Serbest Vuruş: Aynaya Korkmadan Bakabilmek
Daha fazla gizlenemeyeceğim, bu vicdan azabıyla yaşamak kolay değil, işte kendimi ifşa ediyorum: Futbola kayıtsızım. Milli takımı tutmuyorum. Dünya kupasını alsalar “kahramanları karşılama kafilesi”nin içinde yer almam. Buyrun vurun boynumu. Hadi ‘vatan haini’ deyin bana.
Herkes Mersin’e giderken, tersine gittiğim için övünmesem de, itiraflarıma “Ne yazık ki” diye başlayamıyorum. Doğrudan söylüyorum: Beni bu dünyada ilgilendiren güzellikler arasında maçlar yok. Renklerine vurulduğum bir takımım bulunmuyor. Gençliğimde bile platonik bir aşkla bağlandığım bir futbolcum olmadı. Birkaç oyuncunun ve teknik adamın dışında sporcu tanımıyorum. Transferleri takip etmiyorum. Maça gitmiyorum, bayrak sallamıyorum, atılan gollere zıpladığım, yenilen gollere ağladığım görülmedi bugüne kadar.
Tarlalarda rüzgarla salınan buğday başakları heyecanlandırır da, ağları havalandıran toplar kalbimi kıpırdatmaz bile. Milli takım bile bana ne sevinç hediye edebilir, ne de öfke yükleyebilir beynime. En fazla şu olur: Tesadüfen gözüme ilişen bir çalıma, bir çelmeye, bir atışa, bir uçuşa, bir düşüşe erkeksi bir estetik atfedebilirim. Ama 90 dakika sürmez bu çabam, bir kanaldan ötekine geçince biter.
Bu serinkanlı halimden hiç şüphe etmedim şimdiye kadar ama son Türkiye–Brezilya maçından sonra bir gözden geçirme ihtiyacı hissettim. Çünkü önüm– arkam, sağım– solum, kırmızı–beyaz konuşan, kırmızı–beyaz yürüyen, kırmızı–beyaz gülen insanlarla doluydu. Kendimi ilk kez siyah bir böcek gibi gördüm. Hiç değilse Türkiye’nin 48 yıl sonra Dünya Kupası oynayabilmesine sevinsem ne olurdu sanki? Televizyonun başına geçtim. Hasan Şaş, ilk golü atınca, “Türkiye, Türkiye” diye coşanların arasına katılabilmeli, maçın bitiminde hakeme küfürler yollayabilmeliydim ben de. Olmadı, çoğunluğa dahil olmayı yine beceremedim. Demek ki emniyet arayışım başka yerlerde benim.
Milli hezimetin akşamında, elimde kumanda, kanal kanal gezerken bana beni anlatan görüntüyü yakaladım: Brezilyalı ve Türk gençler bir kahvede maçı birlikte izliyorlardı. Maçın ilk golü Brezilyalı kızları, ikinci ve üçüncü goller ise Türk kızları ağlattı. İşte dedim, işte bu yüzden soğuğum futbola, sadece futbola değil, bütün maçlara. Çünkü bir tarafın mutluluğu, öbür tarafın mutsuzluğuna bağlı bütün karşılaşmalarda. Bu beni dehşet rahatsız ediyor. Bana onu yenme zevkini bahşeden rakibimin üzüntüsüne kayıtsız kalamıyorum ben. Normal olarak benim gülmem için de onun ağlaması gerekiyor. Ama o ağlarken ben gülemiyorum.
Bu, taraflardan biri Milli takım da olsa değişmiyor. Tesadüfen Türk doğdum diye neden Türk oyuncuların oynadığı bir takımını desteklemem gerektiğini anlayamıyorum. Benim varoluşsal problemlerime nasıl bir çözüm katkısı olabilir ki Türklüğün? Benim seçtiğim bir şeydi değil ki Türk olmak. Buna rağmen Türklüğümle övüneceksem, önce milli maçların coşkusuna kendini bu kadar kolay kaptıran bir milletin, aynı çabayı neden eğitim, sanat, siyaset, felsefe, bilim gibi alanlarda göstermediğini sormam lazım.
Bir arkadaşım millilikten uzak bu görüşlerimi çok ukalaca buldu ve sordu: “Doğru söyle, ille birini tutman gerekse Türkleri tutmayacak mıydın yani?” Bütün kalbimle cevap verdim: “Hayır, Brezilya’yı tutacaktım.” Başını “Duymamış olayım” der gibi iki yana salladı.
Belki, bilinçaltı bir duyguyla, daha güçlü olduğunu düşündüğüm bir tarafta yer alma duygusu, belki küçük aidiyetlerin dar çemberinde kalıp, büyük mensubiyetini unutmaya karşı bir önlem, belki sürünün bir parçası olup kaybolmaya karşı bir direniş, belki Brezilya Karnavallarının ritmiyle dansetme özlemim, belki kendini herkesten farklı hissetmenin gizli gururundan, kimbilir belki de Brezilyalı futbolcular daha yakışıklıydı o yüzden, ben bizleri değil, onları tutardım. Gerçek nerede kim bilir? Kim kendi yüreğini mikroskop altına koyup da korkmadan bakabilir?
Son bir itirafım daha var. Ben Türk filmi seyrederken de hep Erol Taş’ı tuttum, hiç Ediz Hun’cu olmadım. Yaş kemale erdi, hiç değilse tecavüzcü Coşkun’a gönlümü kaptırmadığıma şükrediyorum. Aksi takdirde, Brezilya’ya bedavadan gol kazandıran hakemi alkışlamak işten bile değildi. Sırf yenilgimizin mazereti oldu, diye ona kayabilirdim. Başarı karşısında hiç bir durumda mazeret kabul etmeyen kalbime, Türkiye’nin hüznünü anlatamayabilirdim. Neyse ki Allah korudu beni!
Tarih: 25 Ağustos 2002