. Dedim ki Ahmet'e "Çin, Hindistan, Mayorka, Tahiti... Buralar beni bekliyorlar. Ben hiçbir yere gidemiyorum. Ömrüm şarkı yazmazla geçiyor" dedim. Sonra bir kelime üzerine en mükemmelini buluncaya kadar neler çekiyorum. Dua'yı yazarken mesela "Harı" kelimesini buluncaya kadar öldük. Bu kelime bir arkadaşımdan çıktı. Öyle arkadaşlarımın katkısı olduğu çok şeyler var.
Birlikte olduğunuz arkadaşlarınız da benzer deneyimlerden geçiyor mu?
Artık öyle bir hale geldi ki burada birbirinden vazgeçemeyen insanlar grubu oluştu. Durmadan bunlar konuşuluyor. Sertab mesela çok hırslı, kaprisli diye bilinirken o da kendi içinde bir yolculuğa çıktı ve öyle bir değişim geçirdi ki kendini sevip beğenmeye başladı. Kendini sevip beğendikçe daha şimdi mesela Müjdat Gezen'in okulunda hocalık yapıyor hiçbir maddi karşılığı olmadan, o işlerin en yoğun zamanında, tantanasında bile, yer gök "Sertab Sertab" diye yıkılırken, o okula gidiyor. O çocuklar ona müthiş bir sevgiyle bağlılar. Levent orada öğretmenlik yapıyor. Birisi bir kaset çalışması mı yapıyor, bir bakıyorum stüdyo stüdyo dolaşıyor bunlar. Birine ut çalıyorlar, ötekine gidip vokal yapıyorlar. Yani o paylaşımdan giderek dünyasallıktan uzaklaşıp, arınıyorlar. Gittikçe güzelleşiyorlar. Olağanüstü huzurlu insanlar haline geliyorlar. Bu pazar içinde, böyle bir alışveriş, böyle bir amaç peşine düşen çok az insan var, onlardan birileri. Pırıl pırıl, tertemiz, gönlünü, yüreğini açabileceğin, güvenebileceğin, böyle bakarken içinin titrediği çocuklar. Öyle bir noktaya geldi ki mesela bir şarkı yapıyorum ben. Kendi Avrupa'da çıkacak olan plağım için düşündüm fakat bir tane Sertab'a da sağlam bir şey arıyoruz, "Al bunu. Benimki oluncaya kadar Allah yardım eder, bir tane daha çıkar" dedim. "Yok" dedi. "Bunu alamayacağım. O kadar güzel ki alamam." Bu hale geldi işte. "Al bu parçayı" diyorum "Yok alamayacağım, çok güzel, senin söylemen lazım bunu" diyor. Böyle bir hale geldi ilişkiler.
Çok güzel.
Evet, çok güzel.
Uç serçe uç saf gerçeğe
Uç serçe uç. Şarkın duan olsun.
Uç ki, saf gerçeğe teslim olanlara karışasın.
Gömen kuşların ekip başı gibi uç.
Uç ki herkes kendi tarihinin yazarı olsun.
Uç ki,
"Neden insan sayısınca parmak izi var
Neden benzemez kar taneleri birbirine
Neden bir baharda ölür
Bir baharda dirilir ağaçlar
Neden titreyince bir kelebek
Taşar okyanuslar?"
Soruları cevabını bulsun.
BİTTİ