Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

Onlar için özgürlük bir oyun oynamak

Oyun bitti, avuçlarım yanıncaya kadar alkışladım. Yukarı kulise giderken aklımda yaşlı Birdy'in kozasından çıkarken ettiği "Evet numara yapıyordum. Kuşmuşum gibi yapıyordum, şimdi de benmişim gibi yapıyorum." repliği vardı. Aklıma üşüşen derin düşüncelerden kurtulmak için hemen filozof(!) şapkamı çıkarıp kulise daldım.

Bir sanat eseriyle dünya görüşünüzün süzgecinden geçirmeden hemhal olamazsınız. Konser, heykel, kitap, resim, film ya da tiyatro, fark etmez. Sanatçı ne demeye çalışırsa çalışsın, siz onu tüketir gibi görünürken yeniden üretirsiniz. Eserinin bu özel versiyonunu sanatçı bilemez. Bilse bile ona kendi şablonlarıyla bakacağından, anladığı şey farklı olacaktır. Çünkü hayat tek kişilik bir oyundur.

Üsküdar Tekel Sahnesi'nde sergilenen Birdy adlı oyuna bu duygularla gittim. Daha önce Alan Parker'ın aynı adla sinemaya aktardığı filmi izlediğimden oyun hakkında fikrim vardı. Savaşın insanlar üzerindeki yıkıcı etkilerini, iki delikanlının; kuşlara düşkün naif Birdy ile harbi Al'ın dostluğu çerçevesinde anlatıyor, bizim gibi olmayanları öteleyip ezen sisteme güçlü bir eleştiri yöneltiyordu.

Yönetmen Atilla Şendil, zekice bir buluşla sahneyi iki kat halinde tasarlamış. Tüneğe benzeyen üstte kahramanların geçmişleri, altta bugünleri canlandırılıyor. Birdy ile Al savaştan önce gençliklerini coşkuyla yaşıyorlar. Savaş sonrasında biri ruhen, diğeri fiziksel olarak yıkılmış, artık kim olduklarını bile bilmiyorlar. Al, kapatıldıkları hastanede arkadaşı Birdy'i kuşluktan insanlığa uyandırmaya çabalıyor. Birdy hayata dönerse kendisi de iyileşmiş olacak.

Katlar arasında geçişkenlik var. Dün ve bugün aynı anda yaşanıyor. Oyunda bir saniye bile boşluk yok, herkes her an görevde. Replikler zaman farkı gözetmeden birbirini tamamlıyor. Bu da seyir zevkini yükseltiyor. Normal hayatlarımızda da aslında böyleyiz diye düşünüyorum. Ama yaşadığımız bütün kareleri hatırlayamadığımız için hayat algımız bütünlükten uzak kalıyor.

Sahnenin bütünü demir kafes izlenimi veriyor. Onur Demircan'ın canlandırdığı Genç Birdy ile Kerim Altınbaşak tarafından oynanan Genç Al, demir çubukların üzerinde çıplak ayakla akrobatik hareketler yaparken Yaşlı Birdy Hakan Yufkacıgil, neredeyse iki saat yine yalın ayak dizleri üstünde çömelirken bendenizin annelik içgüdüleri ayaklandı ve "Vah yavrular, ayakları delik deşik oldu, dizleri tutuldu, bir daha iflah olmaz bunlar" diye içimden ağıt yakmaya başladım. Yaşlı Al'ı canlandıran Can Yılmaz oyun boyunca bağırıp terlediği için sesi kısılacak, hasta olacak diye endişelenip, "Aman evladım, sesini düşür acık be!" diye sessizce ona yalvardım.

İnsan biraz kuştur ama biraz da aslandır, kaplandır

Oyunda vicdanî retçi bir hastabakıcı vardı. Renaldi adlı bu kahramanı Emre Çakman oynuyordu. "Neden ona daha fazla rol vermediniz, vicdani ret üzerine biraz daha fazla replik olsaydı fena mı olurdu?" diye oyun yazarına sitem ettim. Vicdanî retçi olmak, savaşın dışında kalmak değildi, o da savaşın hırpaladığı insanlara hizmet ederken başka bir savaş yaşıyordu. Burak Karaman'ın ete kemiğe büründürdüğü Doktor Weiss, işin içine duygularımı karıştırmadan izlediğim tek oyuncu oldu. Çünkü onu bekleyen bir tehlike yoktu!

Kendimi anaçlıktan kurtarıp filozof şapkamı taktım! Aslında insanın katları ikiden fazlaydı. Her katımız ayrı bir halimizi gösteriyordu. Bunların bir kısmı çatışıyordu, bir kısmı uyum içindeydi. İnsan kendi gökdeleninin tüm katlarını bilemezdi. Ama onları Bir'leyebilirdi. Az sayıda insan herhalde bunu başarıp farklı bir algı düzeyine sıçrıyordu. Her yandan hakikatle kuşatılmış olduğundan biz onlara kamil insanlar diyorduk.

Bir ara, oturduğum yerden kendini kuş zanneden Birdy'le konuşmaya başladım: "Ah evladım, kuşlukta takılıp kalmışsın. İnsan evet biraz kuştur ama biraz da aslandır, kaplandır. Hem yılandır, hem attır. Ve hatta hem dağdır, hem denizdir. Kaînatın özetidir. Geç bu duraklardan evladım, kır kafesini. Kuş gibi uçarak ulaşamazsın özgürlüğe. Benliğini bir kostüm gibi çıkarabildiğinde ancak... Evet ancak o vakit sonsuzluğuna kavuşacaksın..."

Neyse efendim, ben böyle kendimle fısıldaşırken oyun bitti. Avuçlarım yanıncaya kadar oyuncuları alkışladım. Yukarı kulise giderken aklımda yaşlı Birdy'in kozasından çıkarken ettiği "Evet numara yapıyordum. Kuşmuşum gibi yapıyordum, şimdi de benmişim gibi yapıyorum."repliği vardı. Aklıma üşüşen derin düşüncelerden kurtulmak için hemen filozof(!) şapkamı çıkarıp kulise daldım.

Oyuncular kostümlerinden soyunup kim bilir kaçıncı kattaki hallerine dönüş yapıyordu. Kafasındaki sargı bezlerini çıkaran Can, gerçekten terlemişti, nefes nefeseydi. Utanmasam sırtına havlu koymayı teklif edecektim. Onur ile Kerim'in ayaklarında kan görmeyi beklerken tabanlarına koruyucu flasterler yapıştırdıklarını fark edince "Vay be, helal olsun, karanlıkta belli olmuyordu." diye huzur buldum. Sanki iki saat çömen o değilmiş gibiydi Hakan, dizlerini falan ovalamıyordu. Unuttuğum şey, henüz yirmili yaşlarda olup ve mezuniyet sonrası ilk performanslarını da sergileseler onlar birer profesyoneldi.

Oyun gününü sakin geçirip enerjilerini akşama saklıyorlardı. Tiyatroya bir saat önce geliyorlar, muhabbet edip birbirlerini motive ediyorlardı. Son yarım saat beden ve ses egzersizleri yapıp, rollerine konsantre oluyorlardı. Sıkı bir prova döneminden geçtikleri için artık zorlanmıyorlardı. Ezberlerini hatırlamaları bile gerekmiyordu, söz, hareketle birlikte öğrenildiğinden, akıllarına değil kalplerine yazdıklarından hiç unutmuyorlardı. Oyuna birkaç dakika kala kimse kimseye karışmıyordu. Birisi kalkıp taklalar atsa, "demek o böyle hazırlanıyor" diye kimse ona ne yapıyorsun demezdi. Herkes kendi makyajını kendi yapıyordu. Zaten ağır bir makyaj gerekmiyordu, biraz pudra, biraz göz kalemi...

Son saniyelerde birbirlerine sarılıp kolay gelsin diyorlar ve avuç içlerini tokuşturup sahneye geçiyorlardı. Yönetmenin işi uzun prova saatlerinin ardından prömiyer gecesi bitiyordu. Atilla Şendil, o akşam benim için gelmişti. Oyuncuların kendisini ne kadar sevdiklerine tanık oldum. Şendil de bir kısmı konservatuvardan öğrencisi olan oyuncularıyla gurur duyuyordu. Geçen yıl başlayan oyuna seyircinin ilgisinden memnundu. kendisini içtenlikle tebrik ettim.

* * *

İnanırsan kendi özgürlük alanında yaşayabilirsin

Kariyerlerinin henüz başında olduklarından belki, konuşurken gayet doğaldılar. Ünlü tiyatrocularla yaptığım eski röportajları hatırladım. Seslerini parlatıp, gözlerini titretmeden, afili pozlar takınmadan sahne dışında kendileri gibi olan bu çocuklar bana iyi geldi ve inşallah hep böyle devam ederler, oynadıkları rollerle kirlenmezler diye dua ettim.

Onlar için özgürlük, bir oyuna can vermekti, bir öykünün parçası olmak, seyirciyle bağ kurmaktı. Gerçek hayatlarında bazen kendilerini kafeste hissettikleri oluyordu ama oyundaki gibi yıpratıcı bir duygu değildi. Oyunun mesajını "İnanıp çabalarsan kırıp dökmeden kendi özgürlük alanında yaşabilirsin." diye algılıyorlardı. "Kuşlar özgürlüğün simgesidir." gibi bir klişeye bağlanmışken, onlara makro ve mikro kozmoz bahsini açmak uygun düşmeyecekti. Facebook sayfalarını açtıklarında birkaç genç kızın daha onları sayfalarına eklemelerinden sevinç duyuyorlardı. Ah bir de kızlar 12-13 yaşında değil de 18-19 yaşlarında olsaydı!

Henüz askerliklerini yapmamışlardı. Vicdanî reddin, bir hak olarak verilmesinden yanaydılar ancak kendileri bu hakkı kullanmak isterler miydi, emin değildiler. Her halükârda vatan hizmeti yapmak istiyorlardı. Bu farklı şekillerde olabilirdi. Oyuncu olarak da hizmet edilebilirdi vatana. Kastın en kıdemlisi, 20 yıllık oyuncu Burak Bey, bu hakkın ilk verildiği dönemlerde Amerika'da çok sayıda vicdanî retçinin milliyetçiler tarafından aşağılanıp öldürüldüğünü hatırlatarak Anadolu'da bunun çok ağır sonuçlarının olabileceğine, insanların hain olarak damgalanabileceğine işaret etti. Askerliğin kültürümüzdeki baskın rolünü düşününce ona hak vermemek elde değildi.

Tiyatrodan ayrılırken Yaşlı Al'ın "İnsanların hayata tutunmak için yaptıkları garip şeyleri yadırgamamak lazım." sözlerini hatırladım. Atilla Şendil, Birdy'i William Wharton'un kaleminden roman olarak okumamı salık vermişti. Ama ondan önce kendi özgürlük sembolümü bulmalıydım. Öyle bir sembol olmalıydı ki, ten kafesini kırmama yardım etmeliydi...

Tarih: 26 Kasım 2011

Get Adobe Flash player