“Renk”ten ve “neşe”den yanayız
Okurlarımın penceresinden gazetemi keşfetmeye devam ediyorum. Geçen hafta, hemcinslerime ikinci bir çağrı yaparak, varlıklarından beni haberdar etmelerini istemiştim. Sağolsunlar bu kez beni mail yağmuruna tuttular. Sandığımdan çok daha aktif (Sanmak! Bu ayıp da bana yeter!) bir kadın okur profili ile karşılaştım. Her soruyu, her cevabı titizlikle değerlendirmişler, satır aralarını dahi okumuşlar ve bütününün anlamını da kaçırmamışlar. Her yazara nasip olmaz bu mutluluk.
Bazı mesajlar o kadar duygu yüklüydü ki, olduğu gibi bu sayfaya almak istedim. Hatta gönderdiğim cevaplarda, bunu kendilerine de haber verdim. Ama sonradan mesajlar o kadar çoğaldı ki, hepsini zikretme imkânı kalmadı bu sayfada. Bir bu nedenle, bir de bazı erkek okurlarımın “neden bize özel çağrı yok” yollu sitemlerini dikkate alarak, kadın–erkek ayrımı yapmadan bana gelen yüzlerce mesajdan çıkardığım sonuçları vereyim:
NA sayfalarının müdavimleri, çok büyük bir oranda, konukların medya ve sanat dünyasından seçilmesini istiyor. Televizyon, sinema, tiyatro, müzik dünyasının ünlülerini; yaşam öyküleri, kişiliklerinin ve ürünlerinin oluşum süreçleri ve iç dünyalarındaki zenginlikleriyle bilmek istiyor.
Söyleşilerde “ağır” konuklar, “ciddi” konular, politik ve ekonomik içerik beklentisi bana iletildiği kadarıyla hiç yok. Sayfalarda entelektüel bir tavırdan yana olanlar ise daha çok edebiyatçıların ruhlarına dokunulmasını istiyorlar. Ünlülerin yaratıcı ile irtibatları da en çok merak edilenler arasında. Bunun dışında başörtüsü konusunun işlenmesi isteniyor.
Gelen mesajlardan çıkarabildiğim kadarıyla okurların neredeyse tamamı, gazeteyi okul, yazarı öğretmen gibi görüyor. Kadınlar ve gençlerin “neşeyle” öğrenmeden yana olduğunu sezdim. Erkekler ise soruların özel hayattan çok, yapılan işe hasredilmesinden yana.
Bu noktada ne düşündüğümü söyleyeyim:
Ben de neşeden ve renkten yanayım. Özel hayat sorularından vazgeçmem. Çünkü insanın ürettiği şey, yaşam biçiminden soyutlanamaz. Ne “kabuğu” küçümserim ne de “çekirdeği”. Bir harmanlama yaparım. Bazen bir taraf, bazen öte taraf ağır basar. Daha önce de söylediğim gibi, soruların da cevapların da mutlak olmadığını unutmazsak, bir röportajın, “gerçeğin bütününü” hiçbir zaman veremeyeceğini biliriz. Bu da bizi karşılıklı olarak kibirden korur.
Mail’ler vasıtasıyla, öyle kadınların varlığından haberdar oldum ki, onur duydum, içim sevinçle doldu. İnsanları önyargılardan arınmaya davet ediyorlar, herkesin “sebeplerini öğrenmek” için samimi bir iştah duyuyorlar, size ruh arkadaşınız olduğunu söylüyorlar, kelimelerin lezzetinin farkına varıyorlar. Benim güzel kadınlarım; kendilerini geliştirmek için nasıl çabaladıklarını, bu yolda karşılarına çıkan engelleri anlatıyorlar. Bu yüzden, perde arkasında kalıp da hakiki başarılara imza atan kadınları bulup çıkarmamı istiyorlar.
Ayrıca, Reyhan Gürtuna yazısından sonra evliliğin ruhuna vurgu yapan, kadın–erkek rol çatışmasına değinen söyleşilerin de devamını bekliyorlar. Din yerine geleneğin yaşanmasından kaynaklanan bazı evlilik problemlerine daha yakın bakış isteyenlere sorum şu: Acaba erkekler bu konuyu özgürce tartışmaya ne kadar hazır? Ya kelimelere, kavramlara takılırlar da bizi “haşlarlar” ve de “taşlarlarsa?”
Kadınların mesajlarından “cımbızla” çıkarttığım özel istekler de var:
* Kendi fikir eserlerimizin sergileneceği bir sayfa olsun.
* Gazetemizin yazarlarını–çizerlerini tanıyalım.
* Kocaman bulmacalarımız olsun, çözelim.
* Spor daha canlı olsun, sporcu kadınlara daha fazla yer verilsin.
* NA, tek bayan yazar olarak kalmasın.
Diğer okurlarım gücenmesin, yalnız Funda Aykut’un adını vereceğim. Benim Zaman’a neden geldiğimi ve burada mutlu olup olmadığını soran tek kişi olduğu için dikkatimi çekti. İşte cevabı:
“Geldim; çünkü ben keşfetmeyi, mücadeleyi, meydan okumayı seviyorum. Farklı kesimlere seslenmeyi, onların dinamiklerini öğrenmeyi bir şans olarak görüyorum. Kader denen büyük tasarımcının, insanlara yaklaşık her dokuz yılda bir büyük değişiklik yaşatıp kendini geliştirme fırsatı verdiğini düşünüyorum. Bu anlamda da Zaman’a gelme zamanım gelmişti. Hem zaten farklı dillerin olması, insanların birbirini tanıması için değil mi? Ben de yeni bir dil öğrenerek, daha çok insan beni sevsin, daha çok insanı seveyim istiyorum. Dolayısıyla Funda kardeş, evet mutluyum.”
Mustafa Denizli ile Haluk Ulusoy aynı familyadan mı?
Sevgili okurlar, soru önemli bir anlama aracı; ama bazen tek bir soru bile sormadan bir insanı tanıyabiliyorsunuz. Bakın ben neler yaşadım: Bu gazeteye vereceğim ilk röportajın sancısını çok çektim. En sonunda Mustafa Denizli’de karar kıldım. Denizli de bu isteğe sıcak yaklaştı. “Tamam yapalım” dedi. O zaten Ankara’ya geliyordu, uçağının saati şuydu, şu saatte Bilkent’te olacaktı, cep telefonu hep açıktı. Gazeteden çıkmadan önce bir arayıp mekanı kesinleştirmemi istedi. Bütün gazeteyi heyecanlandıran, sevindiren bir haberdi bu. Bir hafta dersimi çalıştım. Yüzlerce sayfa okudum, dünya kadar insanla konuşup öğrendiklerimi süzüp soru listemi hazırladım. Gazete, söyleşiyi en şık şekilde verebilmek için birden fazla model sayfa hazırladı.
Vakit, saat geldi. Telefonu çevirdim. Çalıyor cevap yok. Her onbeş dakikada bir aradım, açılmıyor. Saatler sonra, numarası farklı bir telefondan aradığımda açtı. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
Neredesiniz? / İzmir’deyim. / Aaa çok şaşırdım. / Ne var şaşıracak bunda, annem hasta ona geldim. / Geçmiş olsun, İzmir’e geleyim o zaman. / Yok, biraz sonra İstanbul’a dönüyorum. Şu saatte arayın beni.
Söylediği saatte telefonlara cevap vermedi. Saatler sonra telefonu açtı. Hiçbir açıklama yok. Sordum:
İstanbul’a ne zaman geleyim? / Yok ben İzmir’de kaldım. Siz beni şu saatte arayın. / Ama bakın açmıyorsunuz telefonu, yine öyle yapmayın. / Yok yok siz dediğim saatte arayın.
O saatte aradım, tahmin edeceğiniz gibi yine cevap yok. Sonunda bir arkadaşı açtı telefonu. Şu anda nerede olduklarını sordum. Şaşırdı adam. “İstanbul’da” demek zorunda kaldı. Anlaşıldı ki hiç İzmir’e de gidilmemiş. Peki hoca nerede? / Yabancı konuklarını ağırlıyor. / Telefonu kulağına tutamaz mısınız? / Yok olmaz, siz en iyisi şu saatte arayın.
O saatte tabii yine yok hoca. Her onbeş dakikada bir aramaya devam ettim. Sonunda yine o arkadaş çıktı. “Valla, hanımefendi biz notunuzu söyledik.” Yani bir daha aramayın demek istiyor.
Ertesi günkü aramalar da sonuç vermedi.
Denizli’den telefona çıkıp, “Kusura bakmayın, sizi günlerdir uğraştırıyorum; ama kararımı değiştirdim. Konuşmayacağım.” deme centilmenliği beklerdim. Olmadı. Halbuki centilmenlik, bir teknik adama ne kadar yakışırdı. Mustafa Denizli portresi, böylece kendisine tek bir soru yöneltemeden tamamlanmış oldu. Atatürk “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.” demişti değil mi? Ah Atatürk ah... Gel gör beni Denizli neyledi?
Vaka–i Ulusoy
Sevgili okurlarım, şike iddialarını takip ettiniz sanırım, bu haftanın konuğu Haluk Ulusoy olmalıydı değil mi? Yani yakışmaz mıydı şimdi NA sayfalarına? Bu düşüncemi Futbol Federasyonu Başkanı da uygun gördü ve tıpkı Denizli gibi, “Zaman çok ciddi gazete, siz ciddi bir isimsiniz. Memnuniyetle.” dedi. Gün verdi. “Saati kesinleştirmek için, röportajdan bir gün önce şu saatte ara.” dedi. Ve tahmin edeceğiniz gibi onun da telefonunun tellerine kuşlar kondu. Gazeteden bazı arkadaşların da devreye girmesi sonucu değiştirmedi. Yine telefona bir arkadaşı çıktı. Üç kez, başkanın şu saatte müsait olacağını söyledi. En sonunda da “Artık aramayın” tonunda, “N’apalım biz iletiyoruz notunuzu...” dedi çıktı. Aynı yaklaşımı sekreteri de sergileyince, insan memleketin spor adamı malzemesine şaşıramıyor bile artık.
Üç gün sabahın yedisinden gecenin birine kadar ders çalışma faslı, boşa giden emekler bir yana, “demek ortalama spor adamı portresi bu, bizim memlekette” diye düşünüyor insan.
Şimdi Denizli ve Ulusoy, eğer “tek bir soruma bile yanıt vermeden” ortaya koydukları resimden rahatsız oldularsa, kafa dağınıklıkları geçtiyse, mertçe beni arasınlar. Hadi çekinmesinler, unutalım geçmişi, ben sorayım, onlar cevaplasınlar.
Dünya vatandaşı bir Türk: Fazıl Say
Yarınki konuğum Fazıl Say. O bir Türk klasiği ve bir dünya vatandaşı. Olağanüstü müzik yeteneği üç yaşında fark edildi. Yedi yaşında, “What the Piano Told Me” ve “What the Violin didn’t say” adlı ilk kompozisyonunu besteledi. Üstün yetenekli çocuklar için özel statüde öğrenim gördüğü konservatuvarı bitirdi. Alman Devlet Bursu’nu kazandı, Schumann Müzik Akademisi’nde okudu. “Konser piyanisti” diplomasını aldı ve Berlin Senfoni Orkestrası’nın siparişi üzerine bestelediği konçertonun dünya prömiyerini gerçekleştirdi. Çok sayıda piyano parçası ve chanson yazdı. “Young Concert Artists” Avrupa yarışmasını kazandı. New York’ta yapılan kıtalararası yarışmada dünya birinciliğini kazandı. Her yıl verdiği yüz konserle dünyayı fetheden Say’ın, son zamanlarda en dikkat çekici çalışması Kültür Bakanlığı’nın siparişi üzerine gerçekleştirdiği, “Nazım” adlı eseri oldu. Nazım Hikmet-Fazıl Say buluşmasının CD’si yakında müzikseverlere ulaşıyor. Bu arada Fazıl Say, mart sonunda İstanbul’da Afgan çocukları yararına bir konser verecek.
Tarih: 9 Mart 2002