Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Cemal Kutay-İsmet Bozdağ 2] - Atatürk her şeyi anlatmadı

Nuriye Akman
Sabah Gazetesi

İsmet Bozdağ da Cemal Kutay da Mustafa Kemal'in "tarihi doğru anlatmadığı" kanısında. Onlara göre Atatürk, örneğin Nutuk'ta, "her şeyi" anlatmamış; olayın bir parçasını anlatmış ve üst tarafı karanlıkta kalmış.

Sayın Bozdağ, siz Vahdettin'in Atatürk'ü vatanı kurtarmak için gönderdiğini düşünüyorsunuz. Ama padişah için "vatanı kurtarmaktan" murat, tahtını korumak değil midir?

BOZDAĞ: Padişah tahtını koruyorsa tahtının icaplarını da koruyor demektir. Vatansız bir padişah olmaz ki. Ülkesi, milleti olacak ki hükmedebilsin. Ayrıca eşkıyayı tepelemek için bu kadar insan gitmez, 43 kişilik bir kadroyla Samsun'a çıkan bir general eğer oradaki asayişi temin için gidiyorsa normal bir işi yapmaya gidiyor demektir. Atatürk kendi ağzıyla söylüyor: "Vahdettin, ‘Paşa... Paşa... Şimdiye kadar yaptıkların bu tarihe geçmiştir. Ama şimdi yapacakların bunun çok üstündedir' dedi. Atatürk'ün o ana kadar yaptıklarından çok daha büyük hizmet ne olabilir? Yani bir efsane adamın o ana kadar yaptıklarını gölgeye düşürecek bir vazife olmalı bu. Hangi vazife verilmiş kendisine? Asileri yok etmek vazifesi! Sinek bile inanmaz buna, bir başka vazife verilmiş olduğu besbelli.

Nereden belli?

BOZDAĞ: Şuradan: Atatürk Samsun'a çıktıktan sonra eşkıyayla uğraşmıyor. Kalkıyor içeriye doğru gidiyor, paşaları çağırıyor. Amasya'da üç gün üç gece memleketi nasıl kurtaracaklarını konuşuyorlar. Hem neden bu kadar büyük idari, mülki, askeri yetkiler vermiş kendisine? Daha Doğu Anadolu işgal edilmemişti.

KUTAY: Onu Vahdettin vermedi. Böyle bir salahiyeti, Mustafa Kemal'in neden gittiğini çok iyi bilen Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa verdi. Dâhiliye Nazırı Mehmet Ali Gerede de bunu biliyordu. Herkes biliyordu O'nun niçin gittiğini.

Atatürk'ün yetkisi

BOZDAĞ: Padişahın haberi olmadan Genelkurmay Başkanı'nın bu kadar büyük yetkilerle bir adamı göndermesi mümkün değil. Önce kendi kafası uçar. Öyle olsa bu yetkiyi veren insanın da bu işin içinde olmazı lazım. Hayır, hiç öyle değil. Mustafa Kemal'e sarayın vermiş olduğu yetki, bütün Osmanlı tarihi içinde yalnız Köprülü Mehmet Paşa'ya verilmiştir. Bütün vilayetlerde yalnız askeri değil, sivil müesseseler de emrine geçmiş. Her şeyi murakabe etmek hakkı avucunda toplanmış. Bakınız, Sarayın Erkan-ı Harbiye'den istediği 200 kişilik bir liste var. "Ordumuz içinde yetenekli isimler bildirilsin" diyor saray ve bunlar bildiriliyor. Bunların arasında Mustafa Kemal de var, Kazım Karabekir de, diğer Milli Mücadele kahramanları da. Karabekir şarka, Rafet Paşa birinci orduya tayin edilmiştir. Bu tayinler gösteriyor ki bir şeyler yapmak isteyen bir saray vardır, bir takım insanları görevlendirmektedir. Onlar sulhu getirecekler ve saray dönüp işgalcilere diyecek ki, "Bakın milletim kabul etmiyor tekliflerinizi, ben de kabul edemem. Yeniden görüşelim". Strateji budur.

Başka "kanıtınız" var mı?

BOZDAĞ: Atatürk'ün aldığı vazifenin vazifenamede yazılı olanlardan ibaret olmadığını şuradan da anlıyoruz. Vehbi Bolak, Balıkesir Postası'nda yayınladığı hatıralarında, Atatürk'ün henüz Samsun'a çıkmadığı günlerde Dâhiliye Vekili Ali Kemal'e gittiklerini şöyle anlatıyor: "Biz evvela Sadrazam'a, sonra Dâhiliye Vekili'ne gittik. Yunan'ın Ege'ye çıktığını, yakında memleketimize de gireceklerini, kendimizi müdafaa etmek istediğimizi söyledik. Ve bize yardım etmesini istedik. Bize ikisi de aynen şunları söyledi: Size şu anda yardım etmeye muktedir değiliz. Çünkü her hareketimiz kontrol altında. Ama siz kendinizi koruyun. Hiçbir millet kendini savunma hakkından mahkûm değildir."

"Yardım etmesini istedik"

BOZDAĞ: Halkın silaha sarılmasından yana bir tasavvurun içinde bu insanlar. Ama kim yapacak bunu? Birini arıyorlar. Buldukları Mustafa Kemal'dir. Nitekim Mustafa kemal'in Samsun'a hareket ettiği günün akşamı, gece yarısına doğru, İngiliz işgal kuvvetlerinin askeri ataşesi Deeds, diyor ki, "Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gönderilmesi durdurulmalıdır. İşgal kuvvetleri adına zatı devletlerinden bunu istemeye memuruz." Damat Ferit'in verdiği cevap: "Ama gitti. Bir şey yapmak elimizden gelmez." Şimdi buradan da anlaşılıyor ki, Anadolu'nun ayaklanmasından çok şeyler bekleyen bir saray ve hükümet vardı.

KUTAY: Ama bir müddet sonra o savunma başlayınca onlara "eşkıya" dediler.

BOZDAĞ: Şimdi zatıâlinizin söylediği o yere geleceğim. Demek ki baştan hükümet de böyle düşünüyor ve böyle düşündüğünü zannettiği Mustafa Kemal'i de bu işe vazifelendiriyor. Ne zamana kadar bu bağ devam ediyor? Arada mesela askerlikten çıkarmışlar şu olmuş, bu olmuş, ama Mustafa Kemal Meclis'te yaptığı konuşmalarda sürekli padişahtan büyük bir saygıyla bahsediyor. Ama Londra Konferansı söz konusu olunca, Anadolu'yu tek başına temsil etmek isteyen Mustafa Kemal, İstanbul hükümetine başvuruyor. Diyor ki, "Biz temsil edelim. Siz tesir adlındasınız çünkü". Sadrazam Tevfik Paşa "İkimiz de davet edildik. Beraber gidelim" diyor. Mustafa Kemal bu konuyu konuşmak için padişahtan randevu istiyor. Padişah bu randevuyu vermiyor. Çünkü tek başına gitmesini istemiyor. Çünkü bu, İstanbul Hükümeti'nin ekarte edilmesi demekti. Nitekim sadrazam gitti, konuşmalara başlanacağı zaman, "Ben rahatsızım, bütün konuşmaları Ankara hükümeti yapacak" dedi. İşte Mustafa Kemal'in değiştiği yer burasıdır. Sonra Celal Bayar, Meclis'te bir konuşma yaparak ilk defa "Hain Vahdettin" deyimini kullanmıştır. Mustafa Kemal'in müsaadesiyle. Fakat bütün meclis ayaklanmış, ertesi gün kıyametler kopmuş. Güçlükle yatıştırıyorlar Meclis'i. Bayar'ı, bu "hain" lafı yüzünden öldürülmekten kurtarıyorlar.

KUTAY: Tevfik Paşa'nın Londra Konferansı'nda "Bizim değil, Anadolu mümessilinin dinlenmesi lazımdır" demesi Mustafa Kemal'e büyük cesaret veriyor gayet tabii. Ondan sonra sarayla münasebeti kalmadı.

BOZDAĞ: bir şey daha var. Ankara Hükümeti, oraya gittiği zaman, Misak-ı Milli kararının haritasını götürüyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun 1914 yılındaki haritasını da Tevfik Paşa getiriyor. Şimdi kiminle müzakere etmek mümkündür? Osmanlı ile müzakere edersen, 5 milyon kilometrekare üzerinde konuşacaksın, Mustafa Kemal'in adamı ile müzakere edersen. 770 bin kilometrekarede müzakere edeceksin. Elbette tercih sebebiydi. Elbette bunu Tevfik Paşa da biliyordu. Bu yüzden "Ankara'yla konuşun" dedi. Nitekim daha sonra, başarısız barış görüşmelerinden sonra Ferit Paşa, sadrazam olarak gittiği Paris görüşmelerinde Osmanlı Devleti'nin Berlin anlaşması dışında bir tavize razı olmadığını açıkça söylemiş ve başarısız dönmüştür.

Sayın Kutay, herkes Mustafa Kemal'in ne amaçla gittiğini biliyordu dediniz. Onların bildiğini Vahdettin nasıl bilemedi?

Sisler içindeki olaylar

KUTAY: O ahval ve şerait içinde ne Mustafa kemal daha sonra başardıklarına inanabilecek bir imkâna sahipti, ne de Vahdettin'in bu mevzuda aydınlık bir fikri vardı. Sisler içindeki olaylar bunlar. İkisi de o anda kendi idraklerinin çerçevesine giren hareketleri yaptılar.

Yani Vahdettin açısından tarihi bir yanılgı mı oluyor Atatürk'ü seçmesi?

KUTAY: Yoo, katiyen. Çünkü son Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa'nın torunu Ali Şefik'in hatıraları yayınlandı, burada büyük zaferi haber aldığı gün Vahdettin bir cuma namazı kılmış, "Ben zaten O'nun bunları başaracağını biliyordum" diye ağlayarak şükran duası yapmış.

Nasıl yani? Vahdettin'le Atatürk'ün istediği aynı şey miydi?

KUTAY: Aynı değil. Vahdettin eğer damat Ferit Paşa'yı bir an evvel uzaklaştırıp yerine, Ali Rıza Paşa'dan sonra daha çok Kuvayı Milliye taraftarı bir sadrazam getirseydi, Mustafa Kemal'in Vahdettin'e karşı durumu değişirdi. Neticede cumhuriyet ilan oldu. Bu Mustafa Kemal'in daha önyüzbaşı iken kafasına koyduğu bir idealdi. Ama eğer Karabekir ve Ali Fuat, Mustafa Kemal'in bir milli kurtuluş hareketini başarıya ulaştıracaklarına kani olmasalardı, çünkü kuvvet onların elindeydi, Mustafa Kemal'in elinde 39 kişi var, 40 değil, eğer Mustafa Kemal'e "Biz seninle değiliz" deselerdi o zaman Vahdettin'in bu fikri bir hatayla verdiğine kani olabilirsiniz.

Ama Vahdettin'in idamını istediği bir adamın kazandığı zafer nedeniyle oturup şükür namazı kılması biraz tuhaf değil mi?

KUTAY: Neden bunu gayri tabii bir durum olarak düşünüyorsunuz? İdamını istemiş, ama asılmamış, memleketini kurtarmış. Hain olmak başkadır, gafil olmak başkadır. Vahdettin'in gözyaşı dökmesi hatasını anladığını gösterir. Elbette Vahdettin de o memleketin evladı. İnsanlar hayatlarında hiç hata yapmazlar mı? Bütün mesele o hatayı kabul etmek. Çünkü milli mücadele bir mucizeydi. Herkes mucizeye inanmakla mükellef değildir. Mucizeye inanmayan adamları da bizim hain diye mühürlemeye hakkımız yoktur.

Sarayda yemek yerdi

Sayın Bozdağ, Vahdettin'in Atatürk'e görev verirken ne konuştuklarının belgesi var mı?

BOZDAĞ: Yok. İkisi arasında geçen bir konuşma. Mustafa Kemal, Vahdettin'in çok yakın dostuydu. Sık sık sarayda akşam yemeği yerdi. Sofraya kabul edilen paşalardandı. Bunlar gizlenmekte, söylenmemektedir. En son vazife aldığı zaman da bir gece evvel sarayda yemeğe kalmış, ertesi günkü kabulde de kendisine son vazife verilmiştir. Ben Osmanlı ailesinden birçok insan tanıdım. Mesela Enver'in karısı Naciye Sultan, Abdülhamit'in kızı Şadiye Sultan... Vahdettin'in çevresindeki bütün insanları biliyorum. Bana anlatılanlar var. Ben tarihin felsefesi ile uğraşıyorum. Bu nedenle üstatla yaklaşımımız tabii farklı olacaktır.

KUTAY: Benim söylediklerim de İsmet Bey'i şu bakımdan teyit ediyor, Vahdettin zafer olduğu zaman iki rekât namazı kılıp "Ben bu adamın memleketi kurtaracağına inanıyordum" diyor. Şimdi yalnız sizin farklı gördüğünüz bölüm benim Mustafa Kemal'i telakki tarzımla, İsmet Beyin telakki tarzı.

Nedir o farklılık?

KUTAY: Ben Mustafa Kemal'in bütün hayatında gayelerin vasıtaları mubah kılacak kadar Makyavelist bir politika takip ettiği inancındayım ama bir gayesi var. O gaye evladı olmaktan gurur duyduğumuz Cumhuriyet'ti.

BOZDAĞ: Aslında benim söylemek istemediğim, üstadın da dilinin varmadığı bir şey var. O da şu: Mustafa Kemal tarih doğru anlatmıyor, yani hepsini anlatmıyor, bir parçayı vermiş, üst tarafı karanlık. Bana "Neden Vahdettin, Mustafa Kemal'in idamını istedi" diye sordunuz. Düşünün siz bir işgal altındasınız ve İngilizler sizi mütemadiyen sıkıştırıyor. Siz barışı gözlüyorsunuz, onlar da her gün "Barış bugün değil yarın" diyorlar. Siz yarına bel bağlamışsınız. O sırada diyorlar ki Mustafa Kemal şunu yaptı, bunu yaptı... "Çağırın" demek zorunda İngilizlere karşı. Gelmiyor. "Gelmiyorsa ceza verin" diyor. Yazıyorlar Kazım Karabekir'e Ali Fuat Paşa'ya, ikisi de "Katiyen göndermeyiz" diyorlar. İster istemez İngilizlerin baskısı altında elbette Şeyhülislam'dan böyle bir fetva çıkabilir.

KUTAY: Evet, Milli Mücadele'nin meşruiyeti üzerinde fetva veren insanlar var. Bir olayın oluş şartlarını hatırlamadan, olmasının üstünden yıllar geçtikten sonra, ihanet sayılmış bir telakki üzerinde doğru hüküm vermek çok zordur.

Ama Sayın Kutay, "Vahdettin hain değildi" diyenlere, "Neden öyleyse Atatürk'ün idamın istedi" diye soran sizdiniz.

KUTAY: Bu o günün taktiği içinde, mantığı ve vicdanı rahatsız eden bir mevzuda dahi gayelerin vasıtaları mubah kılmasının dünya tarihinde görülmüş ender numunelerindendir. Makyavelli mezardan çıksa Mustafa Kemal'in alnından öper. Ama bütün bu Makyavelizm jestlerinin sonunda Türkiye Cumhuriyeti çıkmıştır: Laik ve tamamen müstakil. Ben o günleri yaşamış bir insan olarak söylüyorum; Mustafa Kemal'in devrinde ayaklarında giyecek pabuç yok 15 milyon erkeksiz insan. 5 çocuğu olan yol vergisinden muaf tutuluyor. Konya sokaklarında 18 ile 55 yaş arasında erkeğe rastlamak mümkün değildi. O devreden bugünü çıkarmış olan bir adamın bu Makyavelist felsefesini mesul tutabilir misiniz? Ondan sonra ne olmuş, bakın Türkiye'nin
bugünkü haline, devlet yok, otorite yok, vatan çatır çatır sökülüyor.

YARIN: Vahdettin hain mi gafil mi?

1995 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player