Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Orhan Miroğlu] - PKK silah bırakmadan korucuların silahını alamazsınız

Nuriye Akman

Taraf Gazetesi köşe yazarı Orhan Miroğlu'nun annesi Batmanlı Raman aşiretinden. Babası Midyatlı Muhallemi aşiretinin miri. Baba tarafından soyları Selahaddin Eyyubi'ye dayanıyor. Büyük dedelerinin hiçbiri eceli ile ölmedi. Hepsi bir şekilde öldürüldüler. Kendisi de 12 Eylül'de tutuklandı ve 1988'de tahliye oldu. Aralarında uzak akrabalık bağı olan Musa Anter 1992'de öldürüldüğünde Miroğlu da yanındaydı.

O cinayetten ağır yaralı olarak kurtuldu. Tedavisi uzun yıllar sürdü. DEHAP ve DTP'de Genel Başkan Yardımcılığı yaptı. 2007 seçimlerinde Mersin'den DTP milletvekili adayı oldu, seçilemedi. Onlara Dair Her Şey, Çapraz Ateşte İki Halk: Türkler ve Kürtler, Ana'ya Söyleyin Her Şey Bitti, Ona Zarfsız Kuşlar Gönderin, Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı, Barışa Dair Bir Hikayemiz Olsun adıyla yayınlanmış altı kitabı var.

Süryanileri anlatan 'Affet Bizi Marin' adını taşıyan bir kitabı da önümüzdeki günlerde piyasada olacak. Miroğlu ile, demokratikleşme sürecinin önemli konularından biri olan koruculuk müessesesini konuştuk. Önümüzdeki dönemde devlet, koruculara verdiği silahlara veda diyecekse, sorunun boyutlarını satırbaşlarıyla hatırlamakta yarar vardı...

Musa Anter cinayetinden sonra uzun yıllar tedavi gördünüz. Sağlığınız ne durumda?

Kalıcı arazlar var. Sırtımdan yediğim kurşun, omuriliğin sinirlerini ezdiği için bacaklarımda yüzde 30 güç kaybı var. Yürüyorum ama sürekli bir kasılma ve titreme var.

Bu geçmeyecek mi?

Yok, omurilikle ilgili yeni gelişmeler olmazsa bu geçmeyecek. Ama şu an tek çaresi var. Kilo almayacağım. Bol spor yapacağım. Bol yürüyeceğim. O yüzden hiç araba kullanmıyorum. Tabii travmatik bir şey. Arıza bıraktığı için bu travmayı her gün yaşıyorsunuz. Üç gün evden çıkmayınca, hemen topallamaya başlıyorum.

Korucu sayısının 80 bin olduğu söyleniyor. Doğru mu?

60 bin korucu devletten resmen maaş alıyor.Bunun dışında bazen sayıları 30 bini bulan gönüllü korucular var. Dolayısıyla toplam rakamı 90 bin gibi düşünmek de mümkün.

Özellikle çatışma yıllarının çok yoğun olduğu dönemlerde sayı arttı. 1985- 1990 yıllarında PKK ile korucular arasında çok şiddetli çatışmalar olduğu zaman korucu sisteminde bir çözülme gözlemlendi. Birçok korucu aşiret silahlarını gidip karakolların önüne bıraktı.

Korkularından mı?

Sadece korkuya bağlamak doğru bir şey değil. Bir kere PKK bu insanları, Kürt çıkarlarına karşı durmakla suçladı. Çahş yani hain olduklarını söyledi.

Korucular da PKK'lıları ihanetle suçlamadılar mı?

Onlar PKK'nın karşısında, "devlete karşı gelinmez" gibi bir argümanla duruyorlardı. PKK o dönemde hakikaten çok etkin bir durumda olduğu ve savunduğu şeyler, Kürtler'in reddetmediği şeyler olduğu için PKK'ye karşı bir ihanet söyleminin korucular tarafından dile getirilmesi kolay değildi. Korucular, PKK'yı kendilerine karşı da saldırı düzenlemekle suçluyorlardı. Çünkü PKK onları koruculuktan vazgeçirmek için birçok korucu köyünde toplu katliamlar düzenledi. Çoluk çocukları ile birlikte öldürüldüler.

PKK, kendi halkını vurdu yani.

Maalesef. Sonuçta bu insanlar aynı dili konuşuyor. PKK'ler için de geçerli bu, korucular için de. Sonuçta akraba olan iki kesim. Aynı köyde yaşayan insanlar.

Korucuların hepsi aşiret üyesi mi?

Tabii ki. Geçici korucu yasası aslında II. Abdülhamit'e kadar dayanır. Bunun ilk temellerini II. Abdülhamit attı, Hamidiye alayları ile birlikte. İmparatorluğun dağıldığı, birçok halkın başkaldırdığı bir dönemde, Kürtleri nasıl ederiz de elimizde tutarız, merkezi otoriteye bağlı bir halde bırakırız gibi arayışlar vardı. Hamidiye alayları 1890'da kuruldu. 1915'teki olaylarda hem Ermenilere, hem de Süryanilere karşı kullanıldı bu alaylar. Bunlara rütbeler verildi. Paşalık rütbesi dahil. Madalyalar dağıtıldı. Bunlar büyük Kürt aşiretleriydi. Bu sistem 1918'e kadar sürdü. Devlet 1985'te bunu tekrar hayata geçirirken, isteyenin geçici köy korucu yasasına göre silah ve maaş alabileceğini ilan etti. İlk aşamada az sayıda da olsa bu sisteme başvuranlar oldu. Ama bireysel olarak yapılan bu başvurular, devletin işine gelmedi. Devlet bunu aşiretlere mal etmek istedi.

Aşiret mensubu olmayan korucu yok muydu?

Tamamı aşiret mensubuydu. Aşiret mensubu olmayan ya da aşiretle çok güçlü bağlar kurmamış insanlar da zaman zaman korucu olmak için başvurdular. Ama devlet bu başvuruları kaale almadı. Devletin amacı aşiretleri bu sisteme ortak etmekti. Bu yüzden Van'da, Hakkari'de Mardin'de Genelkurmay adına gelmiş yüksek rütbeli komutanların bulunduğu toplantılar yapıldı. Aşiretlere silah almaları gerektiği söylendi. Birtakım aşiretler, bu teklifi kabul ettiler, birtakım aşiretler de reddettiler. Bugün bir araştırma yapılsa, koruculuğu kabul etmeyen, PKK'yi de benimsemeyen aşiretlerin çok zor durumda kaldığını, adeta iki ateş arasında kaldıklarını görebiliriz.

Kaç aşiretten bahsediyoruz? Kaçı korucu oldu, kaçı olmadı?

Doğu ve Güneydoğu'nun en güçlü aşiretleri, Urfa'da Bucaklar, Hakkari'de Jirkiler, Pinyanişiler, Şırnak'ta Tatarlar. Bunlar bölgenin en güçlü aşiretleri. Bunlar silah aldılar ve hala bu silahlarını tutuyorlar. Mesela Batman'da Ramanlılar çok açık bir biçimde devletle işbirliği yapmadılar ve kitlesel olarak silah da almadılar. Ama onlar da PKK ile karşı karşıya kaldılar. Buna benzer çok aşiret var. Fakat bu aşiretler Ramanlılar gibi bölgede kalamadı. Ramanlılar kalmayı başardı.

Yani bazı aşiretler tamamen bölgeden silindiler.

Evet. Metropollere geldiler ve çok büyük bir sefaletle karşı karşıya kaldılar. Bir ekmeğe muhtaç hale geldiler. İnsanların köyleri vardı, hayvanları vardı, üretim yapabiliyorlardı. Hiçbir ekonomik sorunları yoktu. Devlet sadece bu aşiretlere yönelik değil, kendisinin teklifini kabul edip PKK'ye karşı, mücadele etmek için silah alan aşiretlere de aslında çok fazla güvenmedi. Mesela Jirkilerin bazı köylerinden çıkmalarını istedi ve Jirkiler köylerini terk etmek zorunda kaldılar.

2000'den itibaren birkaç yıl barış dönemi yaşanmıştı. Neler oldu o zaman?

Evet, 2000- 2004 yılları arasında bölgede bir çatışmasızlık hali vardı. O dönemde acaba koruculara yönelik bir silahsızlandırma projesi geliştirilebilir mi diye düşündük. Bu barış projesinin başkanlığını yürütüyordum. Aşiretlerle toplantılar gerçekleştirdim. Jirkiler adına toplantıya katılan Mehmet Adıyaman bana o zaman aynen şunu söyledi: "Ben eskiden evime yanımda 50-60 insanla gidiyordum. Onları ağırlayacak durumum vardı. Bu kadar güçlüydüm. Ama şimdi devlet öyle bir politika izledi ki. Bizi 3 milyona (o dönemin parasıyla. Bugünün parasıyla 300 lira) mahkum etti. Şimdi sen gelmişsin bize diyorsun ki, bu ekmeği geri verin. Bunu yapamayız. Bunu yaptığımız zaman aç kalırız." Tabii PKK'nin 90'lı yıllarda korucu aşiretleri sindirmeye yönelik eylemleri, bu aşiretlerin devletle çok daha sağlam ilişkiler kurmasına ve aldıkları silahların sayısının artmasına yol açtı.

Mardin Bilge Köyü katliamından sonra koruculuk sistemi yeniden tartışılmaya başlandı.

Bunun büyük bir toplumsal yara olduğunu artık herkes kabul ediyor. Koruculuk bugün artık suç üreten bir mekanizmaya dönüştü. Bildiğim kadarıyla korucuların giriştiği suçlarla ilgili olarak 5 bine yakın dosya var yargıda. Tabii 25 yıl sürekli şiddetle temas etmiş, şiddeti çok sınırsız bir şekilde kullanmış bir topluluk. Yani sadece PKK'ye karşı değil, normal sivil insanlara karşı da, hatta hasım olduğu aşiretlere ve başka gruplara karşı da sınırsız bir biçimde güç kullanma yetkisi verilmiş bir kesimden bahsediyoruz. Bu büyük bir rehabilitasyon sorunu aynı zamanda.

Hiç silah bırakan korucu olmadı mı son dönemde?

Yani 1985'ten bu yana silah alan aşiretlerin hiçbirisi kitlesel olarak silah bırakmış değil. Tabii emekli olanlar var, ölenler var. Onun dışında asıl olarak mekanizma kendisini tıpkı 1985- 90'lı yıllarda olduğu gibi koruyor.

Koruculuk, aşiret sistemini güçlendirdi mi, zayıflattı mı?

Çok daha güçlendirdi. Yani ağalık sistemine bağlı olarak yaşamını sürdüren ve ibadet eder gibi, günlük hayatını ağaya bağlamış insanın hayatında hiçbir değişiklik olmadığı gibi, bu bağımlılık önemli oranlarda arttı. Şunu duyardık mesela biz. Derlerdi ki falan aşiretin ağasının işte 2 bin korucusu var. İşte şu kadar para giriyor kasasına. Ve bu korucuların maaşının sadece üçte biri koruculara dağıtılıyor. Geri kalan bölümünü de ağalar kendi cebine indiriyor.

Bunların kanıtı var mı?

Yok tabii. Bunlar bir sosyal gözlem ve hiç de yabana atılır bir tarafı yok. Ben 1988'de Diyarbakır cezaevinden çıkıp Midyat'a gittiğimde, eskiden hemen hemen hiçbir şeye sahip olmayan, çok mütevazı bir yaşam süren aşiret ağalarının çok zenginleştiğini gördüm. Hepsinin altında son model arabalar vardı ve o dönem bölgedeki ihale mekanizmaları tamamen bu aşiretlerin kontrolünde işliyordu. O aşiretin akrabalarının ve ağanın kendi aile çevresinin yüzde 80'inin hiçbir müteahhitlik vasfı olmamasına rağmen müteahhit olduğu bir dönem bu. Devlet okul ve karakol yaptıysa, bunun müteahhitliğini de bu insanlar yapmıştır. Bireyin özgürleşmesini savunmamız gereken bir dönemde onu tamamen ağalara ve bu aşiret reislerine bağımlı hale getirdik. Bu yüzden de Genelkurmay Başkanı'nın bu sistemden şikayet etmeye hakkı yok çünkü onun başında bulunduğu kurum bu sistemi bu hale getirdi.

Zenginleşen aşiret daha da güçlendi tabii.

Tabii, bu zenginleşme, müthiş bir siyasi nüfuz sağladı bu insanlara. Türkiye'nin merkez sağ ve sol partileri son 20-25 sene içerisinde korucu ağalarına danışmadan, onların onayını almadan bölgede bir tek adım bile atamadılar. Bu şimdi, AKP ile DTP'nin yaklaşımlarıyla biraz kırılmış görünüyor.

Eski köy romanlarındaki aşiret ağası tiplemesi hiç mi değişmedi yani?

Değişmedi. Aşiretler içinde demokratik mekanizmadan bahsedilemez. Savaşa bağlı olarak bireyin özgürlüğü daha da sınırlandırıldı. Çünkü bir ateş vardı, ya bu ateşi tutuşturanların tarafındasınız ya da değilsiniz. Zaten devlet tarafından hazırlanan raporlar var. Aşiretlere bazı renkler verilmiş. Mesela kırmızı rengi alan aşiretler tam PKK'lıdır, sarı rengi alanlar PKK taraftarıdır. Taraftar olmakla PKK'lı olmak arasında bir ayırım var. Beyaz renkliler devlet yanlısıdır. Devlet Kürtler üzerine zaman zaman böyle sosyolojik araştırmalar yapar ve aşiretleri, toplumu sınıflandırmaya tabi tutar.

Devlet keşke o raporları milletiyle paylaşsa da öğrensek. Gerçekten merak ediyorum, 2009 Türkiyesi'nin aşiret ağası tiplemesini.

Şöyle düşünelim, bir toplumun içerisindesiniz, bu toplumun bir kesimi demokratikleşme talepleriyle belli bir mücadele yürütüyor. Bu mücadelenin şu ya da bu yanını benimsemeyebilirsiniz. Karşı çıkabilirsiniz hatta şiddeti barındırdığı için tercih etmeyebilirsiniz. Ama sonuçta bu etno-kültürel taleplerle yola çıkmış bir mücadele. Bunun karşısında da feodal yapıyı korumak isteyen, aşiret bireyine yönelik baskıyı merkezi devlet otoritesinin lehine kullanmak isteyen bir toplumsal yaşam biçimi var. Bu toplumsal yaşam biçiminde demokrasinin gelişmesini beklemek çok yanlış. Ama bazen bölgeye yaptığım gezilerde şunu görüyorum. Koruculuğu tercih etmiş aşiretlerin içinde bile önemli oranda DTP'yi tercih eden ya da AKP'yi tercih eden ya da seçimini daha demokratik partilerden yana yapan bireyler var ama bunu muhtemelen büyük oranda gizlilik koşulları içinde yapıyorlar. Açık bir siyasi tercih olarak hala yapamıyorlar. Bunlar yeni genç kuşaklardır. Ve aslında travmayla yetişmiş kuşaklardır çünkü babaları ya da dedeleri Kürt mücadelesine karşı olan insanlar olarak suçlanıyorlardı. Bunlar bunun ağır psikolojisiyle büyüdüler. Bir halkın mücadelesine karşı durmak gibi bir pozisyonda hissettiler kendilerini. Çünkü ondan etkilendiler, mesela korucuların evlerinde de Roj Tv seyrediliyordu, Kuzey Irak'ta yayın yapan kanallar vs.

Siz bir Kürt olarak içeriden baktığınız zaman, bir halkın mücadelesine karşı durmak gibi bir ifade kullanabiliyorsunuz. Ama biz dışarıdan baktığımız zaman teröre karşı durmak diyoruz. Algı farkımız var. Şimdi sizin o travmaya uğramış gencin kafasında demokratik mücadele aracının terör olamayacağı gibi bir isyan parçasının da olması lazım. Çünkü anasını babasını öldürdü o PKK.

İşin bu yanı da var tabii. "Benim ailem devletin silahını aldığı için PKK tarafından öldürülmüş" diye düşünenler de olabilir. Bu da ayrı bir travma. Söylediğiniz doğru. Dışarıdan gözleme gelince, Türkiye'nin Kürt meselesindeki algısında büyük isabetsizlikler var. Türkiye büyük bir paranoya ile yaklaşıyordu bu zamana kadar. Hala bu paranoya üzerinde yol almak isteyen insanlar var. Bugün aklı başında profesörler bile, "Kürtlere bu devlet hiçbir şey yapmadı Türkleştirme programı olmadı, Kürtler inkar edilmedi. Kürtlere Türk olma fırsatı gibi önemli bir şey sunuldu ama Kürtler bunu anlayamadılar. Bu politikayı sürdürmek icap eder. Burada bir asimilasyon yok. Burada çok gönüllü güle oynaya gerçekleşmiş bir entegrasyon var" diye konuşabiliyorlar. Dışarıdan baktığınız zaman, koruculuğu bir terör hadisesi, teröre karşı bir mücadele meselesi olarak görmek son derece yanlıştır. Bütün mesele Türk kamuoyunun bu söylemden kurtulması, buna dair yeni bir bilinç, yeni bir kültür yaratmasıdır.

Yani bu savaşın bütün sorumluluğunun PKK'ya bağlanmaması gerektiğini söylüyorsunuz.

Elbette. PKK'nin bu savaşın sürdürülmesinde tabii ki bir rolü ve sorumluluğu vardır. Şunu düşünmek gerekiyor, etno-kültürel talepleri bastırılan bütün halklarda şiddet, her zaman uyandırılmayı bekleyen bir potansiyel olarak durur. Uygun koşullarda da harekete geçer. PKK bu uygun koşulları harekete geçirmiş bir örgüttür. PKK da, kendi hesabına düşen hatalarını, insanlığa karşı işlenen suçlardaki payını elbette ki kabul edecek, geçmişiyle yüzleşecek, aynı şeyi de devletten beklemeye hakkımız var.

Terör bitmeden koruculuk sistemi tasfiye edilebilir mi?

Bence mümkün değil. Bugün korucular dediğimiz kesim PKK'ya karşı 25 yıldır kullanılıyor. Karşılıklı işlenmiş büyük suçlar, büyük günahlar var. Bir kan davası var her şeyden önce. Tabii PKK silahsızlandırmadan, silahlı varlığını dağlarda sürdürdüğü sürece korucuları silah bırakmaya ikna edemezsiniz. Devlet onlara bir zaman silah verdi şimdi geri almaya çalışıyor gibi bir mesele değildir bu, grift bir meseledir. Bu açılım sürecinin de en önemli meselesidir. PKK'nın silahsızlandırılması meselesinde mesafe alındığı oranda, bir iç barış meselesi olarak korucuların silahsızlandırılmasını düşünmek ve planlamak gerekiyor.

Korucular da PKK da silah bıraksa bile, sorun bitmiyor.

Silahlar bırakıldı, iki kesimin bir arada yaşama koşullarına giden bir süreç başladı diyelim. En zoru bu, çünkü bırakın ideolojiyi, Kürtlük meselesini; iki nesil birbiriyle savaşarak büyümüş. Burada çok güçlü mekanizmaların devreye girmesi gerekiyor. Kürt meselesinin şiddetten arındırılması ve ona karşı uygulanan şiddetin de devlet tarafından kabul edilmesi, inkar edilmemesi gerekiyor. Karşılıklı olarak işlenmiş suçların itiraf edilmesi gerekiyor.Burada dünyada onaylanmış ve kabul görmüş bazı modeller var. Güney Afrika'dan tutun da bazı Latin Amerika ülkelerine kadar.

Onlar gibi geçmişle yüzleşmek gerekecek yani.

Bu tarih lanetli bir tarih. Bu tarihin üstünü kapatarak, geçmişte hiçbir şey olmamış gibi davranarak onunla yüzleşmek mümkün değil. Bu yüzden zaten açılım bağlamında Türkiye'nin en önemli meselesi geçmişiyle yüzleşebilmesidir. Korucuların 25 yıllık geçmişi ile yüzleşmek, Diyarbakır'daki cezaevi ile yüzleşmek, Mardin'deki son katliamla yüzleşebilmek... Bütün bunlar için sadece siyaset yetmez. Güçlü bir aydın insiyatif elini taşın altını koyacak. Güçlü bir sanatçı inisiyatifi, güçlü bir entelektüel camia insiyatifi. Üniversitelerden başlayarak toplum olarak bütün kurumlarımızla harekete geçmekten ve önyargısız, karşımızdakini anlayarak, suçlamadan harekete geçmekten bahsediyorum.

Şimdiye kadar becerilemeyen bir şeyden bahsediyorsunuz. İki taraf da birbirini "itiraf et, özür dile" diye sıkıştırırsa iş yine yokuşa sürülür diye korkarım.

Özür dileme ayrı bir mesele de. Önce yüzleşmek önemli. Şimdi mesela Türkiye Diyarbakır cezaevini konuşmaya başladı. Düşünebiliyor musunuz 29 yıl geçmiş. Hasan Cemal 2004 'de Kürtler kitabını yazmasaydı Türkiye belki Diyarbakır'da ne oldu, ne bitti bilmeyecekti. Oysa 2003 yılına kadar benim de aralarında bulunduğum birçok arkadaşımız bu konuda kitaplar yazdı. Türkiye bunların hiçbirini dikkate almadı. Bugün bir bakıyorsunuz ki 78'liler ya da başka gruplar Diyarbakır cezaevi ile ilgili bellek araştırmaları yapıyorlar. Şimdiye kadar görüşülmüş ve tanıklığına başvurulmuş 500 kişiden bahsediliyor. İnsanlardan orada yaşadıklarına dair kayıtlar alınıyor. Daha sonraki aşamada orada görev yapmış insanların da dünyasına girilecek. Onlar da travma yaşadılar ve bunları bizlerle paylaşmadılar. Çünkü hala susuyorlar. Yaşananlar anlatılacak ve toplum böylelikle rahatlayacak. Başka çaresi yok. Toplumsal terapi böyle olacak. Çok güçlü bir dinamizmi var bu toplumun. Nobel ödülü alan yazarımız var, dünyada milyonlarca okuru bulunan Yaşar Kemal gibi barış üzerine kitaplar yazan yazarlarımız var. Bugün İstanbul'un varoşlarına bir mikrofon tutun, köyü yakılanlara, yaşadıkları yerleri bırakıp gelmek zorunda kalanlara, size çok önemli şeyler anlatacaklardır. O insanları Türkiye dinlemedi. İnanıyorum ki eğer bu savaşın hakikatlerini 10 yıl önce konuşabilseydik bu savaş şimdi çoktan bitmişti. Bir savaşın hakikatini bilmek onu bitirmeye yönelik çok önemli bir adımdır.

Rehabilite olmak için konuşmak önemli ama yeterli mi?

Yetmez. Siyasi bir irade gerekiyor. Siyasi irade bugün Türkiye'de Ak Parti iktidarı nedeniyle önemli avantajlar sunuyor. Türkiye'nin son 7 yılda, bu belalı işin hala sürmesine neden olan koşulları ortadan kaldıramamasına rağmen AKP'nin önemli bir imkan olduğunu, barış meselesini çözebilecek başka bir partinin olmadığını düşünüyorum.

Korucular İç barışa hizmet edebilir

Korucular silahlarını teslim ettiklerinde maaşları da kesilmeyecektir herhalde.

Devletin bundan sonra korucuların maaşlarını kesme hakkı yoktur. Ama korucuların başka alanlarda istihdam edilmesi söz konusu olabilir. Savaş yılları boyunca yakılmış ormanlarda bile, değil 60 bin kişiyi, 100 bin kişiyi çalıştırsanız 10 yıl içinde Güneydoğu'yu ancak yeniden ağaçlandırırsınız. Bu bir alan sadece. Okula ihtiyaç var, sağlık ocağına ihtiyaç var. Artık korucu ağaları almasın o ihaleleri, devlet kendisi yapsın ve korucular orada maaşları karşılığında çalışsınlar. Bu savaş bitsin, bölgenin ekonomik dinamikleri sadece bu korucu potansiyelini değil, bölgedeki bütün işsizliği istihdam edebilecek seviyeye gelir.

80 bin korucudan bahsediyoruz. Aileleriyle birlikte yaklaşık 1 milyonluk bir nüfustan bahsediyoruz, değil mi?

Daha fazla. 2 milyonluk bir nüfustan bahsediyoruz. Bu çok önemli bir rakamdır.

Korucular ne kadar maaş alıyorlar?

Ben de araştırmıştım. 1985'te 40 binmiş. 1989'da 369 bine, 1990'da 463 bine çıkmış. 1993'te sonra 3 milyon lira o zamanki parayla. Korucuların devlete yıllık maliyeti 1993'de 15 trilyon. Bu rakamlar azalmamıştır, daha da artmıştır. Korucuların durumunda iç barışa hizmet edebilmelerine yönelik bir iyileştirme yapılması gerekir. Bu sadece korucularla sınırlı bir şey de değil. Binlerce kişi siyasi nedenlerle Türkiye'ye hala dönemiyor. Bütün bunlar büyük rakamlar oluşturuyor. Onbinlerce insanın tekrar geri dönüp, bu yıkılmış yakılmış köylerde kasabalarda, tarihle yüzleşme kabiliyeti göstererek bir arada yaşamasından söz ediyoruz. Burada sadece devletin kullanacağı olumlu inisiyatif yetmez.

O günler gelsin tek, insan hakları kuruluşları da girer devreye.

Hatta bu da yetmeyebilir ki birçok ülkede bunun yetmediği görülmüştür. Uluslararası mekanizmalar devreye girmiştir. Güney Afrika barışını inşa ederken 1960 Sharpeville katliamından başlamış bu geçmişle yüzleşme meselesi. 1994'te Mandela'nın cumhurbaşkanı seçildiği döneme kadar uzanan bir süreçle yüzleşilmiş, geçmiş sorgulanmış. Yeni anayasasını bu yüzleşme ve sorgulama üzerinden kurmuş bu toplum. Şimdi yeni anayasa falan diyoruz Ama toplum, herkesin hakikaten eşit vatandaşlık haklarına sahip olduğuna dair bir kanaate ulaşmadan, böyle bir şeye inanmadan, yeni bir anayasa yapmak imkansız. Sanıyorum yeni bir anayasa, ancak böyle bir yüzleşme ve toplum içinde çok güçlü bir tartışma, bir empati kurma, geçmişi sorgulama kültürü üzerinden inşa edilebilir.

Güney Afrika bile becerdiyse biz de becerebiliriz.

Güney Afrika'nın yaraları çok daha derindi. Rakamlar çok daha korkunçtu. Orada ırkçılık vardı. Burada çok şükür ırkçılığın çok güçlü bazı tezahürleri olmasına rağmen çok ön planda değil. Ama hafife alınmayacak şeyler de oluyor. En son Bursa-Diyarbakırspor maçında yapılan gösteriler. Bugün Türk medyasında sivil Kürt liderlerine, kravatını takmış parlementoya gelebilmiş, halkının oylarıyla orada temsil edilen insanlarla alay edenler var. Her iki halk arasında ırkçı duygular üst sınırda değil, ama bu örnekler çok da rahat bir sınırda olmadığımızı gösteriyor. Bence bu sınır bundan sonraki gelişmelere bağlı olarak zorlanabilir. Hiç ummadığımız bir biçimde Türkiye bir ırkçı dalga ile karşı karşıya kalabilir. Bunu önlemenin tek yolu açılım sürecinin desteklenmesi ve selamete ulaşması için herkesin sorumlu davranması. DTP ve AKP sorumlu davranması gereken iki parti bence.

Korucuların ellerindeki silahların tümü devlete ait silahlar mı? Kendi imkanlarıyla aldıkları silahlar da olmalı.

Var tabii, böyle silahları da var korucuların. Devlet bir biçimde onu da alacak. Devletin korucu camiasında kontrol edemeyeceği bir şey yoktur. Önemli olan o silahların hiçbir biçimde kullanılmasına lüzum hissedilmeyecek bir ortamın yaratılması, korucu ailelerin bunu bir biçimde hissetmeleri, bunu görebilmeleri. Aynı şey PKK'lı aileler için de geçerli. Çocukları dağda, hapiste, yurtdışında olan aileler için de aynı ruh hali geçerli. Onlar hala büyük bir korkuyla yaşıyorlar. Üstelik devlet tarafından onlara şüpheyle bakılıyor ve şüpheyle karşılanıyorlar. Potansiyel suçlular gibi görünüyorlar ama öbür yanda korucu aileleri ellerinde silah, kasabaların içinde, şehirlerin içinde rahatlıkla dolaşabiliyorlar, bu büyük bir psikolojik gerilime de yol açıyor.

2009 Yılı Röportajlar