Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Mesut Yılmaz 1] - ‘Semra Hanım'ı desteklemedim'

Nuriye Akman
Sabah Gazetesi

Yılmaz'ın renkleri!
Bu söyleşi. Anavatan Partisi (ANAP) Genel Başkanı Mesut Yılmaz'la yapılan üç saatlik bir görüşmenin özetidir. Yılmaz'ın hem insan, hem de siyasi olarak portresini oluşturan ana renkleri yakalamaya çalıştım. Renkleri tüm tonlarıyla veremeyeceğimi biliyorum. Çünkü zor bir insandı. Ama bana beklemediğim ölçüde yardımcı olduğunu itiraf etmeliyim. Sanırım tonları değilse bile ana renkleri yakalayabildik. Renkler, onu gören gözlere göre değiştiğine göre, yorumu okurlara bırakmak gerektiğine inanıyorum. İşte size küçük ipuçları... Politik amaçlı olmayan tek faaliyeti Galatasaray'ın maçlarına gitmek. Bir filmi sinema salonunda izlemeyeli yıllar olduğunu gizlemiyor. Sergi geziyor ama açılışına davetli olduğu için. Eşine hiç çiçek almadı. Ama almış gibi oluyor. Çünkü sekreteri yoluyor onun adına. O kadar "kendi gibi" ki "Berna o çiçekler benim talimatımla mı benden habersiz mi geliyor, pek ayıramaz" diyebiliyor. Gözlük camları dört buçuk numara. Gözlüksüz uzağı da yakını da iyi göremiyor. Bunun politikada dezavantaj olup olmadığı sorusuna "Politikada hem uzağı hem yakını gösteren bir gözlük olsaydı, ilk müşterisi ben olurdum" diye cevaplıyor. Lense karşı çekingen. Çünkü gözlük imajının bir parçası; değişim ise korkusu! Mesut Yılmaz, ilk kez Özallarla "açık ve seçik" olarak hesaplaşıyor. Tetikçi Davut'un kurşununun bu hesaplaşmadaki payını bilemeyiz. Ama Mesut Yılmaz, başbakanlığının son aylarında, Emlakbank'taki uygulamaların firmalara sağladığı haksız menfaatin 75 milyar lirayı bulduğu ve 50 milyar liralık yeni bir menfaat paketinin hazırlanmakta olduğu iddialarını, 3.9.1991 tarih ve M: 253 sayıyla Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun soruşturmasına havale ediyor. 1,5 ay sonra başbakanlığı Süleyman Demirel'e devreden Yılmaz, bu soruşturmanın üç yıldır hasıraltı edilmesinden bugün Demirel'i ve Çiller'i sorumlu tutuyor. Hatta suçluyor. "Asıl hesap soracak benim" diyor.

ANAP Genel Başkanlığı'nı kazanmanız açısından Semra, Ahmet, Zeynep ve Efe Özal'a karşı bir vefa borcunuz var mı?

Sayın Semra Özal'ın İstanbul İl Başkanlığı'na aday olması aslında daha büyük bir senaryonun parçasıydı. Asal hedef Sayın Semra Özal'ın genel başkan olmasıydı. Bu iddianın sahibi de bu konuyu bana en ufak bir şüphesi olmadığını ilave ederek söyleyen Sayın Hüsnü Doğan. Doğan'ın Semra Özal'a karşı çıkmasının asıl nedeni de bu.

İyi ama siz de Semra Hanım'ı il başkanlığına taşıyanlardan biri olarak biliniyorsunuz.

İl başkanlığıyla ilgili benim hiçbir faaliyetim olmadı, ben hiç kimseye "Semra Hanım'ı destekleyin ve il başkanı seçin" demedim.

Ama siz o sırada Marmara Oteli'nin servis asansörlerinden gizlice Semra Hanım'ın odasına çıkıyor ve delegeleri ikna ediyordunuz. Öyle değil mi?

Benim Semra Özal'a herhangi bir desteğim olmadı. Ne kongreye katıldım ne de kongre delegelerine "Semra Özal'ı seçin" dedim. Ama şu doğru; İstanbul'da, genel başkan olmam gerektiğini savunan bana yakın olan delegeler, benim genel başkanlığımı kolaylaştıracağını düşünerek hepsi Semra Hanım'a oy verdiler. Ama benim talimatımla değil.

Peki, neden böyle düşündüler? Gizli bir pazarlık mı vardı yoksa?

Yok, gizli pazarlık falan yok. Onların düşüncesine göre partiye hakım olan bir grup var. O grubu dengelemenin tek yolu İstanbul'da il başkanının Semra Hanım olması. Daha doğrusu Semra Hanım'ın il başkanı olmasından daha önemli olan, o grubun parti içerisindeki gücünün azaltılması. Semra Hanım'ın il başkanlığı ona yarıyor. Yoksa Semra Hanım'ın il başkanı olması doğrudan doğruya bizim genel başkanlığımızı sağlayacak bir şey değil.

Birbirimize imada bulunmadık

Öyleyse niye görüştünüz Semra Hanım'la?

Bir gün İstanbul'dayım, bir telefon geldi... Zannediyorum Fevzi İşbaşaran. O tarihte özel kalem müdürü. Dedi ki "Semra Hanım bu akşam sizinle görüşmek istiyor ama bu görüşmenin gizli olmasını istiyor. Aşağıda garajdan çıkan bir asansör var. Onunla çıkarsanız ben sizi asansörün kapışında alacağım, götüreceğim." Ben de o asansörle çıktım. Fevzi geldi beni aldı. Semra Hanım'la baş başa görüştük. Semra Hanım bana kongreyle ilgili en ufak bir imada dahi bulunmadı. Yani o gün il kongresi söz konusu. Ama kendisi il başkanı olursa bana genel başkanlıkta destek olacağına dair en ufak bir imada bulunmadı.

Ya niye çağırmış?

Bana sadece dedi ki "Senin il kongresiyle ilgili herhangi bir tavsiyen var mı?" Ben de kendisine "Birleştirici bir liste yaparsanız parti bakımından daha iyi olur. Eğer bir hizip listesi yaparsanız parti açısından doğru olmaz" dedim.

Bu kadar mı? Bu görüşme tekrarlanmadı mı?

Hayır. Kendisi il başkanı seçildi. Nasıl seçildiğini biliyorsunuz, hadiseli oldu. Bizim arkadaşlar, beni destekleyen Mustafa Taşar gitti kendisine yardımcı oldu, filan falan... Kendisi il başkanı seçildikten sonra benimle hiçbir görüşme yapmadı. O tarihten sonra kendisiyle büyük kongreye kadar hiçbir görüşmem olmadı. Bazı diğer il başkanlarını İstanbul'a davet etmiş. Onlara beni desteklemeleri gerektiğini söylemiş. Turgut Bey'le onları görüştürmüş...

Siz kendisine açıkça destek vermediyseniz o niye sizi destekledi?

Biliyorsunuz il kongresi sırasında kendisine birtakım arkadaşlar karşı çıktılar. Mesela Hüsnü Doğan o yüzden bakanlıktan azledildi. Yusuf Özal dâhil birçok arkadaş Semra Özal'ın il başkanlığına karşı çıktılar. Bunlara karşı da Turgut Bey kendilerini cahiliye artığı olarak suçladı. Bütün bunlar Hüsnü Doğan'ın değerlendirmesi. Yani Hüsnü Doğan diyor ki "Bizim o karşı çıkmamız olmasaydı Semra Hanım bugün genel başkandı." Bunu benim genel yardımcı olduğu zaman söylüyor. 92'de...

Semra Hanım güdümlü başbakan...

Bu senaryo gerçekleşseydi, Semra Hanım'ın ANAP Genel Başkanı olması, otomatikman başbakan olması demekti. Sizce Semra Hanım nasıl bir başbakan olurdu?

Semra Hanım, diğer bütün hususlar bir yana bırakılsa bile güdümlü bir başbakan olurdu.

Yani sizden daha mı kötü bir başbakan olurdu?

Bu, nereden baktığınıza bağlı. Meseleye rahmetli Özal'ın penceresinden bakarsanız daha iyi olurdu.

Bu durumda kendinizi bu senaryoyu bozan kişi olarak mı görüyorsunuz?

Olabilir ama ben senaryoyu bozma kastıyla hakaret etmedim. Hatta bazı senaryoları iş işten geçtikten sonra öğrendim. İşte bu noktada işin içine kader giriyor.

Turgut Bey Akbulut'u destekliyordu

Turgut Bey'in, partisinin başında görmek istediği kişi gerçekten eşi miydi?

Turgut bey'in, Semra Hanım'a karşı çıkan arkadaşlarına olan tepkisine bakarsak, bunun gerçek olabileceğini düşünüyorum. Hüsnü Doğan, il başkanlığıiçin bile bu kadar tepki çeken Semra Hanım'ın genel başkanlığı halinde partinin dağılacağını düşünüyordu. Bu plandan vazgeçilince ortada kendi çabasıyla genel başkanlığa soyunan ben varım. Bir de genel başkanlığını devam ettirmek arzusunda olan Yıldırım Bey (Akbulut) vardı. Turgut Bey ikimizin de arasında uzun süre bocaladı. Hatta şuanda milletvekili olan bir arkadaşımızın bana söylediğine göre, kongreden önceki akşam kendisinin yanından en son çıkan kendisiydi. Kendisinin kulağına Yıldırım Bey'i desteklemesini söylüyordu. Turgut Bey hiçbir görüşmemizde kongrede bana destek vereceğini söylemedi.

Semra Hanım niye destekledi sizi?

Semra Hanım'ın beni desteklemesinin, bana olan sempatisinden ziyade kendisine karşı çıkan arkadaşlarımıza olan tepkisinden kaynaklandığına inanıyorum.

Siz de bunu kullandınız mı?

Dediğim gibi Semra Hanım'la kongre gününe kadar, Marmara Oteli'ndeki o görüşmemizden -ki 15-20 dakikalık bir görüşmedir- benim seçildiğim kongreye kadar hiç ikili görüşmemiz olmadı. Onun dışında Turgut Bey'in bulunduğu bir-iki toplantıda bir araya geldik. Turgut Bey'le konuştuk, kendisi hiç lafa karışmadı. Büyük kongreden bir gün önce Ankara Oteli'nde kendisi bir toplantı yapmış delegelerle. Telefon ettiler, "Semra Hanım sizin de katılmanızı rica ediyor" dediler. Ben adayım, gittim Semra Hanım'ın yanında beş dakika oturdum, bir çay içtim ayrıldım. Ama bir tek defa dahi ne il kongresi için, il kongresinde seçilebilmek için Semra Hanım benden destek istemiştir, ne büyük bir kongrede genel başkanlığa seçilmek için ben Semra Hanım'dan destek istemişimdir.

Dolayısıyla "ne benim onlara, ne de onların bana bir vefa borcu var" diyorsunuz, öyle mi?

Yani böyle bir talep söz konusu olmadığı için böyle bir vefa borcunun da olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Peki, ama niye kongrede başkan seçildiğiniz an gidip Semra Hanım'ı öperek teşekkür ettiniz?

Seçildikten sonra teşekkür konuşması yaptım, başta partinin kurucusu olarak Özal'a teşekkür ettim. Kongre kapandıktan sonra çıkarken Semra Hanım da o sırada tribünden inmiş koridorda yürüyordu. Karşılaştık, kendisi beni kutladı.

Semra Hanım çağrıya uymadı

Aynı akşam sizi ve eşinizi kabul için çağırmamış mıydı?

Öyle bir şey söz konusu değil. Seçildiğimiz akşam ben hiç Berna'yı falan görmedim. Seçildikten sonra doğruca il başkanlarını genel merkeze çağırdım. Semra Hanım il başkanı olduğu halde gelmedi. Genel Merkez'de il başkanlarına ertesi gün yapacağım Merkez Karar listesiyle ilgili kimleri istersiniz diye sordum. Ondan sonra Turgut Bey beni çağırdı. Turgut Bey'e çıktım. O sırada Semra Hanım oradaydı. Daha sonra sabaha karşı saat 3'te Ekrem Pakdemirli'nin evinde iki-üç arkadaşla beraber buluştuk, il başkanlarının anket sonuçlarına göre merkez karar listesini yaptık.

Yarın: Emlakbank olayı

Yılmaz'la çok özel!

Bir akrep burcu olarak kinci, merhametsiz ve şüpheci misiniz?

Çin falına göre de domuz oluyorum. Kinci değilim ama unutmaz olduğum doğrudur.

Bu da zaten kindarlığın altyapısını oluşturur.

Doğru da... Üst yapısında kinci olduğum söylenemez. Ben hedefime kitlendiğim zaman bir Patriot füzesi gibi sadece o hedefe gitmeyi düşünüyorum.

Bir Patriot füzesi olarak en son hangi hedefi vurdunuz?

Mesela rahmetli Özal'ın Cumhurbaşkanı olmasından sonra genel başkanlığa aday olmayı düşündüm. Gayet zor koşullarda akıllı bir strateji izledim ve sonunda hedefe ulaştım.

En büyük zaafınız "mükemmelci"olmak galiba?

Evet, ama bana zarar vermesi açısından. Bu, toplum açısından olumlu bir şeydir. Hedefe ulaşana kadar aşır ızdırap çekersiniz. Ulaştığınızda da yüzde yüz verim olamayacağı için, ulaştığınız yüzde 99'u unutur, sağlayamadığınız yüzde 1'e kafayı takarsınız.

Dolayısıyla muhalefet döneminizde çok ızdırap çekiyor olmalısınız.

Bu ızdırabı çekmede yalnız değilim. Bunu 60 milyon insan çekiyor.

Bu tevazua kaç kişi şapka çıkarır bilemem ama sizde kendini koruma duygusu had safhada. Hata yapmaktan neden bu kadar korkuyorsunuz?

Eğer yapacağım hata sadece bana zarar verecekse daha cesurum. Ama benim hatamdan dolayı başkaları zarar görecekse, bir adım atmadan iki adım düşünüyorum.

İki adım düşünseniz iyi, bence 10 adım düşünüyorsunuz. Bana üç yıl önce "kendi sözlerimin esiri olmak istemiyorum" demiştiniz. Kendinizden niye bu kadar korkuyorsunuz?

İnsan söylemediği sözlerin hâkimi, söylediği sözlerin esiridir. Yani bir anlık tatmin duygusu için esir olacağım sözler etmekten korkuyorum.

Ama bu, aynı zamanda güvensiz bir kişilik portresi de sunuyor.

Akrep misin?

Boğayım. Ama "mükemmelcilik" maalesef bende de var.

O zaman domuzsun.

Belki! Siz niye bu kadar güvensizsiniz?

Güvensiz değilim. Doğrusu şu. Karşılaştığım olayı, karşımdaki kişiyi her zaman aşırı ciddiye alırım. Mesela sizi çok ciddiye aldım.

Ben ciddiye alınmaya değer biri değil miyim ki?

Ama istisna değilsiniz. Bu, kendime olan güvensizliğimden değil, olayı ciddiye almamdan kaynaklanıyor.

Bir de akrebin gururu kendini sokacak kadar güçlüdür. Böyle bir an yaşadınız mı?

Bu tarif bana uyar ama somut bir olay hatırlamıyorum. Çok gururlu olduğum doğrudur. Rahmetli Turgut Bey'in çok yadırgadığı bir şeydi bu. Gururuma aşırı düşkünüm.

Üstelik en sevdiğiniz yazar Kafka. Neden?

Yaşamın dıştan göründüğü gibi basit olmadığını, yaşamın gizemini gösterdiği için.

Yaşamın gizemini yakalayabildiniz mi?

Yaşamın en önemli özelliği, gizemin hiç yakalanamamasıdır. Yakalandığı zaman hayatın anlamı kalmaz.

Ama olur mu!.. Hayatın anlamını yakalayamadıysanız, politika yapmanız kendinize haksızlık olmuyor mu?

Politikanın diğer bütün uğraşlara iki üstünlüğü var. Birincisi yardım etme, eser yaratma duygusu, ikincisi de yaşamın gizemini aramaya zaman bırakmaması. 24 saatini dolduran bir uğraş olduğu için, siyasette insanın mutlu olması da mutsuz olması da fevkalade düşük olasılıktadır.

İyi ama biraz önce yaşamın gizemini yakalamayı kutsuyordunuz. Şimdi ise ondan uzaklaşmayı...

Hayır. Ben bunu yapan Kafka'yı kutsuyorum. Ben siyasete girdiğim zaman Kafka'nın bütün kitaplarını okumuştum. 8 senedir elime almaya fırsatım olmadı.

Öte yandan en çok etkilendiğiniz kitap kahramanı Faust. Ruhunuzu şeytana satmaktan korktunuz mu hiç?

Çok yoruyorsun beni!.. Bir zamanlar içimde böyle bir şeyler yaşadım. Şimdi bu korkuları geride bıraktım.

Yapamayacağınız şeyleri vaat etmemekle övünürsünüz. Bunda Faust'un etkisi var mı?

Bu tespitine katılıyorum.

İyi de bu, umut kısırı olma tehlikesi de taşıyor. Nasıl korunuyorsunuz?

Korunduğum söylenemez. Neticede muhalefetteyim görüyorsunuz. (Kahkahalar)

Abant toplantılarının kapanış konuşmasında enflasyonu ilk 6 ayda yüzde 25'lere, ikinci yılda yüzde 20'lere indireceğinizi söylemeniz, kendinizi umut kısırı olmaktan kurtarma çabası mıydı?

O bizim uzman arkadaşlarımızın önerdikleri bir ifadeydi. Ben bunu 6 ay gibi bir hedef koymadan 2 yılda yüzde 20'lere indireceğimiz şeklinde değiştirdim ve öyle deklere ettim.

Ama bu, basına dağıtılan metinde var. Sanırım, basın toplantısında da bunu fark eden bir gazeteci size 6 ayda nasıl yüzde 25'e inecek diye sordu.

Hayır, basına dağıtılan metinde değil, komisyonlardan gelen ana metinde vardı. Arkadaşlarımız bunda ısrar ettiler ama ben bu hedefi Demirel'in 500 günde yüzde 10'luk enflasyon hedefi gibi gördüm. Bunun olabilirliğine inanmadığım, bu taahhüdün güvenilirliğimizi etkileyeceğinden endişe ettiğim için onu kullanmadım.

Yarın: Pokersever Yılmaz

1994 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player