Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

Diyanet ve Alevilik

Diyanet İşleri Başkanı, Prof. Dr. Ali Bardakoğlu.

Yüksel Işık
Radikal Gazetesi

2 - 25 Eylül 2005

Aleviliğin bir din mi, bir mezhep mi, İslam içi mi, dışı mı ya da tarikat mı olduğu konusundaki tartışma, kamu kurumu olan Diyanet'in Başkanı tarafından yürütülemez

Geçtiğimiz aylarda, Anadolu halk inançları araştırmalarını konu edinen Kırkbudak Dergisi'nin isteği üzerine, sosyolog Ahmet Kerim Gültekin ile birlikte Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile Aleviliği eksen alan uzun bir röportaj yaptık. Söz konusu derginin 3. sayısında yayınlanan bu röportajda Alevilikle ilgili merak edilen her soruyu Bardakoğlu'na yönelttik. Öyle ki bu röportaj, Diyanet'in Aleviliğe bakışının kısa bir raporu gibi oldu. Zaten basına da, dergi adı verilmeden "Diyanet'in Alevilik raporu" biçiminde yansıtıldı. Hem o röportaj boyunca hem de geçen hafta Nuriye Akman'ın (18 Eylül 2005, Zaman) Ali Bardakoğlu ile yaptığı röportajda fark edilen şu ki Diyanet, Alevilikle yüzleşmekten kaçınıyor. Bardakoğlu'nun bir yandan "tanımlamak bize düşmez" demesi, öte yandan da "tarikat gibi" diye çelişkiye düşmesi yüzleşmekten kaçışa işaret ediyor.

Bardakoğlu'nun çelişkilerinin nereden kaynaklandığını tahmin etmek zor değil. Esasen, yüzyıllardır, farklı dinsel ritüelleri, farklılığı açıkça bilinen ibadethanelerde yapan ve inanç ve ibadet biçimleriyle İslam'ın Sünni yorumundan epey farklı ve hatta "Ali" öznesi dışında ortak noktası olmayan bir inanç sisteminden bahsediyoruz. Her türlü baskı ve sindirmeye karşın bu inançlarını kıskançlıkla korumuş ve bugüne kadar getirmiş bir dinsel topluluğun varolduğu aşikâr. Akademik kariyer yapan Bardakoğlu'nun bu gerçeği görmezden gelmesi olmaz; bu nedenle, önce, "tanımlamak"tan kaçınıyor. Ama Bardakoğlu, aynı zamanda, Sünni bir kuruluşa dönüşmüş olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nı yapıyor ve Diyanet İşleri Başkanı olarak, resmi görüşü tekrar etmek zorunda kalıyor. Bu çelişkili hali, Akman ile yaptığı ve geçerken değindiği röportajda görmek mümkün olmakla birlikte, daha net biçimde, Kırkbudak'ta yayınlanan röportajda görülebilir.

Tanı, tanımlama
Bardakoğlu bir kamu görevlisidir ve tarifi yasalarca yapılmış bir kurumun başkanı olarak, resmiyetin kendisine biçtiği misyonunu yerine getirmesi doğaldır. Ancak, kabul etmek gerekir ki, her resmiyet, gerçeğe işaret etmez. Bildik tezleri tekrarlamak, Alevileri yüzyıllardır yapageldikleri ritüellerden vazgeçirmediği gibi, ibadet yeri olarak da cemevlerine işaret etmelerini ortadan kaldırmaz. Bardakoğlu, "Alevilerin kendi tanımlarını kendilerinin yapması gerekmez mi?" sorusuna verdiği pozitif cevabın ardından çok net olarak, "Alevilik mezhep değildir" demesi, Alevi realitesini değiştirmez. Aleviler kendilerini nasıl tanımlamışlarsa, laikliği ilke edinmiş devletin kamu görevlilerine düşen görev de, o tanıma uygun pozisyon almaktır. Aleviliğin bir din mi, bir mezhep mi, İslam içi mi, dışı mı ya da Bardakoğlu'nun söylediği gibi tarikat mı olduğu konusundaki tartışma, kamu kurumu olan Diyanet'in Başkanı tarafından yürütülemez. Diyanet İşleri Başkanlığı'na düşen görev, Alevileri iç huzura kavuşturan dinsel ritüellerin başından cemin geldiğini ve bu ritüellerini de cemevinde yaparak huzura kavuştuklarını kabul etmek olacaktır. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı'nın dinlerin ve(ya) inançların ne olduğunu saptamak gibi bir misyonu yoktur.

Bir kamu görevlisi olsa da, Bardakoğlu da, başkanlık misyonunu bir yana bırakarak, bir bilim insanı kimliğiyle Aleviliğe ilişkin tartışmalara katılabilir. Ancak bir bilim insanı, öncelikle sorunu anlamakla işe başlamalıdır. Bence Bardakoğlu'nu Alevilik konusunda yanlışa sürükleyen en önemli açmaz bu noktada başlıyor. Bardakoğlu, bir bilim insanında olmaması gereken yargılarla hareket ediyor. Bardakoğlu'nun Alevilere ilişkin yargısının bilimsel bir temeli yok. Bu durum, hem Akman ile yaptığı röportajın akışında hem de kendisiyle yaptığımız ve tamamı Kırkbudak dergisinde yayınlanan uzun söyleşide açıkça görülüyor. Laikliği eksen almış bir devletin din işlerinden sorumlu kurumu, kendi inanç ve ritüellerinin egemen mezhepten farklı olduğunu savunan ve bunu kamusal alanda gösteren bir inanç sisteminin kurumsal taleplerini yargılara dayandırarak reddedebilir mi? Bir kamusal kurumun bir din veya inanış hakkında söz sahibi olma hakkını elinde tuttuğu dünyanın neresinde görülmüş ki? Kamusal kurumlar, kamu düzenini tehdit edecek aksiyonları önlemek ve az olanın kendisini ifade edebilmesinin güvencesi olmak dışında bir otoriteleri olamaz.

Dinde dayatma Selefiliğe gider
Alevi inancına mensup insanların, kendi ritüellerini gerçekleştirebilecekleri cemevinin yapımı için o yerin mülki amirine yaptığı müracaatın asıl muhatabının Diyanet İşleri Başkanlığı olması tuhaf değil mi? Bir kamu kurumu olan Diyanet, kendisine görüş soran her kuruma, yüksek sesle, "Alevilik, bir din veya bir mezhep değildir, cemevleri ibadet yeri olamaz" deme hakkını nereden alıyor? Bilimsel bir sorunun yasalarla çözüleceği düşünülmüş bile olsa, tamamen Sünni eksenli hazırlanmış bulunan Diyanet'in kuruluş yasasında kurumun dinleri ve(ya) inançları tarif edeceğine dair bir ipucu da yok. Peki o zaman Diyanet İşleri Başkanı, Aleviliğe ilişkin görüşlerini bu kadar net söyleyebilme yetki ve cesaretini nereden alıyor? Belli ki, Bardakoğlu, "dine göre ibadet bellidir" derken, hiç çekincesiz kendi dini yorumundan hareket ediyor. Oysa lâikliği ilke edinmiş bir devletin yetkili organları, din ve inanç alanında farklılıkların kendisini ifade etmesinin güvencesi olmak dışında bir görevleri yoktur. Laikliği esas almış bir devlet, inananların inandıkları biçimde ibadetlerini yerine getirmenin güvencesi olmaktan öte bir görev ve misyon yüklenemez.

Esasen Bardakoğlu, Alevilere, "Müslümansanız, Müslüman olmanın şartları bellidir" demeye getiriyor. Bu görüşleriyle Bardakoğlu, laik bir devletin görevlisi olmaktan çok, genel kabul gören bir dinin inananı gibi konuşuyor. Meramımı anlatmak için biraz uç bir örnek vermek gerekirse, Bardakoğlu nasıl Alevilerin ritüellerini dini inanç hanesine kabul etmiyorsa Vehhabilerin de, Bardakoğlu'nun inançlarını, ritüellerini ve yaşam biçimini beğenmeyecekleri açıktır. Bilindiği gibi Vehhabiler, Allah'a aracısız ibadet etmeyi, sabah namazından sonra camilere gelmeyeni cezalandırmayı, Vakıf kuranların servet kaçıranlar olduğunu, kabir ziyaretinin küfür olduğunu savunurlar. Yani, "benim dediğim doğrudur"un ölçüsü de yok, sınırı da!

Alevilik, ezelden ebede uzanan bir sürecin ürünüdür. Yüzlerce yıl önce Anadolu topraklarında inançlarını ifade eden ritüellerle varoldular. Üstelik, Ebu Suud tarafından "katli vaciptir" denilmiş, Yavuz tarafından kılıçtan geçirilmiş olmalarına rağmen, bugüne dek varlıklarını korudular. Devlet laikse Alevilerin taleplerine kulak tıkamamalı, dolayısıyla laik devleti temsil eden bir kurumun başındaki zat da, bir inanca karşı, kendi inancının gereğini dayatmamalı. Çünkü, dayatmak Selefiliğe götürür, Selefiliğin nasıl bir tablo çizdiği de tarihe bakarak görülebilir.

Get Adobe Flash player