Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Kadri Gürsel] - ‘Âşık olan insan ölmeyi göze alamaz'

Nuriye Akman
Sabah Gazetesi

Fransız Basın Ajansı muhabiri Kadri Gürsel, geçen yıl, 26 gününü PKK tutsağı olarak dağlarda geçirdi. Kurtulduktan sonra yazdığı izlenimlerinde, teröristlerin insani yönüne tuttu objektifini...

"Dağda yaşayan PKK'lılar arasında aşkın cezası idam mı gerçekten?" diye sorduğumuzda şöyle yanıtlıyor: "Gördüklerim bunu teyit etti. Dağda aşk, konsantrasyonu kendini davaya adama iradesini zayıflatan bir faktör, bir bozguncu. Ayrıca âşık olan insan ölmeyi göze alamaz. Âşık insan yaşamak ister."

Çektiği çileler onun, üretilen spekülasyonlar sahiplerinin olsun, iyi ki PKK tarafından kaçırılmış Kadri Gürsel. Çokbilmiş laflar etmeden, senaryo labirentlerine girmeden, sakal-bıyık hesabı gütmeden, bizi gerçekle buluşturuyor Dağdakiler'de. Geçen yıl Bağok'tan Gabar'a kadar dağlarda geçirdiği 26 günü anlatıyor. Fransız Basın Ajansı muhabiri, 10 yıllık gazetecilik deneyimiyle biz Bağdakiler'e teröristlerin insani arka planını sunuyor. Büyüteç, belki de ilk kez bu denli zekice, örgüte değil, onu oluşturan insana tutulmuş. Dağdakilerin Bağdakiler'i kovamayacaklarını zaten biliyorduk. Bağdakiler'in bilmediği, eğer istenirse dağlarda var olmanın sonsuza kadar mümkün olacağıydı. Ki var olmak başarmak değildi. Var olmak kanamak ve kanatmaktı. Huzur ve barış bir sonraki bahara kalmıştı.

Türk makamlarının yabancı basına, PKK'nın Türk basınına güvenmediği bir dönemde kaçırılışınızı kaleme alma gibi bir riski neden göze aldınız?

Gazetecilik Türkiye'de başlı başına bir risk. Herkese nasip olmayan, son derece istisnai bir deneyim imkânıyla yüz yüze gelmişim. Çeşitli coğrafyalarda, çeşitli insanlarla yaşamışım, bir sürü macera geçmiş başımdan, son derece zengin gözlem imkânına sahip olmuşum ve bunları yazmayacağım. O zaman ben gazeteci değilim.

PKK sizi kaçırmakla akıllılık etti mi?

Bizi kaçırmalarının uzun uzadıya düşünülmüş bir karar olduğunu sanmıyorum. Yolu kesenler, "İki gazeteci var ne yapalım?" diye telsizle haber verdiler, onlar da "Getirin" dediler. Bu kadar. İyi mi etti kötü mü etti bilemiyorum. Nereden baktığınıza bağlı.

Nereden baktınız?

Ben PKK'nın kendi kendine yarattığı mitosu, ayakta kalabilmesinin başlıca nedenlerinden biri olan o sanal dünyayı gözler önüne serdim. Hemen her gerilla hareketinde görülebilen bir durum bu. Gerçeklik boyutunu zorlayan olağandışı eylem öyküleri, düşmana indirilen korkunç darbeler, kendi gücünü aklın ötesine geçerek abartma ve buna kalben inanma. Yani inançla yaratılan aldatıcı bir dünyada yaşıyorlar. Kendilerinin çok güçlü, yenilmez, düşmanlarının ise aciz, zavallı olduğuna inanıyorlar ve her gün yenileniyor. Bu hikâyelerin yazılması bile durumun gülünçlüğünü belgelemeye yeter. Yani adamlar "Helikopterimiz var bizim ama uçurmuyoruz" diyorlar.

"Niye?" diye sormuyor musunuz?

Sormuyorum. Ben röportaj yapmaya çıkmış bir gazeteci değil, sadece onları dinleyen ve sorarken de fazla ileri gitmeyen bir tutsağım. Onlara bu söylediklerinin bir gün yazılacağı izlenimini asla vermedim.

"Ölüm tehdidiydi bu"

Yaşadıklarınızı yazmayacağınızı sanmış olamazlar!

Bir tanesi, "Ortalıkta dolaşma askerler seni görür de çatışma çıkarsa, son kurşunların birini sana sıkarım, serbest kalamazsın, boşuna ümitlenme" demişti. Ölüm tehdidiydi bu. Sinirlendirdim onu. O zaman "Ne yazarsan yaz" dedi. Yani dönünce bir şeyler yazacağımı bilerek davranıyordu bana ama hepsi öyle değildi.

Hiç not almadınız mı?

Hayır. Her şeyi hafızama aldım. Fotografik bir hafızam vardır. Maksimim teyakkuzda isem söylenen sözleri harfi harfine hatırlarım. Adrenalin salgım her zaman çok yüksektir ve baştan beri sürekli teyakkuz halindeydim. Not tutmadım çünkü bu notları zaten onlar merak eder, alabilirlerdi ya da notlarıma bakıp hakkımda olumsuz yargılara varabilirlerdi. Bırakıldıktan sonra da emniyette zaten sorgulanacaktık ve belki notlarımızı alacaklardı. Sorular sordum ama tamamen sohbetin doğallığı içinde. Hatta bir ara aşırı meraklı olduğum izlenimine kapılıp bazı genç militanların benimle konuşmasını yasakladılar.

Kitap dağdakilere ulaştırıldı mı acaba?

"Gerilla usulü işeme"

Sanmıyorum. Onlar apayrı bir dünyada yaşıyorlar. Çünkü onların iç âlemlerini rahatsız edeceğini sanıyorum bu kitabın. Onlara dışarıdan bakan kentli biri tarafından kaleme alınıyor ve eleştirel gözle yazılmış.

Bence çok dikkatli, aşırı hassas ve bayağı zekice yazılmış. Onların görüşlerini aktarırken mişli geçmiş zamanı kullanmayı akıl etmeniz takdire şayan. Dili bir yana, kitabınızda ilginç detaylar var. Mesela gerilla usulü işeme. Şalvarlarında fermuar, düğme olmadığından işemek için katlandıkları zahmeti anlatıyorsunuz. Bu neyi gösterir?

Yerelliklerini. Yerellikle işlevsellik arasında bir kopukluk var. Şalvar, şutik, cepken, kefiye gerilla elbisesi değil, yerel giysileri. Bunları ya dağda bir yerlerdeki dikimevlerinde ya da kentlerde toptan konfeksiyona imal ettiriyorlar. Çünkü hepsi aynı cins, yünlü gabardin, Türk malı kumaştan, benzer kesim ve dikişte elbiseler. Bir fermuar koymak akıllarına gelmemiş. Belki fermuar bozulur ve tamiri güçtür diye. Düğme de yok. Dolayısıyla çişe gitmek için iki saat törensel bir edayla soyunup dökünüyor, üstündeki her şeyi çıkartıp tekrar giyiyor. Bu bana çok mantıksız göründü.

Peki, neden dağa çıkıyorlar?

Pek çoğunun hikâyesini dinledim. Hatırı sayılır insan PKK'ya katılmadan önce birkaç yılını şehirlerde geçirmiş. Bu yaptığım önemli bir tespitti. Şehirler bir insan deposu haline gelmiş. Şanslarını denemek, kendilerine daha iyi bir gelecek hazırlamak için kentlere geliyorlar ve bu kentlerde onları özellikle PKK'nın etkisiyle son yıllarda artan ayrımcılık, dışlanma, iş bulamama, ezilme, horlanmaya kadar çeşitli zorluklar bekliyor. Pek azı umdukları hayata kavuşabiliyor. Bu hayal kırıklığı onlarda kimyasal bir değişime yol açıyor.

"Ayrılıkçı Türk örgütü yok"

Türkler arasında da hayal kırıklığı yaşayanlar var.

Türklerin Kürtlerden ayrılmasını isteyen milliyetçi bir Türk örgütü yok. Geldikleri bölgede 12 yıldır kan dökülmüş, yıkımlara sahne olmuş. Bu dünyada gözlerini açmışlar, başka bir dünya tanımamışlar zaten. Burada duydukları öfke, yaşadıkları hezimet, PKK'nın çekiciliğinin etkisi altına girmelerine neden oluyor. Şehirde kazık çakamayanlar dağlara vakumlanıyor.

Kaldı ki dağda yaşadıkları, şehirden daha kötü.

Kimse "Ben şehirde iş bulamadım, ölmeye hazırım" demiyor. Kültürel ve siyasal bir değişim geçiriyorlar. Dağda ölmek, şehirde yaşamaktan kolay oluyor. Karker, böyle bir örnek. Bu adam İzmir'de 87'de sokakta seyyar satıcılık yapar, geceleri de fındık fıstık satarmış pavyonların önünde. Belki günde 18 saat çalışıyordu. Yani anası ağlıyordu sokaklarda çalışmaktan. Bu adam dağa çıkıyor. Komutandı, karizmatik de bir adamdı. İzmir'de belediye zabıtalarının kovaladığı biri. Kim hayal edebilirdi ki dağa çıkacak? Artık ben bunların hayal edilmesini istiyorum. Sokakta gördüğümüz Kürt gençlerinin günün birinde eline silah alıp dağa çıkabileceğini İstanbulluların, İzmirlilerin, Antalyalıların hayal etmelerini istiyorum. Bugüne kadar düşünülmedi, zannedildi ki yöre insanıdır bu. Hayır, İstanbul'dan gidiyor, İzmir'den, Antalya'dan gidiyor.

"Emrinde 60 kişi vardı"

Zabıta, Karker'i Kürt olduğu için mi kovalıyordu?

O böyle sanabilir. Doğulu insanlara karşı Batılıların bakışı bellidir. Bu 50'lerde de böyleydi bugün de. Karker, Kürt olduğu için dışlandığı izlenimine kapılabilir. Geldiği yer, arkasında bıraktığı nahoş anılar buna zemin hazırlıyordu. Bu adam, dağda bölük komutanı. M16'sı var. 60 kişi emrinde, onları ölüme yolluyor, çatışmalara sürüyor, onlara kumanda ediyor. Herkes o geçerken ayağa kalkıyor. Dağda önemli adam, iktidar sahibi. Ona hizmet eden şarvanlar var, çay pişiriyorlar, yemek hazırlıyorlar. Şehirde ise bir hiç. Bu nedenle dağdaki yerinden hoşnut olduğu izlenimini ediniyorum.

Dikkatimi çekti, bütün silah adlarını nasıl biliyorsunuz?

Ortaokuldan beri savunmaya ilgim vardır. Bu konuları genel olarak takip ederim.

İyi bir tesadüf, sizin kaçırılmanız! Beni kaçırsalardı, silahlarla ilgili tek satır yazamazdım.

Evet. O silahlarda da birçok gerçek var. Komutanın M16 taşımasıyla, mangadaki PKK'lıların kalaşnikof taşımaları ya da benim orada bir A4 görerek tanımam ve muhtemelen Türk ordusundan ele geçirildiğini anlamam, önemli şeyler.

Gerillalar arasında seks'

Kitaba göre, kadın ve erkek gerillalar arasında seks yok. o zaman bunlar ne yapıyorlar?

Hiçbir şey yapmıyorlar. Yapamıyorlar. Bir defa erkeklerin libidosu baskı altında. Çok kötü besleniyorlar. Yedikleri şeyler asla afrodizyak değil. Keçi etini bulurlarsa yiyorlar. Onun dışında sadece bulgur ve ot yiyorlar. Ekmek tabii bir de, yanında unları varsa. Bu beslenmenin erkekliğe katkısı yok. ikincisi aşırı bir fiziksel efor sarf ediyorlar. Gece yürüyüşleri, çatışmalar, günlerce uykusuz kalıyorlar. İnsanı tüketen bir hayat. Üçüncüsü stres, sürekli ölüm korkusu yaşayan bir adam aşk yapmayı aklına getirmez. Kadınlara bakıyorsunuz. Libidonuzu tahrip eden bu kadar engele rağmen karşınızda bir kadın var. Ama kadınların da bu kadar ölmüş bitmiş bir ayağa kaldırmak için Cindy Crawford olması lazım. Bunlar öyle değiller. Bir de yıkanamıyorlar, pis kokuyorlar, burnunuzun direği kırılıyor. Aşağılamak için söylemiyorum ama gerçek.

Yıkanmak pratik bir şey olmasa gerek.

Evet. Yıkanmak, bir süre savunmasız kalmak demek. Toprağın üstünde yatıp kalkıyorlar, yedikleri ekmeği toprağın üzerine atıyorlar, bardak, tabak yıkamıyorlar. Kefiyelerine burunlarını siliyorlar. Doğayla uyum içinde, hijyenik olmayan şartlarda yaşamaya alışmışlar. Dolayısıyla yıkanma ihtiyacını bizim kadar hissetmiyorlar. Yanlarında bavul taşımıyorlar. Gömlekleri, elbiseleri leş gibi. Hiçbir şeyini yıkayan görmedim. Bu hayata bağışıklık kazanmışlar. Bite karşı nasıl bir önlem alıyorlar bilemiyorum ama bitli olduklarına dair bir izlenimim olmadı. Ben bitlenmediysem herhalde bit yoktu o koşullarda. Çünkü iç çamaşırımı 20 gün değiştirmedim. 15 gün aynı çorabı giydim.

"Kadınlar yok ortada"

Aşkın cezası idam mı gerçekten?

Daha önce PKK'ya yakınlığını bildiğim bazı kaynaklardan duymuştum. Orada gördüklerim bunu teyit etti. Kadın ve erkek dünyalarını ayırmak için sarf ettikleri olağanüstü gayret, birleşmenin ne kadar sert cezalandırılabileceğini zaten gösteriyordu. Her manganın bir ateşi oluyor. Kadınların ayrı, erkeklerin ayrı ateşi. Ekmek yapmak, koyun sağmak, eylem gibi iş dışında bir araya gelemiyorlar. Kendi aralarında sohbet etmiyorlar. Erkekler bize ilgi gösteriyor, sorular soruyor, kendilerini anlatıyorlar. Kadınlar yok ortada. Kadınlar bizden neden uzak duruyor? Erkekler bize ilgi duyduklarını zannetmesinler diye. Tabii bunun bir mantığı var. Dağda aşk, konsantrasyonu, kendini davaya adama iradesini zayıflatan bir faktör, bir bozguncu. Bir an için serbest bırakıldığını düşünürseniz, kıskançlıklar, asılmalar, tecavüzler, rekabet olacak. Çocuk olacak, hamile gerillalar çıkacak ortaya. Ayrıca âşık olan insan ölmeyi göze alamaz. Âşık insan yaşamak ister.

Dağdakilerin konuşurken Kürtçe, yazarken Türkçe kullanmaları da ilginç.

Türkçe problemi PKK'nın en büyük handikaplarından biri. PKK 12 yıldır savaştığını söylüyor, ancak Kürtçe konusunda bir ilerleme sağlayabilmiş değil. Kürtçeyi analarından öğreniyorlar. Okulda öğretilen bir şey değil. Onun için yazamıyorlar.

Neden Kürtçe öğretilmiyor'

PKK, gerillasına neden Kürtçe yazma öğretmiyor?

Bilemiyorum. Kuzey Irak'taki bazı PKK kamplarında yeni katılanlara 3-4 aylık bir siyasi-askeri eğitim veriyorlar, bu sürede Kürtçe okuma yazma öğretmeye çalıştıklarını duydum ama 3-4 ayda ne kadar öğretirsiniz? Ayrıca Kürtçenin kendi ifade zorlukları var. Savaştıklarını söylüyorlar, geri çekilme, pusu, mayın, tarama gibi bütün savaş terimleri Türkçe. En temel işlevlerinde, yani askeri konularda kendilerini Türkçe sözcüklerle ifade ediyorlar. Bu, Kürtlerin kendi kültürlerine sahip olamamalarından kaynaklanıyor. Sözde Kürtçe, yazmaya gelince Türkçe. Bu son derece kafa karıştırıcı, pejoratif bir durum, bir kültürel kimlik parçalanması. Karker, Türkçe yazmayı bilmiyor, rapor yazacak, Türkçe yazmak zorunda, sekreterine Türkçe dikte ettiriyor ama Türkçesi de kötü.

Kürt sorunu nasıl çözülür?

"Tedbir şart"

Kürt sorunu çözümsüzdür. Ama bu çözümsüzlük kanın durmasına engel değil. Nasıl? Artık şunu koymak lazım yani ben bu Kürtleri Türk yapamayacağım. 70 yıllık cumhuriyette yapamadım. Yapamıyorum. Bunun açıkça ifade edilmesi ve buna göre tedbirlerin alınması lazım. PKK'nın da ben Kürt devletini kuramayacağım, hatta bir federasyon dahi kuramayacağım, bunu kendime itiraf ediyorum, nihai amaçlarımı erteliyorum, bu çatışmanın Kürtlere daha fazla zarar vermesini önlüyorum demesi lazım. Ama bu noktadan uzaklar. Örgütlenmeleri ve hareket tarzları tamamen ayrılıkçı ve tahripkâr. Sorun, askeri alanda kilitlenmiştir. Bir çıkış göremiyorum.

Özetle dağdakiler bilsin ki bağdakileri kovamayacaktır, bağdakiler de bilsin ki dağdakilerin sonu gelmeyecektir.

Güzel bir ifade. Dağdakiler bağdakileri kovamayacak. Bu bir gerçek. Dağlar da eğer istenirse sonsuza kadar gizlenmeye ve var olmaya müsait. Var olmak çok kolay ama sadece var olmak kolay, hepsi o.

Dağdakiler Vietnam'la kıyaslıyorlarmış durumu, "Neden Türk kamuoyu, Amerikan kamuoyu gibi devlete baskı yapmıyor?" diyorlarmış. Peki, böyle bir baskı kendi içlerinden gelebilir mi? Dağdakiler örgüte kazan kaldırabilir mi?

Bu baskı şu an dağda yok. Bu tartışmanın yeri dağ olmayacak, şehir olacak. Onun için dağdaki koşulların, dağdaki hayatın şehirdekilere tanıtılması açısından ben bir kamu hizmeti yaptığımı düşünüyorum. Yani dağdakilerin dünyası kopuk. Orada böyle bir tartışmanın yeşermesini beklemiyorum.

Onların dünyası sanal da bizimki değil mi?

Bizim sanal dünyamız da onları bilmemek. Yoksa bana şöyle sorular sorulmazdı: Uyuşturucu kullanıyorlar mı, seks yapıyorlar mı, gerçekten başarabileceklerine inanıyorlar mı, ne yiyorlar? Herhalde biz yıllardır askere gönderdiğimiz çocuklarımızın öldürdüklerini, çocuklarımızı öldüren o insanları tanımıyoruz. O insanları nelerin oraya ittiğini bilmiyoruz. Zannediyoruz ki zor, oyunu bozar. Zor oyunu bozmuyor.

1996 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player