‘Örtü' üzerine çeşitlemeler
SADIK YALSIZUÇANLAR
ZAMAN - Kitap zamanı
Nuriye Akman'ın yeni romanı Örtü'nün (Doğan Kitap) Hz. Mevlana'dan alınmış olan mottosunu okurken Wittgenstein'ın bir cümlesi çağrıştı: ‘Dil, düşünceyi örter.' Bu ilginç romanın adı hem güncel hem de çağrışımları bakımından son derece zengin.
Örtü, bir yandan örtmenin, örtünmenin, örtünmüş olmanın, örtüleri aralamanın ve örtüsüzleşmenin; özetle giz, sır, gizlenme ve sırlanmanın güncel/politik imalarını içeriyor, bir yandan da psişik/felsefi ve irfani göndermelerini sağlayabiliyor. Nefes'in ‘dil'inden kısmen ayrılmakla birlikte, Örtü'nün yazarı, baştan eriştiği anlatım imkanlarını bu gerilimli/çağrışımlı sorun/tema ile birlikte daha da zenginleştirerek sürdürüyor.
Motto şöyle: "Suyla topraktan mana zuhur etsin diye cana ait adlar, harf ve nefes peçesiyle yüzlerini örttüler. Söz, gerçi bir bakımdan manayı açar ama on bakımdan da örtüp gizler." Bir de Yunus'un, "Yunus Emre'nin sözü hiçbir söze benzemez/Münafıklar elinden örter mana yüzünü" biçiminde bir ifadesini hatırlıyorum. Gerek kitabın mottosu gerekse Yunus'un deyişindeki ‘örtü'nme, daha varoluşsal bir şeyi işaret ediyor. Akman'ın romanı, güncel-politik bir sorundan yola çıkmasına rağmen, belki de tam da sorunun böylesine gerilimli, sert biçimde algılanmasını kırmak üzere, daha felsefi ve tarihsel boyutlarıyla, daha insani ve psişik yönleriyle, biraz da kültürel ve tarihi nitelikleri bakımından ele alınmasını sağlamak için çabalıyor.
Varlığın kendisini harf ile örtmesi, kendi tercihi olmaktan çok, doğasının gereği... Heidegger, varlık'ın, varolanla kendisini örttüğünü söyler. Aristo'dan itibaren bu, felsefi gelenekte (fizik-metafizik ayrımıyla...) varlık'ın düşünceden kendisini gizlemesi ve düşünmenin giderek donması olarak yorumlanır. Yapıbozum veya ondan önce ‘abbau' bir bakıma, varlığın üzerindeki örtünün, varlığın var olanla kendisini gizlemesinin, sesini kapatmasının deşifresi, hatta örtüsünün aralanmaya çalışılması çabalarıdır, denebilir.
Varedici, varettikleriyle kendisini gizler. Bu örtünme de doğasındandır. O, kendisini açtıkça gizler, örttükçe saklar, sakladıkça açar, gizledikçe açığa vurur. Artık dilimizden çekilmiş olan ‘zuhur, tezahür, zuhurat, tecelli, cilve vb.' kavramlar, bu sorunun ilgi alanına girer. Tezahür, Varedici'nin Kendisini ‘açığa vurması' (izhar etmesi)dır. Tezahür, zuhur etme (açığa çıkma, gizlilik perdesinin aralanması)dir. Tecelli, cilvelenmektir. Cilve kelimesinin sözlük anlamı, ‘gelinin gerdek gecesi, yüzündeki tülün/perdenin (duvak) kalkması, aralanması'dır. Tecelli, Varedici'nin, yüzündeki var olan perdesini aralaması anlamına gelir. Örtü, böylesine zengin ve çağrışımlı bir alandan seslenmekte ya da şöyle denebilir: Gündelik olanın kaosunda, önyargılı, şartlanmış, hegemonik söylemin içine sıkışmış zihinlerimizi, kökene ilişkin, asli olana dair daha özgür ve önyargısız bir yere taşımayı amaçlamaktadır.
‘Örtü'ye çok çağrışımlı bir bakış
Nuriye Akman, Örtü'de, birkaç insanın (ki bunların örtünme, örtü gibi pratikleri ve dertleri var) çeşitli mekânlarda geçen ilginç öykülerini aktarırken, sanırım, zihninin gerisinde böylesi bir sancının baskısı altındadır. Bir soruna yaygın, egemen sistemin nosyonları dışından bakabilmek için insanın özel bir ruhsal/zihinsel deneyimler toplamı yaşamış olması gerekir. Yoksa, yaygın kelimelerle, kavram ve önermelerle konuşanlar, aslında bir yerde belirlenmiş ve donmuş olan yaygın değerler sisteminden alıntı yapmaktadırlar, özgür biçimde düşünmemektedirler. Nuriye Akman'ın romanını ben bu izlenimlerle okudum.
‘Kerem Suendam ile Karşılaşıyor' başlıklı bölümde geçen şu diyalog, bu açıdan ayrı bir önem kazanıyor:
"Hoşgeldiniz kulübe",
"Anlayamadım?", "Hanımefendi ben yıllardır rüyaların resimlerini yapıyorum.",
"Öyle mi? Örtülü kadınları da bir rüya gibi gördünüz herhalde.", "Böyle de denebilir. Belki de bana çok garip, yabancı geldikleri için ilgimi çekti.", "Yine de kim olduklarını kendi ağızlarından dinleme çabanız takdire şayan. Bunu, bırakın halkı, medyayı, edebiyatçılar bile yapmıyor. Üstelik siz bir ressamsınız. Hiç zorunlu değilsiniz yani onları tanımaya."
Bu yalın ve tanıdık konuşmalar, bizim önyargımızı fark etmemizin bir boyutunu oluşturuyor. Romanda ‘tesettür' için kullanılan ‘kapalı' kelimesindeki gibi. Kapı, kapanmak, kapalı vb. sözcüklerde de olduğu gibi... Bu bölümü okurken, birkaç yıl önce gelen bir telefondaki sözleri anımsadım. Arayan tanıdıktı ve bir yayınevinin ‘Kapalı öyküler' adıyla bir öykü seçkisi hazırlamayı düşündüğünü, benim bir hikâye verip vermeyeceğimi soruyordu. ‘Kapalı öykü'nün zihnimdeki ilk çağrışımı, imgesel, anlamı kelimelerin örttüğü türden ya da alegorik bir dile sahip anlatı idi. Oysa muhatabım, ‘kapalı genç kızların (münhasıran üniversite öğrencilerinin) yaşamlarındaki trajik boyuta ilişkin bir anlatıdan söz ediyordu. Kapalı öykü deyince aklıma ilk gelen Bilge Karasu... Sonra Sevim Burak. Bu, bir yandan bizim, (Akman'ın romanında isabetle belirlediği üzere) zihin dünyamızdaki çarpıklığa/tıkanıklığa işaret ediyor, bir yandan politik yaşamımızın nasıl bir sancılı sürecin içinden geçmekte olduğunu ifade ediyor, bir yandan da, ‘sanatçı'larımızın bile zihin dünyasında ne denli önyargılı, ezberci ve merkezli bir düşünme biçiminin olduğunu gösteriyor. Merkezsiz bir okuma biçiminden teorik olarak bile söz edemiyoruz. İşte Örtü, kanımca bu ezberi bozmaya çalışıyor.
Üsküdar, St. Petersburg gibi mekânlar da sahici, gerçekçi olduğu kadar, imalı bir kullanım alanına da girmiş oluyorlar. Roman kişilerinin adları bile bu seyrin bir parçası, bir boyutu olarak düşünülebilir. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi, Örtü, ‘Şeyhine inancını yitirip, başörtüsünü çıkararak kendini arayışın dalgalı sularına atan genç bir kadın'ı, ‘Rüyalarının peşine düşüp dünyayı dolaşan ve sonunda bir rüya ressamına dönüşen genç bir adam'ı, ‘Paramparça bir kafa, ezilmiş bir yürek ve ölüm kokusuyla büyümüş bir çocuk'un öykülerini helezonik biçimde anlatmakla yetinmiyor, bu öykülerin birer temsil olarak okunmasını sağlar şekilde bizi daha kökende yatana doğru bir zihinsel yolculuk çabasına çağırıyor. En azından kesinkes bildiğimizi sandığımız ‘şey'lere ilişkin bir kuşkuya...
Wittgenstein'ın Yan Değiniler'deki önermesi gibi: ‘Güneşin yarın doğup doğmayacağı bir varsayımdır.' O halde kesin ve açık olan ne vardır ki! Biraz dikkatle bakıldığında her şey, ama her şey ‘örtü'lü ve kapalıdır, apaçıklığıyla, bizim onu açmamızı bekler.