Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Mümtaz Soysal] - ‘Zaman doğruluğumu ispatlıyor'

Nuriye Akman
Sabah Gazetesi

İmtiyazlı ve seçkin

Bir gece yarısı Dışişleri Konutu... Bakan Soysal yorgunluğunu saklamasa da gülümsemeyi esirgemeyen bir yüzle bizi kabul ediyor. Niyetimiz diplomasiden çok O'nu konuşmak. Ama ne zor bir işe kalkıştığımızı teybi açtığımız zaman fark ediyoruz. O bizim sorularımızı beğenmiyor. Biz onun cevaplarından tatmin olmuyoruz. Zaman akıyor... Karşılıklı iyi niyet çabalarımız sonuç vermiyor. Bizim soru sormayı öğrendiğimiz, hocanın da cevap vermeye istekli olacağı başka bir zaman söyleşiyi tekrarlama umuduyla köşkten ayrılıyoruz. Hocanın adı Mümtaz; sözlüklere göre "imtiyazlı ve seçkin" demek. Ama o ikisinin de kendisini yansıtmadığını söylüyor. Mesela memur olmadığına göre, sarı basın kartı alması imtiyaz sayılamaz. Ya seçkinlik? Madem o bir "Jakoben", soru hak: "Halka rağmen halk adına hareket edecek kadar radikal bir seçkin azınlığın devrimcisi mi?" Cevap hakkı kutsal: "Halk aldatılmışsa, bir şeyleri değiştirme gücünüzü ‘halka rağmen' de kullanabilirsiniz. Zaten bu tür kararlar her zaman seçkin bir azınlık tarafından alınır." Peki Saddam bir jakoben mi? Emin değil. Öyle niye kolluyor: "Müttefiklerimizle aynı çizgide kalacağım diye ülkemin çıkarlarıyla çatışarak Saddam düşmanlığı edemem."

"Değiştirmeyeceğim" diye tutturmadığını ama bakış açılarının eskiden beri aynı olduğunu söyleyen Mümtaz Soysal, "Eskiden inandıklarıma bugün yine inanıyorum" diyor.

Yıllar yılı kendi eleştiri denizinizde yelkenleri fora etmiş, koalisyona alargada dururken neden birden Dışişleri Bakanlığı için "Mayna yelken" dediniz?

Olmadı şimdi.

Neresi olmadı? Yelkenleri indirmediniz mi?

Bilakis yelken açtım. Yelkenler bir de suya inmişse, teslim olduk demektir o. Ben öyle bir şey yapmadım.

Sivil asker işbirliğindeki 9 Mart darbesinin listelerinde adınız Dışişleri Bakanı olarak geçer. Bu durumda bakanlığınız biraz geç kalmış oluyor mu?

Hiçbir şey için vakit geçmiş değildir.

Gözleriniz bozuk olduğundan kaptan olma düşünüz gerçekleşememişti. Su almakta olan koalisyon gemisine binerken bilinçaltınızdaki bu hayal su yüzüne çıkmış olabilir mi?

Çok sağlam ve lüks gemilerde kaptanlık büyük marifet değildir. Su almakta olan gemileri kurtarmak için de kaptanlar bulunur.

Çiller'in kaptanlığı

Çiller sizce nasıl bir kaptan?

Ben hiç kaptan diye düşünmedim Çiller'i.

Çımacı diye mi düşündünüz yoksa?

Hayır, denizle ilgili düşünmedim hiç O'nu. Çiller bir başbakan.

Çeviriyorsunuz... Peki, biraz kıskanç bir başbakan mı?

Neyi kıskanıyor?

Çiller, kaptan köşkü olarak sizin dışişleri konutunuzu istemiş. Bu dileğini ileten müsteşara da siz "Israr ederse bakanlıktan istifa ederim" demişsiniz.

Bu sorular olmuyor!.. Kaptan köşkü falan...

Ama doğru.

Kamuoyunun böyle konularla meşgul edilmesini istemem. Yeter mi böyle bir cevap?

Yetmez. Bir başbakanın, bakanının konutunu istemesi bu kadar önemsiz mi?

Başbakanın isteyip istemediğini bilmiyoruz ki. Belki gayretkeş memurlar istemiştir. Kendisinden habersiz de böyle bir şey olabilir.

Gerçekten öyle olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Öyle olduğunu düşünmek istiyorum. Bu konuda konuşmak dahi istemiyorum. Öyle makul bir yer de değil, felaket bir mimarisi var.

Siz bakanlığı kabul ettikten sonra da Dışişleri'nden "Aman biran evvel girin konuta" diye uyarılmışsınız.

Burası bakanlık için kullanılması gereken bir yer. Bakanlık bunu elinden çıkarmak istemiyor.

Demek ki bakanlığın da konutu Başbakan'a kaptırma korkusu var.

Mülkiyeti başbakanlıkta. Yabancı konuklar için yapılmış, ondan sonra başka türlü kullanılmış. Aslında evdeki rahatımız çok iyiydi, burada çok rahata kavuştuğumuzu söyleyemem. Onun için bunu Başbakan'ın ve benim kişisel sorunum olarak görmek yanlış. Bu, bakanlığın sorunu.

Koalisyon gemisi

Peki, bu koalisyon gemisinin siz ikna edildiğiniz için yüzmeye devam etmesi size nasıl bir güç kazandırıyor?

Güç mü kazandırıyor?

Kazandırmıyor mu?

Ben, güç kazandırdığı için değil, doğru olduğu için yapıyorum bunu. Belki partiye güç kazandırıyor.

Partiye güç kazandırması aynı zamanda Karayalçın'a güç kazandırması anlamına gelmiyor mu?

O da öyle davranırsa, o da kazanır.

"Açı" başlığında yazılar yazıyorsunuz. Siz dik açı mısınız, ters açı mı, geniş açı mı?

Görme sahası olarak geniş açı ama kendi açım dar. Bakış açılarım eskiden beri aynı. Değiştirmeyim diye inadım yok ama zaman benim açımın doğruluğunu ispatlıyor.

Soysal'ın disiplini

Çocukken kendinize sınırlar çizip, içinde yalnız başına oturma deneyleri yapıyordunuz. Bu sizi nasıl bir insan yaptı?

Kendimle yetinebiliyorum. Başkalarıyla birlikte olmak için başkalarının hoşuna gitmek diye bir derdim yoktu. Gemicilik oynardım kendi kendime. Vapur kalkardı bir yerden. Hangi denizde gidiyorsa mil olarak hesap ederdim. "Bu denizden bu kadar yere varmadan evden çıkmak yok" derdim. Kendimi disipline ederdim.

Bir çocuk için ağır bir deney değil mi?

Kendinizi disipline ettiniz mi, size başkalarının zorla kabul ettirmek istediği kurallar çok hafif geliyor. Bunun hapisteyken çok fazlasını gördüm. Hapiste bir takım kurallara zorla uymaya zorlayarak kişiliğinizi ezmeye çalışıyorlar. Ama bundan daha sertini siz kendinize uyguluyorsanız, onlarınkini önemsizleştiriyorsunuz. Mesela, ben her gün bir kitaptan 10 sayfa çevrilecek diyordum.

Çok da sert bir kural değil.

O koşullarda çok sert.

Çocukken hangi kitap kahramanıyla özdeşleşmiştiniz?

Çetin Kaptan vardı Yavru Türk'te. Onun küçük teknesi vardı. İstanbul'dan yola çıkar, Ege'de bir yerlere giderdi. Çok hoşuma giderdi. 7-8 yaşlarındaydım.

Gençliğinizin kahramanı kimdi?

Kendim.

Kendinizi bir kahraman olarak mı gördünüz?

Kahraman derken, bir eylemin yapıcısı olarak. Alışılmış anlamda kahraman değil.

Mümtaz hoca çapkın mı?

Öpüşmekten fena halde rahatsız olduğunuzu biliyorum. Fazla samimiyeti sevmiyor musunuz?

Kim öpüyor ona bağlı tabii. Hoşlanmadığım kimsenin ağzının yanağıma değmesinden hoşlanmam.

Yoksa mikrop kapmaktan mı korkuyorsunuz?

Belki o da var ama niye öpüşeyim insanlarla?

Sizin için "çok çapkındır" diyorlar. Doğru mu?

Bilmem. Doğru mu?

İşte yine soruya soruyla cevap veriyorsunuz.

Ama biri çıkıp da "çapkınım" diyebilir mi? Bir kere pek farkında değilimdir. İkincisi çapkınlık deyince kim ne anlıyor oda belli değil.

Ama birlikte olduğunuz kadınların sizin ne kadar iyi bir "sevgili" olduğunuzu anlattıklarını anlatıyorlar.

Yok canım! Anlatıyorlar mı böyle şeyler? Ben hiçbir şey anlatmam bu konuda.

Hayatınızın iki büyük sevgilisi, Sevgi ve Sevinç isimlerini taşıyor. Kızlarınız Funda ve Defne barış sembolü. Fakat şu günlerde de savaştan çok sık ediyorsunuz. Bu nasıl bir duygu?

Bu illa da olsun diye söylenmemiş. Olmaması için söylenmiş. Bunun için arkasından hemen barışçı paketler öneriyoruz. İnsanın deli olması lazım bu dönemde savaş istemek için. Biz o sözü, "Konu çok önemli, onun için vuruşabiliriz" anlamında söylüyoruz.

Savaş çıkacak mı?

16 Kasım 94, Türk-Yunan harbinin başlangıcı olacak mı?

İhtimal vermiyorum. Ama en kötü ihtimale göre hazırlanmak gerekiyor.

Peki, 16 Kasım'da ne olacak?

Hiçbir şey olmayacak. Ama her şey de olabilir. Hazırlanmak lazım.

Diplomasi dili bu olsa gerek.

Biz diyoruz ki 12 mile çıkarmak zorunda değilsiniz. Şimdiki hâkimiyet sınırınız dondurulabilir. Çıkarıp dane yapacaksınız?

Neden vazgeçecekler ki bu iddialarından?

Çok kötü sonuç verir de onun için. Yani insan komşusunun çıkış kapısını penceresini kapatmaz.

Türkiye en kötü ihtimale karşı her bakımdan hazır mı?

Hazırlanıyor.

Ordumuz teyakkuzda mı?

Hayır, teyakkuz belli bir aşama.

Ege Bölgesi'nde sivil savunma tedbirleri alındı mı?

Herhalde bazı hazırlıklar yapılmıştır. Çünkü sivil savunma uzmanı diye maaş alan insanlar var kaç yıldır.

Kızgınlığı muhabirlere değil

Mülkiye'de, dersi dinlemeyen öğrencilere cebinizden sarı kart çıkarıyordunuz. Bugün hükümete de bazen sarı kart göstermenizde bu alışkanlığın rolü var mı?

Yok canım. Hükümetten kimseyi çıkarmaya yetkim yok. Hükümette bir şeyler yapılsın istiyorum. Bu yüzden birtakım tutumlar ortaya koyuyorum, o kadar.

Artık sarı basın kartınız da var. Fakat aynı kartı taşıyan muhabirlere kırmızı kart çıkartıyorsunuz. Neden?

Onlara değil. Zavallılar onlar. Aslında ödevlerini yapıyorlar. Ama onları üstüme yollayanlar, eskaza bir söz söyler, manşete geçiririz diye çocukları gece yarılarına kadar bekletiyorlar. Benim isyanım onarla. Çocuklar da gazetede manşet olabilecek bir şey yakalama hevesiyle mesleklerini icra ediyorlar.

Hiç değilse kalplerini kırdığınızı düşünüyor musunuz?

Hoca bazen öğrencilerin kalbini kırar. Durup düşünmüyorlar. Düşünce özgürlüğü en çok sizlere lazım. Siz bunu pek ciddiye almıyor, sansasyon konusu haline getirmeye aracı oluyorsunuz. Onun için "biraz daha ciddi sorun" dedim. Yine benzer sorular soruyorlar. O zaman kızıyorum tabii. Tabii manşet getirmedikleri için gazete idarelerinde azarlanıyorlar. Onlar da "Hoca bizi azarladı" diyorlar. Ağabeyleri de ertesi gün hocaları konusunda "Gazetecilere böyledavranılır mı" diye yazıyorlar.

Ama sonuç olarak sizin yüzünüzden azarlanıyorlar.

Ağabeylerinin dediklerini yapsınlar diye ben de yanlış bir şey yaptırmam onlara. Bazı gazeteler, izlediğim politikaların kendi izlemek istedikleri politikalara ters düştüğünü gördüklerinde, bunun yanlışlığını kabul edecek yerde beni yıpratmayı tercih ediyorlar.

Kırdığı hoparlör

Peki, kendi hayatınızda eskiye göre yüzde yüz farklı, yanlış düşündüğünüz tek bir konu var mı?

Yok. Belki farklı bakış açıları olmuştur ama eskiden inandıklarıma bugün yine inanıyorum.

Hiç değişmemek iyi bir şey mi?

Kötü bir şey belki de.

Sinirlendiğinizde bir şeyler kırdığınız oluyor mu?

Olmuyor.

Hocalık döneminizde kırmıştınız.

Ha! Basın-Yayın'da bir hoparlörü kırdım. Ders sırasında koridordaki hoparlörden bangır bangır müzik sesi geliyor. Meğer o gün okul içi radyo denemesi yapıyorlar. Haber yolladım, "Ders var yapmasınlar" diye. Bir şey değişmedi. Sonra bir daha gönderdim. Yine aynı. Sonunda çektim aşağıya pat diye kırdım.

Karayalçın dikkatini çekmemiş

Karayalçın öğrencinizdi, bugün de onun hocası mısınız?

Öğrencilik bitince kimse kendini kimsenin hocası olarak görmez.

Yani ona öğretecek bir şeyiniz kalmadı mı?

Herkesin herkesten öğreneceği bir şey vardır.

Nasıl bir öğrenciydi?

Bilmiyorum. Binlerce öğrencim oldu.

Dikkatinizi çekecek kadar parlak değildi yani.

Hiçbir öğrenci dikkatimi çekecek kadar parlak olamazdı. Yani çok kalabalık da sınıflar...

Bugün ona verdiğiniz emeklerin boşa gitmediğini söyleyebilir misiniz?

Bunu mu söylemişim?

Lütfen soruya soruyla cevap vermeyin.

Herhalde öğrenci olarak bir şey almıştır. Öğrenciliği boyunca ne çok kişi hocalık etmiştir ona. Kolay mı? Lider olmuş, parti genel başkanı olmuş..

Geçenlerde Karayalçın size "Güvenimi yitirdiniz" dediğinde "Güven bunalımı yaratan asıl sizsiniz" dediniz. Güvenmediğiniz birinin bakanı olmayı neden sürdürüyorsunuz?

Biz güvenin tesisi için ne yapmak gerektiğini de konuştuk.

Artık birbirinize tam güven içinde misiniz?

Evet.

Ciddi misiniz?

Ne yani, "Yarım güven içindeyiz" falan mı diyeyim?

Büyükelçiler kararnamesi

Peki, büyükelçiler kararnamesi neden gecikti?

Bunu Cumhurbaşkanı ve Başbakan'la görüşmem gerekiyor; bazılarını görüştüm, onlar çıkıyor; bazılarını görüşmedim, çıkmadı.

Kararnamenin gecikmesinin bakanlığınız personelini bir ruh hastaları grubu haline getirdiğinden haberiniz var mı?

Bu belli bir tarihte çıkacak diye bir şey yok.

Ama bu yüzden bakanlıkta bir tıkanma oldu.

Zaten bu tıkanmayı önleyecek olan bir sistem değişikliği gerekiyor. Onun için de vakit alıyor.

İçişlerine daha fazla zaman ayırdığınız için mi vakit bulamıyorsunuz?

İçişleri için yaptığım işlerin dışişlerinin işlerini kolaylaştırmak için yapıldığına inanıyorum. Çünkü Türkiye'nin kendi içindeki bazı durumları düzeltmezsek, doğru dürüst bir dış politika izlenmez.

Kararnamelerle ilgili Cumhurbaşkanı ve Başbakan'da mı problem var?

Hayır.

Ama bunun prosedürü çok uzun, şimdi başlansa dört ayda biter diyorlar.

Tabii. Normal bu, niye sabırsızlanıyor ki herkes?

Düzenlerini kuramadıkları için belki.

Düzenleri burada daha düzenli değil mi? Bu yeni bir sorun değil ki, Dışişleri'nin ezeli sorunu.

Patrikhane'nin durumu

Patrikhane için endişeleriniz var mı?

Yok. Patrikhane endişe verici bir şey yapmaya kalktığında İstanbul Valiliği kanalıyla uyarılıyor.

Ya Avrupa Birliği'nde temsilcilik açma girişimleri?

Böyle bir girişim kesinlikle yapılmış değil. Böyle bir söz dolaşıyor. Patrikhane'nin öyle bir şey yapmaya kalkışacağını sanmam. Çünkü bilirler statülerinin buna elverişli olmadığını. Patrikhane, Türkiye'nin müessesesidir. Uluslararası bir kimlik iddiasıyla bir yerlerde temsilcilik falan açamaz.

Patrikhane'nin Vatikan gibi bir temsil gücünü istediği iddiası, senaryo mu?

Patrikhane'nin içinde bunu yapmayı düşünenler çıkabilir ama bunun olması imkânsız.

Yarın: Eşi, Mümtaz Hoca'yı anlatıyor.

1994 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player