Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Röportaj] - Tasavvufu bilmeden İstanbul'u anlayamazsınız

Nuriye Akman

Levi, bildiğiniz gibi bir İstanbul Yahudi'si. Bir Şehre Gidememek, Madam Floridis Dönmeyebilir, İstanbul Bir Masaldı, Bir Yaz Yağmuruydu, Lunapark Kapandı, İçimdeki İstanbul Fotoğrafları adlı kitaplarından tanıyorsunuz onu.

Aslında onun çocukluk ülkesi Şişli-Feriköy-Osmanbey bölgesiydi. Ancak son elli yılda öylesine değişmişti ki, bu gezinin güzergâhını daha korunaklı kalan Beyoğlu üstlenmişti.

İlk kez 1940'ta açılan, 1980'den sonra kapatılan, 2003'te yeniden açılan ve şimdi adı Yemek Kulübü olan eski Markiz Pastanesi'nin vaktiyle dört mevsimi betimleyen büyük fayans panolarından bugün yalnızca İlkbahar ve Sonbahar'ın kaldığını öğrendiğinde bir daha buraya girmemeye yemin etmiş Levi. Kış ile Yaz'ın kırılıp çöpe atılmasını duvarda bıraktığı boşluktan çok, hayatın renklerinden soyunuşu olarak algıladığı açıktı. Cumhuriyet kurulduğunda sayıları 80 bin olan Yahudilerin bugün topu topu 18 bin kaldığı gerçeğini de resmediyordu sanki o kayıp panolar.

Galatasaray'la Tünel arasındaki Santa Maria Draperis Kilisesi'ne inen merdivenlerin başında durduk. Daha önce geçirdiği yangınlardan sonra 1904'te İkinci Abdülhamit'in izniyle yeniden yapılan kilisenin bir Yahudi açısından ne önemi olabilir diye düşündük. Kelimelerle gördük ki 45 yıl önce pencereleri bu kiliseye bakan yandaki apartmanda, anneannesi arkadaşlarıyla çaylar içip İspanyolca şarkılar söylerken, Levi kiliseyi seyredip hülyalara dalmakta. Dokuz-on yaşlarında bir oğlan çocuğu, önünde oturduğu pencereden İstanbulluluğun o bütün renkleri ve sesleri kapsayan geniş manzarasını seyretmekte. "Hangi dine mensup olursak olalım, kilise, cami, sinagog olmazsa eksik kalır bu şehir" düşüncesi o anlarda mayalanmakta.

Mevlevihane'nin çaprazına, bir kısmı kaybolan eski kitapçılara doğru yürüdük. Levi'nin 14 yaşlarında takıldığı iki kitapçı kadını andık. Biri Talya Nominis, diğeri Venezia adlı bu yaşlı ve yalnız kadınlar, tamamı Fransızca olan kitap yığınlarının arasından sanki hâlâ bize bakıyor, neden sadece etrafı seyrettiğimizi, üst üste istiflenmiş kitapların oluşturduğu daracık yolların arasında gezinip o tozlu ahşap ve alaaddin sobadan yayılan gaz kokusunu içimize çekip neden bir kitap bile satın almadığımızı soruyordu. Çocuklukla delikanlılık arasındaki o zor aralıkta duran Levi'nin bir gün yazar olma hissiyle ürperdiğini görmüyorlardı. Yazmak için soru sormak gerektiğini ve soruların insanı sakin bir limandan çekip fırtınalı okyanuslara sürükleyeceğinden de habersizdiler.

Levi'nin bir kitabında okumuştum. Hayat, tek oyunculu ve tek seyircili bir oyun sahnesiydi ona göre. Eğer "oynayan da seyreden de benim" demek istediyse bu, nefsinden doğacak gönül bebeğini ima eder ki ancak bir müjde olabilir diye düşünmüştüm. Biriyle yürürken dahi kendimizle yürümemiz, bir yere değil kendimize varmamızın müjdesi. O yüzden Levi, harçlıklarından artırıp koleksiyona bir parça daha katma heyecanıyla girdiği o eski pulcu dükkânlarından söz ederken ben tek kişilik sahnemde yükselen "artık kaybolmuşlarsa ne gam!" sesine kulak verdim.

Daha sonra eski şapkacıları, dinî tören ve davetlerde muhakkak takılan şapkaların önündeki tülleri dinledik Levi'den. Bizi kendi geçmişinde gezdiren yazar, o günlerde Fransızca Voile denen şapkaların o tamamlayıcı parçasının ardından bakan hülyalı gözleri hatırlarken, ben gerçekle aramdaki duvarın bir gün tülleşmesini umut ettim. Bu gezide Beyoğlu Belediyesi'nin eski adının 6'ncı Daire olduğunu, İstanbul'a ilk kez belediye kurulurken Paris'in en güzel bölgesi olan 6'ncı Daire'den esinlenildiğini öğreniyoruz. Diplomasi mesleği azınlıklara kapalı olmasaydı, Levi'nin Paris büyükelçisi olmak istediğini, Türkiye'deki Fransız laiklik anlayışını dışlayıcı bulduğunu, bu yüzden asla benimseyemediğini de...

Acıyı gönülden paylaşmak

Yahudiliğin hiç bilmediğimiz bir âdetini öğrenmeye geliyor sıra. Büyük Hendek Sokak'taki Neve Şalom Sinagogu önündeyiz. 6 Eylül 1986'da 22 kişinin ölümüyle sonuçlanan bombalı saldırı bütün ulusu yasa boğarken, ertesi günü burada kıyılacak dini nikâhının "Her ne sebeple olursa olsun nikâhın ertelenemeyeceği" kuralına uygun olarak Şişli Beth İsrael Sinagogu'nda yapıldığını anlatıyor Levi. Neve Şalom'da katledilen dindaşlarının matemi nikâhı engellemese de, verilecek düğün yemeğini iptal etmek üzere Tarabya'daki Palet 3 adlı restorana gittiğinde, restoran sahibinin daha önce aldığı yüklü kaparoyu "Sizin acınız bizim de acımızdır" diyerek iade etmesini minnetle hatırlıyor. Anlıyorum ki para değil burada önemli olan, acının gönülden paylaşılması. "Ne kadar doğru, ne kadar güzel insanlarla yaşıyorum ben bu ülkede" duygusu.

Galata Kulesi'nin yakınlarında Yüksekkaldırım Aşkenaz Sinagogu'na inen merdivenlerin başında duruyoruz. Türkiye Yahudilerinin ancak yüzde 4'ünü oluşturan Aşkenazların ayakta kalan tek ibadethanesi, Levi'nin belleğinde Doğu Avrupalı Yahudilere özgü bir müzik türü olan Klezmer'le yer etmiş. Kendisi görmese de bir zamanlar nikâh sonrası sinagogdan çıkan düğün alayının arkasında çalan klezmer grubunun neşeli ezgileriyle sokaklarda yürümesi, "Bir zamanlar İstanbul'da bunlar da yaşandı, yazık ki kayboldu bu güzelim fotoğraf" dedirtiyor. Aşkenazların vaktiyle konuştuğu Yidiş dilinin bugün tamamen ölü bir dile dönüşmesinin hüznüne, "Seferadların dili ladino'nun da ölmesine az kaldı, bir kitap yazmalıyım bu dilde" telaşı ekleniyor.

Barınyurt Huzurevi'nde öğle yemeği molası verdiğimizde ladino dilinin kaybolma nedenlerinden birinin 19'uncu yüzyılın ortalarında Fransız Yahudilerinin Osmanlı Yahudilerini eğitme projesi kapsamında Alliance İsraelite Universelle (Evrensel Yahudi Birliği) adıyla kurduğu yaklaşık 100 okulda Fransızcanın öğretilmesi olduğunu öğreniyoruz. Ladino'nun bir cehalet ve yoksulluk dili olarak kabul edilmesi, Osmanlı coğrafyasında yaşayan Yahudilerin anadillerini unutturup frankofon elitler yaratıyor.

Yemekte yan yana geldiğimiz Şalom Gazetesi sanat sayfası editörü Tuna Saylağ, "Mario, hem evrensel düşünüyor, hem Yahudiliğini unutmuyor. Onun hüznünü ben de hissediyorum. Burada yok oluşumuzun, çocuklarımıza geleneklerimizi aktaramamanın hüznünü... Bizden çok az yazar çıktı. O yüzden Mario bizim için önemli" dediğinde Levi'nin İçimdeki İstanbul Fotoğrafları'nda anlattığı dedesinin ölümünü hatırlıyorum. Dede son nefesini verirken melekleri görüyor ve Ladino ve İbrani dilinde aynı kelimeyi tekrarlıyor: "Piadad y arahmanut" Yani merhamet, merhamet...

Hrant Dink katledildiğinde, aynı güvercin ürkekliğini duyan Levi, cenazede ses veren onurlu insanlardan cesaret toplayıp zihnindeki "artık bu ülkeden gitme vakti gelmedi mi?" sorusunu unutmaya çalışarak, "Hrant gitmediyse sen de gitmeyeceksin." dediyse, en büyük dostluklarını ve aşklarını ondan daha Türk bilinenlerle yaşadıysa, bu topraklardan koparsa kendini taşıyamayacağının bilincindeyse, ülkesinde kendini yabancı hissetmemesi için, bütün ihtiyaçlarımızı karşılayan o tek kelimeye iltica etsek diyorum. Merhamete...

Şeyh Galib'in 'ateş denizinde mumdan gemi'si

Zaman zaman dini yüzünden ayrımcılıkla karşılaşsa da Levi, üç farklı inancın duygusuna da yüreğini açar büyüdükçe. Sabah ezanı da derinlikli bir anlam taşır onun için, kilisede yanan mumların kokusu da. Yüksekkaldırım'dan Karaköy'e inen sokağa girip, Şeyh Galib'in türbesinin de olduğu Galata Mevlevihanesi önünde durması da bu yüzdendi. Şeyh Galib'i ve onu destekleyen Üçüncü Selim'i andıktan sonra Hüsnü Aşk'tan okuduğu iki dize iç dünyasının zenginliğini göstermesi bakımından ilginçti: Bin başlı ejder-i münakkaş (Bin başlı ejder gibi nakşedilmiş.)/Mumdan bir gemi, altı bahr-i ateş (Ateş denizinde yüzen mumdan bir gemi).

Levi "Müthiş bir imge bu. Tasavvuf bilmeden bu imgeyi anlayamazsınız" dedi katılımcılara. İçimdeki İstanbul Fotoğrafları adlı kitabında, "Bu sözleri hiç unutmadım. Ateş denizinin beni nasıl bir derinlikle buluşturabileceğini hissediyordum. Bu şiiri doğuran coğrafyanın yolcularından biriydim çünkü" diye yazdığını hatırladım. Bir sonraki durağımıza giderken "Nedir sizce bu dizelerin anlamı?" diye sordum. Dedi ki: "Açık değil mi? İnsanın Tanrı'ya ulaşma çabası. Aşk, sevgilide ölmektir. Her zaman mistik bir yanım olmuştur. Akılcı olmayı sevmedim. Aklın, insanın derinliklerini tanımada yetersiz kaldığına inandım. İnançlı insanlar bana yakın geldi. Ben inşasında Hüsnü Aşk beni çok etkilemiştir. Ben de bu geleneğin halkasıyım. Edebiyat gelenekten kopamaz."

2011 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player