Postacı size kaç defa ‘cihet’ değiştirtti?
Sevgili Nuriye,
Söyle bakalım, “Kelimeler mi insanı yaşatır, insan mı kelimeleri?” Dilbilim teorilerini anlamıyorum, felsefenin yanıtları beni kesmiyor. Dinin cevapları da yedi kat gizem paketlerine sarılı. Cevabını bir türlü bulamadım bu sorunun. Tamam Adem’e, yaratıldıktan sonra bütün kelimeler öğretildi. Ama kelimelerin tutunduğu dallarda da yeni kelimeler açıyor, onlar da eşyaya dönüşüyor. Meyve değil, kelime topluyoruz ağaçtan. Araba değil, bir arabaya sahip olma tutkusunu alıyoruz galeriden. Medeniyet dediğimiz şey yoksa sayısal değil de sözel bir şey mi?
Geçenlerde, bir postacı ile dolaşmak istedi canım. Hani insanın canı simit ister, çikolata ister ya. Öyle... Sokakları, çantası mektup dolu biriyle gezme arzusu. Zararsız bir dilek değil mi? Ama boynuma bir kelime dolandı ve çoktandır unuttuğum o meşum soruyu zihnimde hortlattı. Huzurumu kaçıran kelimeyi ifşa ediyorum: “Cihet”
PTT’nin 12 bin 867 dağıtıcısından biri olan Adem Koçak saldı onu başıma. Bir sabah sekizde Posta İşleme Merkezi’nde tanıştık. “Cihetimin mektuplarını dağıtım sırasına göre dizeyim öyle çıkalım” dedi ya, bittim ben. Cihet, cihet diye bir melodinin nakaratı gibi tekrarlamaya başladım. Anlamını bilmediğimi zannedip “Eski bir posta terimi. Dağıtım alanı, yön demek” diye açıkladı. Ona “Amaç, hizmet, sebep, bahane, ilgi, açı anlamlarını da taşır” demeye mecâl bulamadım. Cihet, iç zamanımı çökertmişti Düştüğüm kuyudan bu zamana çıkmaya çalışıyordum.
Postacımın ciheti Yenimahalle’ydi. Benim cihetimse artık, bitkisel hayata girmiş bu kelimeyi biraz kıpırdatmaktı. Postacımın bundan haberi olmayacaktı tabii. İnsanın aynı zamanda hem içi hem kabuğu yolculuk edebilir değil mi?
Postacım, Cihet Kasası’ndaki tellerin arasına saat 16.00’ya kadar sokak sokak, apartman apartman dolaşıp kutulara bırakacağı, bazen daire daire zil çalacağı yaklaşık beş yüz tane zarfı koyuyordu. Demek ki dedim kendime, “cihet”, muktedir bir kelime; çünkü cihet belirliyor. Postacının dağıtım sırası, alıcıya bir cihet çiziyor. Mektubunu, falancadan önce ya da sonra alması bile bazen cihetinin çizgisini dalgalandırabilir.
Dikkat ettim, mektuplar “gönderi” kelimesine terfi etmişti. Peki neden “cihet”, “yön”e çevrilmemişti? Postacılardan başka bu kelimeyi bugün kullanan var mıydı? Hiç sanmıyorum. Cihet, egemenlik alanını genişletmeye çalışmamıştı. Ölü bir kelimeye neden takmıştım ki?
Adem Koçak, mektupları iple bağladı, bir bölümünü çantasına yerleştirdi. Bir bölümünü eline aldı. Cihetine doğru yola koyulacaktık ki kadın dağıtıcılara gözüm ilişti. Daha sonra öğrendim, bu meslekte toplam 410 kadın vardı. Çoğu Ankara, İstanbul, İzmir’de çalışıyordu. Tunceli’nde üç, Ardahan’da bir, Iğdır’da bir, Kayseri’de sekiz bayan dağıtıcı vardı.
Tegen Işık, Sarıgül Doğan, Esen Oğuzhanoğlu ile tanıştım. İkişer yıllık postacılardı. Her biri Ankara’nın ayrı bir cihetinde koşturuyordu. Peki bu arada iç cihetlerde neler oluyordu? Duygu yelpazelerini şöyle bir salladılar bana, ruhum havalandı:
“Kapıları çaldığımızda içerden kimin çıkacağını bilemediğimiz, kendimizi savunmasız hissettiğimiz oluyor. Sokakta bizi görünce ‘Bak postacı geliyor’ şarkısını söylüyorlar. O zaman bütün korkularımız geçiyor. İyi bir iş bu, her gün kilometrelerce yürüyüp form tutuyoruz. Her gün, kendimizle ilgili bir engeli aşıyoruz. İşte yürüyerek, ağır kaldırarak, yalnız dolaşarak aşıyoruz. Kendi sınırlarımızı geçiyoruz. Eskiden daha kırılgandık, şimdi ellerimiz nasırlandı, sıkıntılara dayanma gücümüz arttı. İnanın ki bu çanta sırtımıza yakışıyor. Bu çanta sayesinde vatandaşla diyalog kurmayı öğrendik. Postacılık ağır bir iş. Hem beden ve zihin yorgunluğu oluyor; ama yorulmamıza değiyor. Seviyoruz bu işi. Cihetimiz doğru bizim.”
Adem Koçak, “
Sorular kartopu gibidir. Bir kez yuvarlanmaya görsün, durdurmak mümkün değildir. Büyüye büyüye gider. Ocak ayından bu yana 239 milyon gönderi yapılmış. Bunun 445 bini telgraf, 2 milyon 717’si APS, 240 bin adeti koli, 573 bini fakstan oluşuyormuş. Şimdi mesela “Bunlardan kaçı, alanı mutlu etti, kaçına cihet değiştirtti?” diye soracağı geliyor insanın.
Adem Bey günde merdivenler hariç 12 km yol yürüyormuş. Yaklaşık 13 bin postacının her gün yürüdüğü yolu hesaba kalkıyorum. “Özel kuryeleri de hesap etsek, ne uzun bir yürüyüş oluyor her gün de haberimiz yok” diyecek oluyorum, resmi dağıtıcıların özellere olan üstünlüklerinin sıralandığı uzun bir tirad dinliyorum:
“Özel kuryeler kaymak yerlere gider. Bizler gibi mahallenin insanlarını tanımazlar. Bir mahallenin mektubunu bir sokağa, bir apartmanın mektubunu bir kutunun üzerine koyup giderler. Vatandaş bizden bilir bunu. Zarfın üstünde sadece alıcının ismi ile cadde adı yazdığı zaman ne yapacak kurye? Biz ise alıcı başka bir adrese taşınsa bile zarfın üstündeki yanlış adresi doğrusuyla değiştiririz. Yabancı ülkelerde tek bir harfi yanlış yazsan, iade edilir mektup. Ben 8 yıldır aynı cihetteyim. 3 bin abonem var. Neredeyse her ailenin bir ferdiyim. Geçen gün pazarda kaybolan çocuğu ben götürdüm evine. Çok karı koca kavgalarına müdahale etmişimdir.”
Demek, özel kuryeler sizlerle yarışamaz ustam ha?
“Yarışamaz; çünkü biz hem hukukçu, hem dedektif hem de psikolog gibiyiz. Posta mevzuatını bilmeden yapılamaz bu iş. İcra mektuplarını teslim almaları için insanları ikna yeteneğin olacak. Bunları bilmiyorlar ki özeller! Kendi amirim bile yapamaz dağıtıcılığı. Tabii ahlâklı ve ketum olacak postacı. Komşu komşuyu bizim aracılığımızla dikizlemek ister. ‘Ona ne getirdin?’ diye sorduğunda söylemeyecek. ‘Falanca burada mı oturuyor?’ diye sorsa da cevap vermeyecek. Ya düşmanıysa?”
Postacı Adem’in meslek aşkına pes doğrusu. Hemen karşı cihetten taarruza geçtim: “Hayatında kaç mektup yazdın?”
“Bir kere askerdeyken. Postacılar mektup yazmaz pek.” dedi, “Zaten şimdi kimse mektup yazmıyor. Bizim dağıttığımız da mektup değil ki, elektrik, gaz, telefon faturaları, kredi kartı ekstreleri, banka dekontları. Artık mektuplar sevimsiz. Çünkü para istiyorlar alandan.”
Elektronik posta kolaylığı ne çok şey götürdü bizden. Nerede kağıda dokunma duygusu, onu koklamalar? Nerede zarfı açarken kalbinin tir tir titremesi? Nerede mürekkep gölde yüzen balıklar gibi kıpır kıpır kelimeler?.. Tam cihet–i hayatımı sorgulamaya durmuştum ki, içinde mektup olmayan zarfların hüznü çıktı karşıma. Zaten cihetime şöyle dolma kalemle yazılmış, kallavi bir aşk mektubu gönderilmeyeli yüz yıl olmuş. Aşk olsun postacı, neler hatırlatıyorsun bana böyle?
İç cihetimin duraklarından birine şu fikir yanaştı: Postacılar 13 kilo çanta, artı 5 kilo zarf da kucakta, 18 kilo ile akşama kadar kilometrelerce taban tepmesine karşılık, hiç değilse yaklaşık 600 milyon lira ücret alıyorlar. Eh, giyim kuşam yardımı, serbest toplu taşım kartı. Yoruluyorlar; ama hiç değilse karınları doyuyor.
Sokakları arşınladığımız ilk saatlerde su kaynattım. Sık sık bir taşa, bir banka, bir bahçe duvarına oturup postacımı bekliyorum. Apartmanların kapıları zillere bağlı ya, mektup gelen daire sakinleri evde yoksa, bir başka dairenin ziline basıyor mecburen. Kızanlar oluyor ona. Neden rahatsız ediliyorlarmış. “Bu ne ki?” diyor Adem Bey, “İcra evrakını almak istemeyip yumruk atan oluyor bana.”
Gaipten bir aşk mektubu beklerken, gözüm bahçedeki bir güle takıldı. Aynı dal üzerinde üç ayrı renkte çiçek vardı. Üçü nefeslerini bir üfürsünler bana, “aslında her cihetten aşk mektuplarıyla sarılı olduğumuzu” bir fısıldasınlar kulağıma! Ay neye uğradığımı şaşırdım. Ama önce okumayı öğrenmek lazımmış. Öyle söyledi güller. Postacım olan bitenden habersiz mesleğin cefalarını anlatıyor:
“Apartmanların numeratajı çok yanlış. Öyle sokaklar var ki 1–3–5’ten sonra 8’e geçmiş. Karşıya geçiyoruz bir 8 de orada var. Belediyeler zamanımızı ne kadar çalıyorlar biliyor musunuz?”
Posta kutuları ne kadar bakımsız öyle. Bazıları çok küçük, büyük zarflar sığmıyor. Postacım yöneticiye “Neden doğru dürüst posta kutusu yok burada?” diye sorsa, “Senin zevkine göre posta kutusu mu yaptıracağız” gibi ters cevaplarla karşılaşıyormuş. Ona göre kutular zaten apartmanın dışında olmalı, içine çorap, bez, anahtar koymaktan vazgeçilmeliymiş. Kutuları boşaltan da yokmuş. Yarı ucu dışarda kalıyormuş yeni zarf koyunca, art niyetli biri çekip alabilirmiş dışarıdan.
ÖSYM’den gelen bir zarftaki adresin eksik olduğunu fark ediyor. Neyse ki alıcıyı tanıyor, “Sınava girecek çocuk, yazık bir yıl kaybetmesin, götüreyim” diyor. Üç yıldır aynı yanlış adrese mektup gönderen şirketler varmış, hep iade edildiği halde düzeltmiyorlarmış adresi.
Binalar da bakımsız. Çamaşırlar düzensiz asılmış. Balkonlar yeşille ne kadar az buluşmuş. Kimse cihetiyle ilgilenmiyor. Kadınlar mutfak penceresinden dışarı kirli su dökerlermiş, aşağıda kim var kim yok düşünmeden. Islatırlarmış postacıyı. Kavga etmezmiş onlarla. Cihetinin yaşlı insanlarına hal hatır sormaktan, kimsesi olmayanların telefon faturalarını yatırmaktan vazgeçmezmiş. Gezdikçe görüyorum, hangi evde kim hasta biliyor, içerdeki hasta için acil şifa diliyor.
Dağıttıklarının içinde bir tane bile normal mektup yok. Yine de insanların yüzü gülüyor postacıyı görünce. Çocuklar ellerini uzatıyor zarfı almak için. Herkesi isim isim tanıyor. Hatice Sena (6) ile fotoğrafı çekilirken annesi “Sakın para istemeyin” diyor bana. Korkusu içimi buruyor. Biraz sonra Selçuk’un (2) eline veriyor zarfı. İnsanlar çay içmeye davet ediyor içeri. Bir kadın sitem ediyor: “Bir defa da para veren bir kağıt getir.” Gülümsüyor postacı. Eskiden hakiki mektubu bırak, telgraf getirdiğinde bile, iyi habere bahşiş alır, kötü haberi teselli ederdi. Şimdi bu zevklerden mahrum kaldı.
Sokaklar sevgi açı çocuklarla dolu. Hepsine atacağı bir laf var: “Naber, yeni mi kalkıyorsun yataktan? Öğle oldu öğle...” Emirhan 9 aylık. Annesiyle apartmanın merdivenlerine oturmuş sokağı seyrediyor. Okan Gökçetin (3) ağlıyor. Onun cihetine de bu sabah postacının tesellisi düşüyor, yanağı okşanıyor. Burak Kibar (4) çok ciddi bir iş yapıyor; babasının üçüncü kez üniversiteye giriş sınavı belgesini alıyor postacıdan. “Bu kez uğur getirecek inşallah babasına” Bir elinde oyuncak silah, bir elinde gül var küçük Erdi Çağlar’ın. Sevgilisi Damla’ya gidiyormuş. Postacı çocuğa öğüt veriyor: “Savaş kötü şey. Taş atana dahi çiçek vereceksin.”
Ayva, vişne, dut , erik ağaçları gördükçe cihetim şaşıyor, bir kasabadayız sanki. Ağaçların en zarifi iğde, bütün sokaklara parfümünü dökmüş. Ara sıra sahneye seyyar satıcılar giriyor. Nohutçu, yoğurtçu, tuzcu, sebzeci, tüpgazcı, simitçi, mısırcı, hem seslerini hem görüntülerini bırakıyorlar sokaklara. Hani vapurun arkasındaki yol yol köpük izi gibi. Taze yeşil nohut, kaymak yoğurt, dört tanesi bir milyona tuz, işveli “Aygaz” telaffuzu, Anamur’un muzu, süt, mısır, çıtır çıtır simit kelimeleri zihinlere döşeniyor.
Postacıyı kış sokaklarında hayal ediyorum. Daha doğrusu yanımdan geçerken bile dönüp bakmadığım, cihetimin tüm postacılarını hatırlamaya çalışıyorum. Şemsiye taşıyamaz onlar. Yağmurda ıslanmasın diye mektuplara sarılıp yürürler. Cihetimde bakıp da görmediğim kim bilir başka kimler var?
Hayrettin Elaldı adlı vatandaş, postacısını bana övüyor: “Böyle tevzi memuru bir daha gelmez, güler yüzlü, iyiliksever, fedakar.” Bahçede geç kalmış bir kahvaltının tadını çıkarmaya çalışan bir aile bizi davet ediyor. “Evladımız gibi postacımız. Ömrü uzun olsun, yıldırım gibi çalışıyor” diyor evin hanımı. Gazımızı aldık, yola koyuluyoruz. Polis emeklisi Mümin Makinacı’ya yakalanıyoruz, andlar veriyor, “Çay içmeden bırakmam vallahi” diyor. Gönlü olsun diye bardaktan bir yudum alıyoruz.
Günün tek gerçek mektup zarfını Gönül Eker’e veriyoruz. Tunceli’ndeki asker oğlundan geliyor. İçinden mektup değil, ölen anneanne ve büyükbabasının büyütülmüş resmi çıkıyor. Askeriyede daha ucuz oluyormuş da. Evin misafiri öğretmen bir hanım, postacıya “Mesleğinizi severek yapmasanız acı çekerdiniz” diyor.
Postacımla birlikte bu cihette, kimlere ne cihetler çizdik, ne acılar çektirdik. Ama zihnime kapan kuran o soru yerinde duruyor. Kim bilir neler çıktı o zarflardan? Ne fark eder; isterse icra tebliği olsun, al sana cihet: Kaçacaksın, göçeceksin ya da avukat yazıhanesini cihet belleyeceksin. Ne yazar; anneanne–dede fotoğrafı olsun, cihetin belli: Evin başköşe duvarı. Bir elinde çekiç, bir elinde çivi, duvara doğru git, çak. Sonra yeni cihet; “Bakalım nasıl durdu?” mesâfesi kadar uzağa kaçılacaksın, oradan bakacaksın o resme. Demek bir cihette bin cihet gizli.
Ama cihet kelimesini bitkisel hayattan kurtaramadım. Öyleyse yaşama teslim oluyorum. Nasıl olsa, benim cihet belirleyici kelimelerim de var. Postacıma veda ettim.
“Bana müsaade; ben kendi cihetime dönüyorum” dedim.
Tarih: 6 Temmuz 2002