Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Nazire Dedeman] - Dedeman davası için şok iddia

Nuriye Akman
Sabah Gazetesi

Kalemin sesi olur mu?

Onu yalnız medya görüntülerinden tanıyorum. Mahkemenin, arkadaşının kaza kurşunuyla öldüğüne hükmettiği ve sanığı 18 milyon liraya serbest bıraktığı oğlu Umut için üç yıldır savaşıyor. Üç yıldır hep o taş kesilmiş minyon bedenini, bembeyaz saçları, ateş fışkıran gözleriyle ekranlardan gözümüzün içine bakıyor. Sanki "Bu, benim davam mı yalnız, yoksa hukukun üstünlüğü savaşı mı?" diye soruyor. Olayın kaza olamayacağını belgeleyen Adli Tıp Kurumu raporu ortada olduğuna göre haksız bir soru değil. O, "Kalemin sesi olurmu?" diye de soruyordu bir şiirinde. Yalnızlara kalem sesinin nasıl dost sesi gibi geldiğini anlatıyordu. Kalemimi, kaleminin yanına ikinci bir ses gibi katabilir miyim diye düşündün o zaman. Hüzne Sevmem Hiç adlı şiirinde "Öyle gün olur ki/ Yüreğinin nerede attığını bile unutursun" diyordu. Yüreğim adalet için atmayacaksa ne için vardı? Madem o da benim gibi "Yalanı bir tek tebessümlerde becerebiliyor", "Korkma kadın/ Anılar bırakmaz seni" diyordu. Sesine kulak vermese miydim? "Tüm konuşmalar bana az gelir" diyordu bir başka şiirinde. Bana da Nazire Dedeman. Bana da az geliyor tüm konuşmalar.

Oğlunuz Umut'un davası mahkemede bitti, ama karar açıklandığında "Adalete inancım kalmadı" demiştiniz. Dava, ikince kez temyize gideceğine göre yüreğinizde sürüyor. Neler hissediyorsunuz?

Ben "Gerçek nedir?" diye başladım işe. Bunun için kendim de araştırmaya girdim. İlk temyizden sonra kendi kendime "Duygusal olmaya hakkım yok" dedim ve dosyayı en az 25 avukata gönderdim, "Sadece mütalaa istiyorum" dedim. Bir ayın sonunda bütün bu hukukçularla bir araya geldik. Tümü bu dosyanın kirli olduğunu söylediler.

Size olayın cinayet olduğunu ne düşündürdü?

Oğlumun morgdaki hali. Çok net bir kurşun yarası vardı ama onun dışındakökünden çıkmış dişi ve ağzında bir darbe izi. Daha sonra otopsi raporundan öğreniyoruz ki başının sol saçlı kısmının kaldırıldığı nokta 7x5 santimlik bir kanamalı bölge var. Buda başından şiddetli bir darbe aldığını gösteriyor. Sanık ifadesine göre Umut'un yüzündeki darbeler düşme veya çarpmayla oluşmuş. Fakat burun kırılmadan o tip bir darbenin alınması mümkün değil. Çok daha önemlisi sanık ifadesinde tam bir tarif yapıyor. "Silahı temizlerken şarjörü çıkarttım, mekanizmayla oymadım, horozu kalkık kaldı, tetiğe bastım ve arkadaşım vuruldu" diyor. Bunu en az 30 kere yaptık uzmanlarla. Hayır, tabanca kesinlikle o şekilde patlamıyor teknik yapısı itibariyle. Adli Tıp Kurumu raporunda oy birliğiyle alınan kararda da bu böyle zaten. Hepsinden önemlisi tabancada Melih'in parmak izi yok.

Parmak izleri silinmiş

Nasıl olur. Kazara öldürdüğünü kabul etmiyor mu zaten?

Evet. Açık ki silahı silmişler.

Bildiğim kadarıyla ilk yargıda keşif yaptırılmadı sanığa. Niye?

Çünkü mahkeme keşif talebimizi reddetti. Bu seferki yargıda keşif yapıldı ama ne keşif? Tabancanın bile getirtilmediği, olay anı hareketlerinin yapılmadığı bir keşif! Neyse ki Umut'un yaralandıktan sonra kapıla kadar koştuğu 5.5 metre olduğu iddia edilen mesafenin bu keşifte 11.5 metre olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine dosya kapsamında şüpheli noktaları mahkeme, İstanbul Adli Tıp Kurumu'na sordu. Bir yılın sonunda cevapları geldi. 7 maddenin 5'i oy birliği ile değir 2'si oy çokluğu ile çıktı. Yani rapor olayın cinayet olduğunu gösterir tarzda.

Raporu ben de okudum, cesedin yüzündeki ve başındaki tüm travmatik değişimlerin tümünün düşme veya çarpma ile meydana gelmesinin mümkün görülmediği, bu bölgelere sert ve küt bir cismin vurulduğu söyleniyor.

Evet, ayrıca otopsi raporunda belirtilen kalpteki ve baştaki yaraları alan bir kişinin keşifte belirtilen 11.5 metre mesafeyi gitmesinin mümkün olmadığı da yazıyor burada.

6'ıncı madde de deri yastıktaki mermi çekirdeği deliğinin, yastığın iç kılıfı incelendiğinde dıştakideliğe uygun bir iz ya da delik bulunmadığını belirtiyor. Yani yastık kılıfını mı değiştirmişler?

Şimdi ilk olay yeri tespiti için polis eve geldiğinde "Yastık kılıf fermuarını açtık ve oradan mermi çekirdeğini aldık" diyorlar. Yastıkta kan lekesi yok. Kılıfı da tertemiz. Oysa çekirdeğin yastıktan içeri girmesi ve iz bırakması gerekir. 7'inci maddede silahın temizlenmesi sırasında mekanik yapısı nedeniyle ateş alamayacağı belirtiliyor.

"Şüphe sanığın lehinedir"

Öyleyse bu rapor neden dikkate alınmadı?

Benim de sorduğum soru bu. Bu kaale alınmayacaksa neden böyle kurumlar var ülkemizde? Olayın cinayet olduğunu gösterir bu kadar açık tespitler varken nasıl oluyor da dikkatsizlik ve tedbirsizlikten ölüme sebebiyet kararı alınıyor? Maalesef, bizim hukuk sistemimizde şüphe sanığın lehindedir.

Acınızı anlıyorum ama maalesef demeyin, bu, dünyanın her yerinde böyle. Şüphenin sanık lehinde yorumu hukuk sisteminin özüdür.

Ama kendi gerçeğini ispatlamayan mağdurun durumu ne olacak?

O zaman sizin gerçeğiniz ne?

Oğlumun Ankara Koleji'nde okurken çıktığı bir kız arkadaşı vardı. Yeliz Yıldız. Daha sonra ayrılmışlardı. Olayın olduğu günlerde Melih'le beraber olduğu söyleniyordu. Bu çok önemli bir neden olabilir. Umut'la Melih bu kadar yakın arkadaşlarsa nasıl biri öbürünün kız arkadaşıyla tekrar çıkabilir?

"Sevdiğini söylüyor"

Ama efendim hayatta böyle şeyler olabiliyor.

Olabiliyor tabii ki. Mademki en yakın arkadaşının sevgilisiyle birlikteyse artık o kişiler arasında samimi bir arkadaşlık olur mu?

Siz hiç kızla konuştunuz mu?

Konuştum. Melih'i sevdiğini söylüyor.

Şüphelerinizi destekleyici bir lafı olmadı mı?

Oraları konuşmak istemiyorum. Bir kere aynı evde yaşadıkları doğru değil. O evde kaldığını söylüyorlardı da niye oğlumun o evde hiç özel eşyası, pijaması, diş fırçası çıkmadı acaba? Artı, oğlum Ankara Koleji'nde okurken son 2 ayında ben
İstanbul'a aldım, onu Özel Boğaziçi Lisesi'ne yerleştirdim.

'Her dakika beraberdiler'

Niye? Melih'ten kurtarmak için mi?

Arkadaş camiasından kurtarmak ve beraber olmak için. Ve oğlum bütün bir yazı İstanbul'da geçirdi. Aralarda zaman zaman Ankara'ya gitti geldi.

Ankara'ya gittiğinde Melih'te kalmış olamaz mı?

Hayır, kendi otelimizde kaldı. Bu, adisyonlarından, oda servisinden, otomatik telefon printlerinden belli.

Ama efendim, Ankaralılar ikisi için "Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi her dakika beraberdiler" diyorlar.

Diyenler de var ama demeyenler de var. O akşam oğlum, otelden 2 paket sigara alıyor. Benim oğlum sigara içerdi. Ama öldürüldüğü evde tablalarda izmarit bile yok.

Oğlunuz çok içki içer miydi?

Biz medeni insanlarız, oğlumla oturup karşılıklı kadeh tokuştururduk ama öyle fazla merakı yoktu. Ama Melih'in uyuşturucu kullandığı söyleniyor. Zaten avuç içinde ve kolunda sayısız kesi izlerinin olduğu raporda var.

Melih sizde nasıl bir izlenim bırakmıştı?

Buna cevap vermeyeyim. Bana teslim edilen ceketinin cebinde bir paket sigara var. Demek bir paketi içilmiş. Evde iyi bir temizlik yapılmış. Artı evde hiçbir şekilde içkiye rastlanmamış. Bu da mümkün değil iki genç insanın olduğu yerde mutlaka en azından bir bira şişesi olurdu. Söylemezler olayıyla basında çıkan isimleri okuduğum zaman duyumlarımın artık gerçek olduğuna iyice inandım. Orada adı geçen Erdal Durmaz ve Mehmet Yasak adlı polis amirleri bu ev tutanağında imzası olan kişiler. Şimdi nasıl şüphe etmezsiniz? Bunların olayı kapatmak, kaza süsü vermek için her şeyi farklı hale getirmediğine kim inandırabilir bugün beni? Oğlumun tişörtü de yok ortada. O da yok edildi.

Umut'un tişörtü kayıp

Nerede bu tişört diye kimse sormadı mı?

Savcı sormuş. Numune Hastanesi Morg İmamı Muhittin Bey "Toprak rengi tişörtü üzerindeydi" diyor. Fakat sonradan yok edilmiş. Alan polis "Ben almadım, çıplaktı" diyor ama kot pantolonu duruyor üstünde.

Melih'le arkadaşlığı için, oğlunuzla bir diyalogunuz oldu mu?

Müşterek arkadaşları nedeniyle tanışmışlar. Ama ben tabii Kürt Ahmet gibi bana göre saygın olmayan bir ailenin oğluyla arkadaşlık etmesini istemedim. Silah alışkanlığı vardı Melih'in.

Size silahıyla beraber gelip gidiyor muydu?

Hayır, ama arkadaşlarından 10 yaşından beri silah taşıdığını duymuştum.

Oğlunuzun silahı?

Yoktu. Melih'in silah kullandığını herkes biliyor buna rağmen olaydaki silahı Hüseyin Avcı isminde biri üslendi. Melih'in koruması. Bakınız, bir anne oğlunun otopsi raporunu ezbere bilmek mecburiyetinde bırakılmamalı. Saptırılmış, belli oyunlar oynanmış, belli güçlerin el attığı, menfaatlerin döndüğü bir dosya var ortada.

Umut'tan önce iki evladınızı daha kaybetmiştiniz değil mi?

Evet. Bir çocuğum menenjitten ölmüştü. Bir çocuğum da Hacettepe Hastanesi'nin kurbanı oldu, ishalden gitti. Ondan sonra tüm bu geçmişe sünger çekeceğim, acıları kapatacağım dedim, onun için de adını Umut koymuştum. Şimdi kendimize acıyla yaşamayı öğretiyoruz.

Acıyla nasıl baş etti?

Çocukken nasıl yetiştirildiniz, bütün bu acılara hazırlıklı olarak mı büyütüldünüz?

Biz gücün içine doğduk. Yaşadıklarımız ayrıca daha da güçlü olmamızı gerektirdi. 5 yaşımda annemi, 17 yaşımda ağabeyimi kaybettim trafik kazasında. Daha sonra erkek kardeşimin kızı Berna'yı kaybettik.

Acıyla nasıl baş ettiniz?

Bunun cevabı çok zor. Kaderci değilim ama acılarla baş etmekte, topluma, insana, sevgiye yönelmek, başka insanlara faydalı olmak... Bunlar ayakta tutuyor.

Acınızı hafifletecek bir Tanrı inancınız ya da tasavvuf yönünüz var mı?

Doğayı ve insanları seviyorum o kadar. Tabii şimdi Allah inançsız insanların yaşaması mümkün değil. Asıl Yaratan yüreklerimizde diye düşünüyorum. Bunca acıdan sonra inanç şekillerim değişti. Yıllardır edindiğim değerler yok oldu, sonra tekrar değerler bulma çabasına girdim.

Kürt Ahmet'in tutumu

Dava sırasında Kürt Ahmet'in tutumu ne oldu?

Olayın cinayet olduğunu belgeleyen Adli Tıp Raporu'nun tartışılacağı duruşmaya kadar Kürt Ahmet duruşmalara katılmadı. Ancak o duruşmada yaklaşık 50 kişilik bir grupla mahkemeye geldi. Sanık, yurtiçinde olduğu zamanlarda dahi duruşmalara katılmadı.

Ve siz televizyondan izlediğim kadarıyla taş gibi duruyordunuz orada. Ama içinizde ne fırtınalar vardı kim bilir.

Hem de ne fırtınalar. Mahkeme kapısında beklerken diyordum ki "Bu son, bir daha gelmeyeceğim". Ama bitmiyor. Karar açıklandıktan sonra çok hırslandım. Oğlumun ölümüyle yarı öldüm. O gün tamamen öldüm ve oğlumdan özür diledim: "Seni hala musalla taşında bekletiyorlar" dedim çünkü halen onu huzurla gömememiştik. Şimdi Yargıtay tekrar dosyayı inceleyecek. Ya bozacak veya bozmayacak. Belki de benim ömrüm, sonucu görmeye yetmeyecek.

Video kasetlere ne oldu?

Melih'le yüz yüze gelseniz ne söylerdiniz?

Gelmek istemem ki!

O dönemde Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar idi. Kendisiyle bütün bu olup biten hakkında konuşma fırsatınız oldu mu?

Olay yeri tespit tutanağında adı olan o günün Ankara Asayiş Müdür Yardımcısı Mehmet Yasak'a gittim. Bu görüşmemiz sırasında havaalanında görevliydi kendisi. Dedi ki "Eve gittik, keşif yaptırdık. Asayiş Müdürü Hüseyin Özalp de vardı. Evde her şey yerli yerindeydi onun için biz de kaza herhalde dedik. Hatta kamerayla ve fotoğraflarla da tespit ettik " Fotoğraflar dosyada var ama video ortada yok. Bunun üzerine mahkemeden kaseti istettik. Asayiş Müdürü Sedat Demir'in imzasıyla gelen cevapta, böyle bir kasetin olmadığı söylendi. Sedat Demir'e gittim, "Biz Emniyet Teşkilatı olarak dosya üzerinde oynandığını biliyoruz. Müdürüm Orhan Taşanlar da sizinle görüşmek istiyor" dedi. Taşanlar'a gittim. Bana aynen "Hüseyin Özalp dosyayı bu hale getirtti. Olaya kaza süsü verdirtti. Onun Kürt Ahmet ile ilişkilerini biliyoruz. Bunların hesabını soracağız" dedi.

Adil dünya inancı

Sordu mu?

Sorsaydı herhalde haberimiz olurdu. O gün, "Siz Emniyet Müdürüsünüz bunu siz çıkartacaksanız buyurun çıkartın ama size güvenmiyorum" dedim. Güvenmemekte haklıymışım. Oysa ancak adil dünya inancı, yaşamı anlaşılabilir kılar. Adaletin gerçekleşmediği bir dünyada insanlar umutsuzluğa, çaresizliğe teslim olurlar. Umut'un davası, adalet terazimizin yansızlığının sınandığı bir mihenk noktası. Bir polisiye vaka olmaktan çıkıp, kamu vicdanında yargının yargılandığı bir olay oldu. Bu sözlerim sadece bir annenin feryadı olarak kalmamalı. Kamu vicdanında bu olayla ilgili en ufak bir şüphe kaldığı takdirde, olay, "Bırak sen de, Allah cezalarını versin, koskoca Dedeman Ailesi bile başaramadı gerçeği bulmaya" sözüyle ifade edilen bir çaresizlik öyküsüne dönüşecek. Benim amacım, yurttaşlarımızın adalet inançlarını sarsmak değil, pekiştirmek. Bu yüzden herkesi bana elvermeye davet ediyorum.

Zaten Tutun Ellerimi adlı şiirinizde de: "Ellerimi tutun/ Tutun ellerimi yürekten/ Sıkın ellerimi/ Yüreğinizi hissedeyim/ Tam yüreğimden/ Sonra bıraksanız da olur/ Ama bir kere tutun/ Tam yürekten/ Ben o güçle/ Daha mutlu olurum/ Yaşar giderim/ Sıcaklığıyla/ Ellerim kendi ellerimde" demiştiniz. Teşekkür ederim.

1996 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player