[Fatih Terim] - “Aslan Kral”ın iç dünyası…
Nuriye Akman
Sabah Gazetesi
“İmparator’un iç dünyasından, ilkelerinden ve hırsından Türkiye’nin öğreneceği çok şey olduğunu düşündüm…” 1999’un son pazarını, bu yılın en başarılı insanlarından birine ayırmak istediğimde aklıma gelen en çarpıcı isim Fatih Terim oldu. Sadece GS’lıların değil, Türk sporseverlerin değil, Avrupalıların da Aslan Kral’ı 2000’li yıllarda hayranlıkla izlemeye devam edecekler…
İmparator olmanın bedelini iç dünyanızda nasıl ödüyorsunuz?
İç dünyanızda size konulan unvanlara layık olma, çaptan düşmeme, mahcup olmama savaşı başlıyor. Onun için de hoş, keyifli ama hem çalışma temponuzda hem normal hayatınızda bedeli çok yüksektir. Öfkeyi kendinize yöneltirsiniz.
Niye bu kadar hırslı, kaybetmeye tahammülü olmayan bir insansınız?
Kimse kaybetmeye tahammül edemez ama bunun derecesi var tabii. Bendeki had safhada. Herhalde en zayıf yönüm bu. Doğru yaptığınız bir şeyi yanlış algılamakta, yanlış lanse etmekte ısrar edenlere belki bu isyanım. Yanlışın bedelini ödettirmeyince hırslanıyorum. Son yıllarda değerini bulması gerekenlerin bulmadığına, bulmaması gerekenlerin bulduğuna inanıyorum.
Siz, yalnız bir adam mısınız?
Öyle diyebilirsiniz. Çok dostu, arkadaşı var ama yani… İnsan kalabalıkta da yalnız kalabilir. Bir de, seviyorum yalnızlığımı.
Yalnızlık, bir boyutuyla da narsis insanların psikolojisidir.
Ben narsist değilim. Kendime çok aşırı güvendiğim için belki.
Çok gururlu bir haliniz var.
Var. Dışarıya bu şekilde gözükmek için de bir çaba harcamıyorum.
“Şu anda 4 tane kitap okuyorum. Hepsini aynı anda anlayabilecek kapasitedeyim. Biri “Vektör” diye bir roman, öbürü “Sevdalinka”. En son Ahmet Altan’ınki miydi bitirdim. Neydi? Bir bayanınki vardı onun ismini getiremiyorum.”
Hırsın ve kendine güvenin öteki ucunu konuşalım: Korkularınızı…
Eşimi, çocuklarımı, mutluluğumu, bir dostumu kaybetmekten çok korkarım. Çok iyi yapılan bir işin yanlış lanse edilmesinden dolayı kaybetmekten korkarım. Yıllar yılı “ayakkabısının arkasına basar, maçodur, döver Galatasaray’a uygun değil” gibi şeyler işlendi. Şimdi bunu nasıl izah edersiniz, ‘ya ben öyle değilim’ diye? Bu kadar basit mi? diye. Ona kızıyorum mesela.
İntikamcı mısınızdır?
Hayır desem yalan olur.
İntikamı zevkle planlar mısınız?
Kinciliğim yoktur. İyiliği de, kötülüğü de unutmam. Bir takım şeyler yapacak gücüm de vardır. Hem iyiliğe hem kötülüğe.
Denediniz mi hiç kötülüğü?
Yapamıyorum da ama bir gün gelecek herhalde sıraya dizeceğim yani…
Sizi öfkelendirenler kimler?
Şahıs olarak şu demenin anlamı yok. Türkiye’de kafanızı kaldırırsanız çok bulursunuz. Bir duruma, bir şahsa, bir mantığa zarar verme adına yarışan bir sürü insan var. Günün birinde bunun herkes ceremesini çekecektir. Huzuru bozma adına yarışan insanları unutmam da. Hiç kimse merak etmesin.
Başarı sizi öfkeli bir adam mı yaptı?
Hep örnek olmak zorundasınız. Belki ben örnek olmaktan bıktım. Yanlış örnek olmaktan korkuyorum. Mesela, basın toplantısında bir soruya kendi üslubum ile cevap verdim. Hemen, “Oldu mu, yakıştı mı?” dediler. En ufak bir kredim yok. Örnek olmak çok güzel de, bir an geliyor “Ben de insanım. Yapmayın Allah aşkına. Ben de hata yapacağım.” Diyorsunuz.
Üst üste dördüncü kez şampiyonluğu yakaladıktan sonra “ver elini Avrupa” mı diyeceksiniz?
Böyle bir şeyler okuyoruz gazetelerde.
Bir İtalyan ya da İspanyol takımına mı gidiyorsunuz?
Ben zaten kafama göre bir teklif olursa gideceğimi ifade ettim. Benim mukavelemde gidiş serbestîsi şartı var. Dışarıdan bir teklif gelirse bu benim hedefim. Kendimi oraya layık görüyorum. Ama şu takıma gidiyorum, İtalyanca, İspanyolca ders alıyorum gibi şeylere gerek yok. bir şey olursa ben kendim söylerim. Bu çok övünç kaynağı bir şey. İtalyanca, İspanyolca derslere almama gerek yok. Gittiğim zaman iki ayda nasıl olsa öğrenirim.
Biraz İtalyanca konuşuyorsunuz.
Evet. Ben yıllarca her yaz İtalya’ya gittim. Yani alışverişimi yaparım, rahat rahat kendime yeterim ama o işimde yetmez.
İspanyolcanız nasıl?
İtalyancaya çok yakın. Öğreniriz.
Görevinizi iki yıl daha sürdürmeniz için kulübünüz 10 milyon dolar, sonra da futbol şubesi başkanlığı teklif etti.
Benim haberim yok öyle bir şeyden. Ben mayıstan önce masaya oturmayacağımı söyledim zaten. Sonra duruma bakarım.
O sırada Avrupa’dan da teklif gelse, tercihinizi nasıl kullanırsınız?
Hedefime göre yaparım herhalde. Herhalde Avrupa’ya giderim.
Bir başbakan sizin hangi taktiklerinizden yararlanmalı?
Bir kere hep doğruyu söylemeli, hiç eğirip bükmeden, riya yapmadan. Bakanlar Kurulu’nun her elemanını aynı performansı verecek şekilde hazır tutmalı. Yani bugün Türkiye’de birkaç bakanlık arasında çok büyük fark var. Dinamizm açısından, aktivite açısından, sorumluluk açısından fark olmaması lazım.
Nasıl yapacak bunu?
Biz yedek oyuncularımızı nasıl, ne zaman sahaya sürersek, aynı asmış gibi performans veriyorsa onu da öyle tutacak. Bakanlıkların tümüne aynı alakayı gösterip, bir denge tutturulacak. İkincisi benim şu özelliğimden yararlanılabilinir; inandığım, beraber çalıştığım bir insanın başkası tarafından üzülmesine izin vermem.
İki bakanlık çatışır, birinin ak dediğine öbürü kara diyorsa ne yapardınız?
İki bakanlık birbirleriyle çatışmıyor, şu anda siz çatıştırıyorsunuz derdim. Fikir tartışmasını dışarıya vermeyen, dışarıda birlik gözüken bir hal çaresi bulurdum.
Politikacıların sizden alacakları derslerden biri de, sizin sürekli kendini yetiştiren bir insan olmanız mı?
Ben çok başarılı olmama rağmen eksiklerimi de bilirim. İçimde bir kişilik tartışmam yok. Herkese böyle olmalarını tavsiye ediyorum. Ben üretmek zorunda olduğumu hissediyorum. Hem de klasik şeyleri değil yapılmamışları.
Siz nasıl bir politikacı olurdunuz?
Bir defa miting yapamazdım. Politikacılar mitingde olmayan kalabalığı kendileri temin ediyor çoğu zaman. İnsanlar gelmek zorunda. Belki gelmek istemiyor. E, yani ne konuşacaksınız her dakika? İkincisi, kendi üslubuma göre davranmak isterim. Yani basit, sade ve etkili. Yani şimdiki gibi olursam çok tepki çekebilirdim. Meclisteki kavgalar kayıkçı kavgası gibi. O, ona çağırıyor o, ona. Çünkü beş dakika sonra kol kola gezeceksin. Ben yapamayacağım u işi.
Bir teknik adam olarak politikada nelere dikkat edilsin istiyorsunuz?
Haberleri seyrederken, okurken, bazen öyle sorumsuzluklar görüyorum ki.. Ben de İngiliz parlamentosu gibi şöyle karşılıklı oturan ve centilmen centilmen konuşan insanlar istiyorum. Burada birbirlerine söven, anlattığıyla beni tatmin etmeyen insanlarla karşılaşıyoruz. Bazı insanlar gibi bu milletvekilinden, bu bakandan, bu meclisten bir şey olmaz demek istemiyorum. Bunu kendime yediremiyorum. Bu ülkede her şey oluyor da bunlar mı olmuyor?
Fatih Terim nasıl bir cumhurbaşkanı olurdu?
Başkanlık sistemindeki gibi bir cumhurbaşkanı mı, şimdi bizim sistemimizdeki cumhurbaşkanını mı soruyorsunuz?
Siz seçin.
Başkanlık sistemindeki daha cazip geliyor. Daha etkin, daha yetkili…
Sizi aday gösterelim.
Yok… Yeri gelirse ona da koyarım adaylığımı. Cumhurbaşkanı olmaya itirazım yok tabii.
Ciddi misiniz?
Bazı makamlar vardır, siz, talip olamazsınız. Sizi talep ederler. Ülke size sahip çıkar. Bazıları çıkıyor ya “ben de cumhurbaşkanı adayıyım” diye. Hiçbir şansları yok.
Sergen’e özel kurallarınız olacak mı?
Elimde önemli bir koz var. Şimdi benden şunu mu demem beklenir? “Son şansı bu adamın. Yaptı, yaptı!” Bu, benim liderlik tarzım değil. Olmayacak bir şeyi fazla konuşarak insanların aklına getirebilirsiniz. Sergen’in buraya niye geldiği belli. Ben Sergen’i çok iyi futbolcu, takımıma faydalı olacak diye aldım. İyi oynarsa, şartlarımıza uyarsa GS’nin uzun yıllar futbolcusu olabilir. Böyle bir fırsat var. Bunu niye tepsin? Sergen çok zeki.
Futbolcularınıza koyduğunuz kurallar gibi evinizde de temel kurallar var mı?
Var. Bizde çok önemli bir şey olmadıkça akşam yemekleri beraber yenir. Bu bir kaidedir. Ben gelmeden ancak çocuklar yiyebilir. Ama hanım yemez.
Eşiniz, siz geldiğinizde evde mi olmak zorunda?
Evet. Türk insanı bazı öz değerlerini kaybetmeyecek. Yani bizde falan oldu, filan oldu bunlar değişti! Yok öyle şey! Ama karısını en üst seviyede tutmak var. Birçok şeyim, belki her şeyim eşimin üstünedir.